Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2020 Perşembe

Şükür

Tanrı yok ve insan dünyaya bir defa gelir diyorlar, ama benim birine şükretmem gerek. 
 
Bu ıslak taş duvarlar için. Bu servi için. Duvarlardan sokağa sarkan sarı ve beyaz yaseminler için. Margarin tenekesinde büyüyen frezyalar için. 
 
Dağlara yaslanan bulutlar için.Yağmur için. Denizin bittiği yerde görünen sıradağlar için. 
 
Cennetin yeryüzündeki temsilcisi olan bu bahçe için. 
 
Hava kararınca ışıklandırılan manastır için. Şöminenin yanındaki bakır kazanın içindeki odunlar için. 
 
Telaşla kaçan uzun bacaklı örümcek için. Kedi gibi mırlayan buzdolabı için. Yorgunluğumu geçirmek için bekleyen yatak için. 
 
Şöminenin önündeki koltuğun üzerinde, elime alınmayı bekleyen, Paul Dirac’ın biyografisi için, açılmayı bekleyen lâmba, yakılmayı bekleyen mum, sürülmeyi bekleyen kolonya, adımları bekleyen halı, giyilmeyi bekleyen kaşmir şalvar için. 
 
Yün çoraplar için. Terlikler için. Ocaktaki mercimek yemeği için. 
 
Benimle aynı evde oturan serçeler için. Biber ağacına astığım yerfıstığını yiyen baştankaralar, taş yalaktan su içen keklikler, gürültücü kargalar ve saksağanlar için. Bahçemin gizli kovuklarında uyuyan yılanlar, kertenkeleler, kirpiler için. Ürkek üveyikler için. 
 
Dışarıyı içeri alan pencereler için. Beni sevenler için. Benim sevdiklerim için. Sessizlik için. 
 
Sabah doğan ve odama giren güneş için. Geceleyin gelen karanlık için. Yorgunluk ve dinlenmek için. 
 
Bütün bunlar ve daha birçok şey için birisine şükretmem, teşekkür etmem lazım. 
 
Tanrı olmasa da, insan dünyaya bir defa gelse de, dünya kötülükler ve çirkinliklerle dolu, kâinat anlamsız ve amaçsız olsa da...

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

27 Aralık 2020 Pazar

Yetmiş yedi mi dediniz? Olamaz!

Geçen gün bir yerde okuduğuma göre dinozorlar 50 yıl yaşarlarmış. 
 
Bu bilgi, birkaç hafta sonra 77 olacağımı aklıma getirdi. Hayretler içindeyim. Dinozorlardan bile eskiyim! 
 
Bu yaşa nasıl vardım? (Neden vardım, diye de sorabilirim ama o beni şimdi gitmek istemediğim başka bir konuya götürür.) 
 
Yaşla ilgili en hayret verici şey - bunu daha önce de söylemiştim - kendimi 77 hissetmemem. Kaç hissediyorum diye soracak olursanız onun cevabı daha zor. “Yaşsız hissediyorum” diyeyim. Büyük bir düzlükte gibiyim. 
 
Geçenlerde kalabalık bir havaalanı otobüsüne bindiğimde genç bir adam kalkıp yerini bana verdi. Şaşırdım. Allah  Allah! Ben yaşlı mıydım ki yerini bana veriyordu? Az daha “Dalga mı geçiyorsun?” diyecektim. Daha dün ben kalkıp yerimi yaşlılara vermiyor muydum yahu? Ne oldu da birdenbire yer değiştirdik? 
 
Beni yanlış anlamayın. Kendimi yaşlı hissetmiyorum derken damarlarımda delikanlılığın elektriği dolaşıyor ve bu yazıyı bitirip sahilde günlük yarı maratonumu koşmak için sabırsızlanıyorum demek istemiyorum. 
 
Yaşlanmanın getirdiği tatsızlıklar bende de var. Yaşlanmakla ilgili ağlaşmalardan, pişmanlıklardan, sızılardan, ölüm korkusundan vesaire uzağım ve içimde hiç değişmeyen bir çekirdek var, demek istiyorum. 
 
Bu yaşa kendime özen göstererek geldim diyemem. Özen göstermeyerek geldim de diyemem. Sağlığıma zarar verebilecek şeylerden, mesela sigara ve içkiden vazgeçtim diyeceğim ama daha çok onlar benden vazgeçtiler. 
 
Bir sabah, neredeyse otuz yıl oluyor, canım sigara istemedi ve içmedim. Ertesi gün de istemedi ve içmemeye devam ettim ve bu şekilde sigaradan kurtuldum. İçkiyi de artık içmek istemeyerek bıraktım. Şimdi binde bir, özel bir durumda içiyorum, ki onlar da fazla olmuyor. 
 
Ama bırakmadığım başka şeyler bana iyi gelmiş olabilir. Yürümek, bahçe ile uğraşmak, yazmaya devam etmek, bol uyku, sağlıklı beslenmek, enerjimi idareli kullanmak, artık yapamayacağım şeyleri yapamayacağımı kabul etmek ve kadınlarla beraber olmayı bırakmamak meselâ. Ve önemsizleşmeyi umursamamak. Ve meraklı olmak, öğrenmeye eskisi kadar iştahlı olmak. Ve sahip olduklarıma şükretmek. 
 
Böyle diyorum ama bunlardan herhangi birinin o kadar da önemli olduğundan pek emin değilim. Kimin ne kadar yaşayacağı ve neden o kadar yaşadığı bir muamma. Bugünlerde? Zaman uçuyor ve umurumda değil. Mevlâna gibi ham idim, piştim, yandım diyemem ama ham idim, yandım diyebilirim. 
 
Hayat artık taleplerini bana keyfince dikte etmiyor. Çocuklarımı istediğim gibi büyütüp hayata attım. Meslek hayatımda yapacaklarımı yaptım. Kanıtlayacağım bir şey kalmadı, yarışacağım kimse de… Rahatım.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

24 Aralık 2020 Perşembe

Yirmi tür insan

Eğer yüz bin yıl öncesinin dünyasında seyahate çıkabilseydik yirmiden fazla değişik insan türü veya bilimsel adıyla hominin görecektik, aynı zamanda, yan yana yaşayan. 
 
Bunların içinde sadece homo sapiens, yani soyundan geldiğimiz atalarımız, genetik ve görüntü olarak bize benzeyecekti. 
 
Diğerleri insan ağacının başka dalları olarak değişik genetik yapılara sahip olacak, görüntü olarak açıkça insan olmakla beraber değişik fiziki özellikler göstereceklerdi. 
 
Eğer o günlerin dünyasında yaşasaydık diğerleri yok olurken bir tek insanın günümüze kadar geleceğinden emin olmak mümkün olmayacaktı. 
 
Muhtemelen ilk dik yürüyen yaratık olan homo erectus, dünyada en uzun kalan insan türüdür. Homo erectus 1,9 milyon yıl önce dünyaya ayak basmış ve 200,000 sene öncesine kadar yaşamıştı. Ama arkasında bu kadar uzun bir geçmiş olmasına rağmen onun bile nesli tükendi. 
 
Ne olmuştu onlara? Biz mi olmuşlar, yani homo sapiens’e mi dönüşmüşlerdi? Bu konuda bilimin kesin bir cevabı yok: belki evet, belki hayır. 
 
Dünyanın 4,5 milyar yaşında olduğunu düşünecek olursak “daha neredeyse dün” diyebileceğimiz zamanlara kadar dünya hominid kaynıyordu. Bunların içinde zaman ve genetik olarak bize en yakın olan neandertallerdir. 
 
Neandertaller 350,000 yıl öncesinden 40,000 yıl öncesine kadar dünyadaki en dominant insan türüydü. Şimdi İspanya olarak bildiğimiz yerden Özbekistan ve Sibirya’ya kadar uzanan uzun bir kuşak içinde avlayarak ve toplayarak hayat sürüyorlardı. O zamanlar o kadar güçlüydüler ki hayatta kalma savaşında homo sapiens’i arkada bırakabilecekleri düşünülebilirdi. Ama kırk bin yıl önce şaşırtıcı bir süratle fosil sicilinden kayboldular. 
 
Homo sapiens, o yıllarda Afrika’nın her yerine ve Asya ve Avustralya’ya dağılmıştı, ama Avrupa’da pek esamisi okunmuyordu. 
 
Sonra birdenbire neandertaller kayboldu ve kıtanın her yerinde insan varlık göstermeye başladı. Ne olmuş olabilirdi? 
 
Üç olasılık akla geliyor: Bunlardan ilki, insanlar ve Neandertaller arasında soykırımsal bir çatışma baş gösterdiği, bundan insanın üstün çıktığıdır. Ama bu savı destekleyecek bir kanıt bulunmamıştır. 
 
İkinci sav, onları ortadan kaldırmadığımız ama rekabetimize katlanamayıp yok olduklarıdır. 
 
Üçüncüsü ise onlarla rekabet etmediğimiz ve savaşmadığımız ama seviştiğimiz, çiftleşerek atalarımız arasına kattığımızdır. Taşımakta olduğumuz neandertal genleri bu teorinin bir kanıtı sayılabilir. 
 
Doğal tarih; bir süre var olduktan sonra nesli kuruyan ve yerini başka türlere bırakan canlıların hikâyesidir. 
 
Bugün Avrupa’da yaşayan insanların daha on bin yıl önce hayatta olan Mezolitik Çağ insanlarıyla bile bir ilişkisi yoktur. Taşıdıkları genlerinin çoğunluğu Cilalı Taş Devri’nde Batı Asya’dan kitle hâlinde göç eden insanlara aittir. Bu demektir ki o zaman Avrupa’da yaşayan homo sapiens topluluklarının soyu neandertallarden bile beter tükenmişti. 
 
İnsan bugün yeryüzünün en üstün yaratığıdır. Ama insanlığın bir yok oluşlar silsilesi olan tarihi bu üstünlüğün mukadder, kaçınılmaz veya kalıcı olmadığını gösteriyor. Aklımızı başımıza toplamazsak biz de pekâlâ kemiklerimizi fosil siciline hediye edip yok olanlara karışabiliriz. Huzur kaçırıcı ama akıllandırıcı bir düşünce. 
 
NOT: Bu yazı London Review of Books’un 17 Aralık 2020 tarihli sayısında çıkan John Lanchester imzalı makalenin özetidir.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

17 Aralık 2020 Perşembe

Soğuğa giden casus

Bazı insanlar o kadar hayat çevremin bir parçasıdırlar ki hiç ayrılmayacaklar sanırım. Geçtiğimiz Cumartesi 89 yaşında hayata veda eden İngiliz casus romanları yazarı John Le Carré bunlardan biri idi. 

“Hayatımın bir parçası” derken onunla bir dostluğumuz vardı demek istemiyorum. Karşılaşmamıştık bile. Ama onu okumaya başladığımdan beri hayatını röportajlardan izlediğim, kitaplarını merakla beklediğim biri olmuştu. Tanımadığınız ama aklınızın bir köşesine bağdaş kuran insanlar var ya, öyle biri. Tıpkı dört yıl önce dört buçuk ay hapiste kaldıktan sonra Türkiye’yi terk eden ve o zamandan beri kitap yayımlamayan Aslı Erdoğan gibi. O nasıl acaba? 

Le Carré merakım, yazılmış belki de en iyi casus romanı olan ve onu dünya çapında ünlü yapan The Spy Who Came In From the Cold (Soğuktan Gelen Casus) ile başladı. Onun kadar etkileyici olan Tinker Tailor Sailor Spy (Köstebek) ile devam etti. 

Le Carré, Soğuk Savaş’ın en azgın olduğu 1950-1960 döneminde on altı yıl kadar İngiliz istihbarat örgütlerinde çalışmıştı. O dünyayı içinden tanıyordu. Ama, onun kahramanları, Ian Fleming’in (1908-1964) James Bond’u gibi pırıltılı, iyi giyimli, hovarda ve yenilmez değildi. Dünyası da Bond’unki gibi göz kamaştırıcı ve erotizm yüklü değildi. 

Tersine… Soğuk Savaş’ta birbirlerini alt etmeye çalışan Batı ve Sovyet istihbaratçılarını le Carré insan olmanın zaafları ile boğuşan, iki yüzlü, yaptığından pek emin olmayan, bazen hain, nadiren kahraman, çoğu zaman zavallı kişiler olarak gördü. Yarattığı en ünlü karakter olan George Smiley’nin yanında James Bond bir Barbie bebeğe benzer. Le Carre’nin adamı orta yaşlı, tombul, mutsuz, gözlüklü, ama parlak zekâlı ve dur durak bilmeyen bir profesyoneldir. Bond pahalı terzilerden giyinen, kadınların dayanılmaz bulduğu bir adam iken Smiley pahalı ama üstüne bol gelen bir palto ile dolaşır ve göz kamaştırıcı eşi Ann tarafından sürekli aldatılır. Smiley ile Tinker Tailor’da tanıştım ve en sevdiğim roman kahramanlarımdan biri oldu. 

Annesi o beş yaşında iken bir emlakçı ile kaçarak le Carré’yi terk etti. Babası bir numaralı bir sahtekâr ve dolandırıcı idi. Tatillerde eve döndüğünde babası içeride mi dışarıda mı olacak, dışarıda ise evde babasının hangi metresi ile karşılaşacak bilmezdi. 

Büyüklerin hayatı yalan ve kandırmaca imiş gibi gelirdi ona. Babasının yanında geçirdiği yıllar bir anlamda casusluk için mükemmel bir staj idi. 

Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Carré’nin de konuları tükendi sanıldı ama o dikkatini uluslararası silah kaçakçılığı, Arap-İsrail çatışması, büyük ilaç şirketlerinin Afrika’da çevirdiği oyunlar gibi başka siyasi ve tartışmalı konulara yöneltti. 

Elli yıldan uzun süren meslek hayatında le Carré, Ruanda, Türkiye, Çeçenistan, Karayipler ve Güney Doğu Asya’yı dolaşan iki düzineden fazla kitap yazdı. Dokuzu filme çevrildi. Onu okumak isteyenlere Köstebek ile başlamalarını öneririm.


www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ 

Diyalog Gazetesi

5 Aralık 2020 Cumartesi

Yolculuk niyeti

Yolculuk niyetinde değilim
Fakat böyle bir iş yapmaya kalksam 
Doğru İstanbul’a gelirim. 
Beni bebek tramvayında görünce 
Ne yaparsın acep? 
 
Mamafih söylediğim gibi
yolculuk niyetinde değilim!
 
İzmir’de Alsancak taraflarındayım. Buraya bir laboratuvarda Covid-19 testi yaptırmak için geldim. 
 
Test tamamlanınca caddeye çıktım, denize uzandığını sandığım yollardan birine girdim. Dükkânlar, lokantalar, barlar, kafeler, birkaçı hariç hepsi temiz ve tertipli bir biçimde kapalı. Açık olanlara da pek giren çıkan yok. 
 
Soğuk. Rüzgâr, Çinli bir şairin “On binlerce mil uzunluğundaki rüzgâr” dediği rüzgâr, bacaklarıma köşeden siyah bir balon getirdi. Balonun siyahı da mı olurmuş? Siyah balon siyah gelinlik gibi olmuyor mu? 
 
Biraz ileride uçuşan, birbirine bağlı birkaç balon daha var. Evini bulamayan sarhoşlara benziyorlar. Şenliksiz, Covid-19 kapalısı, kalabalıksız bu sokakta ne arıyorlar? Bir partiden mi kaçtılar, yoksa baloncunun demetinden hürriyeti mi seçtiler? 
 
Bir dükkândan iç antepfıstığı alıyorum. Müşterisiz bir lokantanın önünde beyaz gömlekli üç garson sohbet ediyor. Biraz ileride bir kitapçı var. Oraya yürüyorum. İçeride gözüme çarpan ilk kitap Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri. 
 
O, çocukluğumdan beri en sevdiğim şairdir. Çoğu zaman, bir kitapçıya girdiğimde, evde olmasına rağmen bu kitabını alırım. Onu tanımayı çok isterdim. Mozart (1756-1791) 35 yaşında dünyaya veda etmişti. Onun gibi muzip ve saf, hüzünlü ve bahtsız bir kişi olan Orhan Veli 1950’de 36 yaşında öldü. Ankara’da belediyenin üstünü örtmeyi ihmal ettiği bir çukura düştü ve üç dört gün sonra beyin kanamasından gitti. Yolculuk niyetinde olmadığı bir yaşta. 
 
Denize varınca bir yere ilişip kitabı rasgele açıyorum. Bin dokuz yüz otuz ve kırklarda yazılmış olmalarına rağmen şiirler ağaçtan az önce kesilmiş meyve gibi taze; şair çoktan ölmüş, tenha kalabalıklaşmış, temiz kirlenmiş, gözler kapalı dinlenen şehir cehenneme dönmüş olsa da. 
 
Mozart’ın müziği gibi sonunda dimağda bir hüzün tortusu bırakıyor Orhan Veli’nin şiirleri. En masum ve çocuksu olanlarında bile tasalı bir şey var. 
 
Kuşçu amca! 
Bizim kuşumuz da var 
Ağacımız da; 
Sen bize bulut ver sade, 
Yüz paralık. 
 
Klâsik, okumaktan asla bıkmayacaklarımızdır. Bazıları insan öğrenmeye geldiği şeyleri öğrenince gider, der. 
 
Orhan Veli genç öldü ama belki öğrenmeye değer en önemli şeyleri öğrenmişti.  
 
Bakma fakirmişim, kimsesizmişim; 
-Akşamüstüne doğru, kış vakti 
Benim de sevdalar geçti başımdan. 
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış; 
Zamanla anlıyor insan dünyayı. 
 
Öğleye doğru arkadaşım gelip beni buluyor. Tavacı Recep’ten paket servisi almaya karar veriyoruz. Bizi içeri davet ediyorlar ve çay ikram ediyorlar. Lokanta bomboş. Yolda Reyhan’dan kazandibi alıyoruz ve eve gidiyoruz. Kesik kesik olan bir hayatın kalan zevkleri.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

3 Aralık 2020 Perşembe

Zeytindağı

Bahçenin uç tarafında beyaz, büyük, bakımlı bir kedi uzanmış güneşleniyordu. Geldiğimi görünce kısa bir tereddüt geçirdi sonra hızla ters istikamete kaçıp kayboldu. 
 
Bugün kendimi sevmiyorum. “Haklısın ahbap,” diyorum. “Geldiğimi görsem ben de ardıma bakmadan kaçardım. Ama kaçacak yerim yok.” 
 
Kurşuni bir gün. Yer ıslak. Güneş bir açıp bir kapıyor. Uzaktan derin derin gök gürültüleri geliyor. 
 
Ağaçlarda kalan son birkaç inciri ve narı topluyorum, daha tam olgunlaşmamış olmasına rağmen bir portakal koparıyorum ve eve yollanıyorum. Şömineyi yakabilirim ama yakmıyorum. Çorba pişirebilirim ama pişirmiyorum. Yukarı çıkıp uyuyabilirim ama çıkmıyorum. Bugün tersliğim üzerimde. 
 
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine satın aldığım Falih Rıfkı Atay’ın (1894-1971) Zeytindağı adlı kitabına uzanıyorum. Acaba ruh hâlim, tüyler ürpertici olaylar ve tablolarla dolu bu kitabın üzerimde bıraktırdığı etkiden mi? 
 
Keyfi bir yönetim altında Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı’nın ipleri çözülen bir çadır gibi nasıl çöktüğünü anlatıyor kitap. Bir yerinde içeride disiplini sağlamak için Şam ve Beyrut’ta kırk kadar Arap milliyetçisinin asıldığından bahsediliyor. Bu anlatımdan, bir tablo çıkmamak üzere zihnime yerleşiyor: 
 
Beyrut’ta Cemal Paşa, evinin merdivenlerinden inerken, güzel ve siyahlar giyinmiş bir kadın, yanında çocuğu ile onu karşılıyor. Çocuk, elindeki çiçek demetini komutanın ayağının altına atarak “Babamı bağışlayın,” diyor. “Kumandanın o gün gözlerinin yaşardığını ve titreyen çenesini güç tuttuğunu görmüştüm,” diye yazıyor Falih Rıfkı. 
 
“Çünkü bu siyahlı kadın evine dönerken, meydanın bir köşesinde, sevdiği kocasının soğumuş beyaz cesedini görecekti.” Türk oralarda o kadar hakir görülüyordu ki birine “Türk müsün?” diye sorulduğunda verilen cevap “Estağfurullah,” oluyordu, diye yazıyor Falih Rıfkı. 
 
Bugün durum ne kadar değişik? Osmanlı asırlar boyunca Arap ellerini o kadar yoksul bıraktı, o kadar zulüm yaptı ki bugün oralarda Türk’e kucak açılacağını hayal etmek bile gülünç. Ama ediliyor. 
 
Osmanlı fethe dayalı eski model bir imparatorluk olduğu, yeni çağlara ayak uyduramadığı için çöktü. Fethe dayalı imparatorluklar fetih devam ettiği, ele geçirilen yerlerden servet başkente aktığı, askerler ödendiği müddetçe ayakta durur. Başka kentleri ve ülkeleri savaşarak alma durunca düşüş başlar. Bunun klasik örneği Roma İmparatorluğu’dur. 
 
Savaşların modası geçti. Savaşabilirsin ama zafere ulaşamazsın. Savaşta, sonunda, vuran da vurulan da kaybeder. Bunu, iki dünya savaşından sonra Avrupa öğrendi. Amerika Irak’ta hezimete uğrayarak anladı. Rusya Afganistan’da perişan olduğu hâlde öğrenmemekte direniyor, çünkü ayakta durmak için maceralara girişmek ihtiyacında olan bir despot tarafından yönetiliyor. 
 
Çağımızda güçlü devletler ekonomisi sağlam olan, halkını refah içinde yaşatan devletlerdir. Türkiye için ekonomisi sağlam, halkını refah içinde yaşatan bir devlet olduğunu söyleyemeyiz. Bunun kitap dolduracak nedenleri var. Ama önemli bir neden; Osmanlı’nın çöküşünden ders çıkarmaması, demokratikleşememesi, hukuk devleti olamaması, Doğulu kalmasıdır. Ama şu anda aklımda bunlar değil Cemal Paşa’nın ayaklarına çiçek atan çocuk var. O da babasının asılmış cesedini gördü mü? Ondan sonra hayatı nasıl oldu?

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

28 Kasım 2020 Cumartesi

Bahçıvanlığı iyi yapılmış zihin

İstanbul’da yaşadığım zor günlerde geceleyin yattığımda zihnimde Ozanköy’deki bahçemde gezinti yapar, sakinleşirdim. Kesik bir ağacın toprakta kalan parçasının üzerine deniz kenarından taşıdığım yassı bir taş koyup oturacak bir yer yapmıştım. Oraya oturur, yakınındaki çamın kokusunu hatırlayarak uykumun gelmesini beklerdim. Bu zihinsel bahçe anları bile bana iyi gelirdi. 
 
Sabırsız yolculuklardan sonra Ozanköy’e vardığımda bazen eve girmeden önce bahçeyi dolaşır ağaçlarla, kokularla tanışıklığımı yenilerdim. Dünyam değişirdi. 
 
Bahçe... Belki doğa demeliyim... İnsanın zihin ve ruh gıdasıdır. Birkaç gün önce İngiliz psikiyatr Sue Stuart-Smith’in Bahçıvanlığı İyi Yapılmış Zihin adlı kitabını bitirince bu gerçeğin tıp âlemi tarafından yaygın olarak kabul edilmeye ve bahçeciliğin bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandığını öğrendim. Bahçecilikten kasıt, bir meşgale olarak bahçede yapılan işlerin tümüdür; kazmak, ekmek, sulamak, toplamak, ot sökmek hatta bunları yaptıktan sonra ve yapmadan önce bahçede bir yerde oturmak. 
 
Yapılan birçok bilimsel araştırma bahçeciliğin stres, depresyon, travma ve bağımlılıkla boğuşanların hayatında dönüşüme yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu araştırmalardan çıkan en güçlü bulgulardan biri şudur: Bahçecilik kişinin ruh hâli ve kendine saygı durumunu yükseltir, depresyon ve anksiyeteyi hafifletir. 
 
Batı’da bazı hapishanelerin bahçesi var. Orada uğraşan mahkûmların çıktıktan sonra suç tekrarı eğiliminin azaldığı tespit edildi. İngiltere’de artan sayıda hastanelerde akıl hastaları bahçeciliğe yöneltiliyor. Bu yolu tutanlarda iyileşme veya kendini daha iyi hissetme oranı kapalı kalanlardan daha yüksek. 
 
Okulu terk edenlerin ellerini toprakta kirletmeye başladıktan sonra eğitime dönme şansı artıyor. 
 
Bahçıvanlık yapan yaşlılar daha uzun yaşıyor ve daha yüksek bir hayat kalitesine sahip oluyor. 
 
Penceresi ağaçlığa bakan hastaların sızıya tahammülleri daha güçlü oluyor ve daha erken iyileşiyor. 
 
Gene İngiltere’de ağır ruh hastalığına duçar olanların kaydolup haftada birkaç defa çalışabileceği, vakıflar tarafından kurulan bahçeler var. 
 
Stuart-Smith’in sıraladığı bütün bilimsel araştırmaları saymamak için size diyeyim ki bahçe ile uğraşıp da yarar görmemiş hasta veya iyi kimse enderdir. 
 
Teknolojinin ve şehirleşmenin gittikçe yoğunlaştığı hayatlarda toprağa yakınlaşmanın önemi gittikçe artmaktadır, diyor Stuart-Smith. Bahçe sadece insanın içini açan bir yer değildir. Ayrıca “düşüncelerinizi duyabilmek için size sükûnet sağlayan zihinsel bir mekândır." Bitkilerinize baktığınızda iç dünyanızın da bahçeciliğini yapmış olursunuz. Hayatın temposu, bitkilerin temposudur. Bahçede dünyanın daha aheste olduğu bir kafa yapısı kazanırsınız. “Bitkiyi sulamak sakinleştirir ve gariptir ama bitirdiğinizde kendinizi bitkileriniz gibi tazelenmiş hissedersiniz.” 
 
Bahçecilik konusunda yazılmış en orijinal kitaplardan biri olan eserin İngilizce adı The Well Gardened Mind’dır. Türkçesi yok. Umarım yakında olur.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

26 Kasım 2020 Perşembe

Zehir ve nergisler

İzmir Körfezi’nin kuzey batı ucuna yakın Karaburun kasabasının ardındaki dağlarda nergis yetiştiren köyler var. 
 
Güneşli bir sabah, ufak tefek bir şeyler götürmek için bu köylerden birinde yaşayan yaşlı bir kadını ziyarete gittik. Bize çay yaptı, yumurta verdi, bahçesinden nar ve mandalina topladı. 
 
Dönüşte yolu asfaltlanmakta ve kapalı bulduk. İşçilerden biri bize sahile, Yeni Liman’a inen toprak bir yol tarif etti. Bakımsız zeytinlikler arasından geçip bir süre aşağı doğru gittikten sonra yol sağa yöneldi ve geçilmesi imkânsız bir hâl aldı. 
 
Geri döndük. Başladığımız yere yakın, aşağıya inen başka bir toprak yol gördük. Yukarıdan yürüyerek bir adam geliyordu. 
 
“Nereye gidiyor bu yol?” diye sordum. 
 
Yaklaştı. Sırtında bir ilaçlama tankı vardı. Bir elinde bir torba mandalina diğerinde tankın püskürtme hortumunu tutuyordu. 
 
“Yeni Liman’a,” dedi. 
 
Oraya gidiyormuş. Onu arabaya davet ettik. Bagajı açtım ve eşyalarını içine koydu. Yeşilimsi bir rengi olan zehirden insanı kötü eden bir koku geliyordu. Emekli öğretmenmiş. Köyde ve Yeni Liman’daki iki tarlasında nergis tarımı yapıyormuş. Ona köydeki tarlasına ilaç sıkmaktan dönerken rastlamışız.
 
 “İlaçlamazsan nergisleri otlar boğar, cılız olurlar, satamazsın,” dedi. 
 
“Benim tarlada da nergis var. Hiç ilaçlamam. Yıllardır aynı yerde çıkarlar ve hiç de cılız değildirler,” dedim.
 
 “Ben ticari olarak ekiyorum ama,” dedi. 
 
“Nasıl ekersen ek. Otun nergise ne zararı olacak? Bir tarlanın bu araba kadar bir bölümünü ilaçlama, orada çıkan nergisleri ilaçlı bölümde çıkanlarla karşılaştır, göreceksin aralarında bir fark olmayacak,” dedim. 
 
Ve ekledim.“Sen sadece otları öldürmüyorsun. Onlara konan arıları, kelebekleri falan da öldürüyorsun.”
 
“İlaçsız denedim olmadı,” dedi cılız bir sesle ve başından savdı beni. 
 
On yıllardır ilaç şirketleri ve hükûmetler çiftçileri zirai ilaç kullanmaya alıştırdı. İlaçların doğaya verdiği zararın üstü kapatıldı. 
 
Böyle giderse sebzeleri ve meyveleri ve çiçekleri döllendirecek arı ve böcek kalmayacağı saklandı. Türkiye’de zirai ilaç, yani zehir kullanımı on yılda yüzde 57 artıp geçen yıl 60 bin tonu buldu. Kullanılan zehirler arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün yasakladığı, kanserojen olması muhtemel bileşimler de var. 
 
Toprağın altını göremediğimiz için orada neler olduğunu yeni yeni öğrenmeye başladık. Bitkiler kökleri aracılığıyla birbirlerini besliyorlar ve zararlılara karşı uyarıyorlar. Yeraltı, bitkilerle alışveriş içinde olan mantar ağlarıyla kaplı. Zehirler bu görünmeyen dünyayı tarumar ediyor. Bir bitkiyi yaşatmak için yüzlerce başkasını öldürme aptallığı artık arkada kalmalı. Ama güçlü devletlerin dev ilaç şirketlerine milyarlar kazandıran bu üretimi durduracak güç kimde var? 
 
Emekli öğretmeni Yeni Liman’da indirdik. “Gelecek sene gel, sana nergis soğanı vereyim,” dedi. “Soğanların sende kalsın,” dedim ama içimden.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

17 Kasım 2020 Salı

Hayatın amacı nedir?

Büyük salgından önce Yapay Zekâ konusu dünyayı meşgul eden sorunlar listesinin başlarında yer alıyordu. 
 
Yapay Zekâ insan gibi düşünen ve hareket eden makinelere verilen isimdir. Akla robotları getirir ama robotlar Yapay Zekâ’ya sahip olsalar da bu olgunun sadece bir uygulamasıdır. 
 
Yapay Zekâ konusunda iki ana düşünce var. Bunlardan birincisi Yapay Zekâ’nın ileride insanı aşan muazzam bir akıl birikimine sahip olacağı, insana karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde yardımcı olacağıdır. İklim değişikliği, çevrenin bozulması konularında mesela. 
 
Diğer düşünce Yapay Zekâ’nın kontrolden çıkacağı, onu yaratanlardan bağımsız olarak kendini ve zekâsını çoğaltma gücüne erişeceğidir. Bu aşamada artık insana ihtiyacı kalmayacaktır. Dünyanın sorunlarını insan yarattığına göre, onları çözmenin en kestirme yolunun insanları yok etmek olduğunu çarçabuk anlayacaktır. Ve allahaısmarladık homo sapiens. 
 
Paniğe gerek yok. Hâlen, İngilizce adı Artificial Intelligence olan Yapay Zekâ, böyle bir güce sahip olmaktan çok uzaktır. Bunları birkaç gün önce Financial Times’ta çıkan ve bugüne kadar keşfedilmiş en güçlü Yapay Zekâ makinesini anlatan bir yazı* aklıma getirdi. 
 
Konu, Yapay Zekâ dünyasında sansasyon yaratan GPT-3 adlı bir makinedir. San Francisco menşeili Open AI şirketi tarafından yapılan ve 175 milyar dil parametresine sahip olan GPT-3, bugüne kadar yaratılan en kapasiteli Yapay Zekâ makinesidir. Hâlen kapalı devre çalışan makine bu sahada uzman olan seçilmiş kişilere kullandırılıyor. Onu değerlendirsinler, öneride bulunsunlar diye. Her zaman bu gibi durumlarda olduğu gibi, kimisi çok etkilenmiş, kimisi burun kıvırmış. Ama insan zekâsı ile Yapay Zekâ arasındaki aranın kapanmakta olduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikir. 
 
İnsanın ise ne kadar zeki olduğu tartışmalı: Yapay Zekâ insanlığı ortadan kaldırmaya kalkışabilir. Bu kalkışma, eğer olacaksa, insanın onu durdurma şansı ortadan kalktıktan sonra meydana gelecek. Bu risk var ve bu denli büyük iken böyle bir yaratık meydana getirmek akıl işi midir? 
 
GPT-3’ü kullanan bir uzman ona “Hayatın amacı nedir?”diye sormuş ve “Kâinattaki güzelliğin miktarını çoğaltmak,” diye bir cevap almış. 
 
Hayatın amacının bu olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Bu bağlamda şunu düşünmüştüm: Canlılarla dolu olan bir gezegenin cansız bir gezegenden farkı ondan daha güzel olmasıdır. Bir Dünya’ya, bir de Ay veya Mars’a bakın. Onların yaşamsızlığında ürkütücü bir çirkinlik ve cansızlık var. Ona, dünyada mı ayda mı yaşamak istersin şeklinde bir seçenek sunulsa hemen hemen hiç kimse Ay’ı tercih etmez. Kâinatı yaratan da. Hayat kâinatı güzelleştirmek ve daha ilginç yapmak için var, diye düşünmüştüm. 
 
Tabii bu çok insanvari bir düşünce tarzı. Yapay Zekâ idareyi ele geçirdiğinde hayatın amacının kâinattaki güzelliği artırmak fikrini taşımaya devam ederse temel fonksiyonlarından biri Dünya’yı çirkinleştirmek olan insanın varlığını sürdürmesine izin verir mi dersiniz?

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

19 Eylül 2020 Cumartesi

Venüs’te hayat

İnsanoğlu on yıllardan beri değişik yöntemlerle uzayda canlı arıyor.

Bu yöntemlerinden biri teleskoplarla gezegenlerin ve ayların atmosferinde biomarker, biyolojik emare aramaktır. Biomarker’ler canlılar tarafından üretilen moleküller, gazlar vesairedir. 

Bundan birkaç gün önce bir grup Galli ve Amerikan bilim insanı Venüs’ü çevreleyen kalın bulut tabakasında böyle bir gaz bulduklarını açıkladılar. Bu gazın adı oksijensiz ortamlarda yaşayan hayat türlerinden biri olan fosfin’dir. 

Fosfin üç hidrojen molekülü üzerine oturan bir fosfor molekülünden mürekkep, sarımsak kokulu ve çok zehirli bir bileşimdir. Kimyasal silah yapımında, zirai ilaçlarda kullanılıyor. 

Fosfin’in varlığı Venüs’ün bulutlarında canlı bir şeylerin olduğuna işaret ediyor. Denizde bir güvercine rastlamanın yakınlarda kara olduğuna işaret etmesi gibi. Bu hayat türünün Venüs atmosferindeki kimyasalların veya başka cansız bileşimlerin ürünü olması da mümkündür. 

Ama keşfi yapan bilim insanları bu olasılıkların her birini ayrı ayrı teste tabi tuttuklarını, hiçbirinin Venüs’te bulunmadığını söylüyor. Onlara göre tek açıklama bu molekülün bir canlı tarafından üretildiğidir. 

Tabii, bilimcilerin varlığından haberdar olmadıkları kimyasal olgular olabilir ve Venüs bulutlarındaki “hayat emaresi” bunların bir ürünü de olabilir. 

Ama bu bulununcaya kadar şuna inanmak mümkündür: Kâinatta dünyadan başka bir yerde de hayat var ve o bulundu. Yani yalnız değiliz! Her ne kadar bulunan canlı ancak mikroskopla görülecek kadar ufak, olağanüstü kötü kokan ve zehirli ve korkunç derecede sıkıcı bir yaşam süren minik bir şey olsa da. 

Güneş sistemindeki sekiz uydudan biri olan Venüs evrende dünyaya en yakın olan ve ona en çok benzeyen gezegendir. Venüs, veya Akşam Yıldızı, dünyadan görülen gök cisimlerinin en güzellerinden biridir. Bazılarının “dünyanın ikizi” olarak adlandırdığı gezegen aşağı yukarı yeryüzü büyüklüğündedir. 

Bazı bilim insanları Venüs’ün bir zamanlar hayat için müsait okyanuslar ve atmosfere sahip olduğuna inanıyor. Bir milyar yıl kadar önce sera gazları bu vahayı cehenneme çevirdi. Bugün karbondioksit gazı tarafından boğulan bir atmosfere sahip. Yüzey ısısı ortalama 465 santigrat derecedir. Basınç dünyadakinin 90 mislidir. Çevresinde 100 kilometre kalınlığında bir bulut tabakası vardır. Gezegen metalleri yutuyor ve yüzeyine inen uzay araçlarını birkaç dakika içinde eritip eziyor. Venüs’ün kendisi fırın gibi iken gezegenin 60 kilometre yukarısındaki bulut tabakasında ısı 30 dereceye düşer ve basınç dünyadaki düzeye gelir. Bunlara dayanarak yarım yüzyıl önce bazı astronomlar orada hayat olabileceğini savunmuşlardı. 

Eğer fosfin’ler gerçekten canlılar tarafından üretilmişse, hangi canlılar tarafından? Bu canlılar cehennem gibi sıcak bir gezegende nasıl üreyebildi ve bulutların arasında nasıl yaşayabiliyor? Bizim gibi DNA’ya mı yoksa tamamen değişik bir yapıya mı sahipler? Bu soruların cevabı bilinmiyor. Ama çok zaman geçmeden muhakkak oraya uydular gönderilecek ve insanın çok merak ettiği sorulardan birinin cevabı kesinleşecek.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

17 Eylül 2020 Perşembe

İki bulmaca

İşte ben. İşte sen. İşte o. İşte dünya, işte yıldızlar, işte Samanyolu. İşte galaksilerle dolup taşan kâinat. 
 
Bir yerde okuduğuma göre, en az iki yüz milyar galaksi var ve bu galaksilerin her biri milyarlarca yıldızla doludur. 
 
Yıldızların hemen hemen hepsinin yörüngesinde exoplanet diye bilinen gezegenler var. Bu güne kadar varlığı kanıtlanan exoplanet adedi 4,197’dir. Ama bu sayı durmadan çoğalıyor çünkü astronomlar neredeyse iki günde bir güneş sisteminin dışında yeni bir gezegen keşfediyor. 
 
Bunların bazıları devasadır ve akıl almaz derecede sıcaktır. Bazıları şişkin bir atmosfere sahiptir, bazıları dünya gibi yıldızların çevresinde değil de yukarıdan aşağıya doğru, kutuplarında dönerler, bazılarının “yılları” bir gün uzunluğundadır. Ardı kesilmeyen fırtınaların hüküm sürdüğü, üzerine erimiş demir yağan gezegenler vardır. 
 
Kâinatta dünyalardan bol şey yoktur. Sadece içinde bulunduğumuz galakside hayata uygun 40 milyar civarında gezegen olduğu hesaplanıyor. Bunların içinde sadece bizim dünyamızda hayat olduğunu düşünmek biraz mantıksızdır. 
 
Kâinat ne kadar büyüktür? Bu sualin cevabı yoktur. Kâinat sonsuz mudur ve bu kâinat var olan tek kâinat mıdır, o da bilinmiyor. 
 
Ama şunu biliyoruz: Evren o kadar büyüktür ki en uzaktaki galaksilerin ışığı, milyarlarca yıldır yolda olmalarına rağmen daha bize ulaşmadı. 
 
Kâinatta bütün rakamlar aklımızın alamayacağı kadar büyüktür. Gezegenimizin içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi o kadar geniştir ki ışık hızı ile hareket edilse bile bir ucundan diğer ucuna ancak 100,000 bin yılda ulaşılabilinir. 
 
Çok uzak galaksilerden gelen ışık bize milyarlarca yılda ulaştı – onları şu an oldukları gibi değil milyarlarca yıl önce oldukları gibi görüyoruz. 
 
Daha yakına gelelim. Bize en yakın yıldız olan güneş 93 milyon mil uzaklıktadır. Bu nedenledir ki, dünyamızdan bir milyon kere daha büyük olmasına rağmen onu küçük görüyoruz. 
 
Kâinatın başka köşelerinde başka fizik kuralları geçerli olabilir. Sapiens yaratıklar varsa başka dinlere, başka ahlâk kurallarına sahip olmalıdırlar. Kâinat neden vardır? Neden kâinatta canlılar, insan gibi bu soruları sorabilecek meraka sahip yaratıklar oldu? 
 
Geceleyin yukarıya baktığımızda kâinat insanın önünde bir bulmaca gibi durur. İnsan da bir bulmaca gibi kâinatın önünde duruyor. Evren, büyüklüğü kadar çok bilinmezle dolu olduğu için bulmacadır. İnsanın bulmaca olması ise hem kendini hem de ikincisi bulunmayan dünyayı yaşanmaz hâle getirecek kadar aptal olmasındandır.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ

Diyalog Gazetesi

5 Eylül 2020 Cumartesi

Çocuk ve bahçe

Batı’da ortalama bir çocuk bir haftada, maksimum güvenlikli hapishanelerdeki mahkûmlardan daha az dışarıda vakit geçiriyor. 

Bizde veya TC’de bu korkunç istatistik nedir veya var mıdır bilmiyorum. Ama buralarda da, özellikle üst gelir gruplarında, çocukların dışarıda vakit geçireceklerine evde oturup ekranlarla vakit geçirme eğiliminin baskın olduğu kesindir. 

Oysa çocuğun doğal eğilimi dışarıda olmak, çevresini araştırmak ve oralarda bir şeyler yapmaktır. Doğuştan gelen bu temayül bastırılmakta, çocuk ona iyi gelecek bir şeyden mahrum bırakılmaktadır. Bunun bir eksiklik olduğuna, çocuğa zarar verdiğine uyanan ana baba sayısı fazla değildir. 

Anne ve babalar genellikle çocuklarının ev içinde oyalanmasından memnundur, çünkü çocukları “güven içindedir.” Kendilerinden fazla bir şey istemeden oyalanmaktadır. 

İki, üç yaşındaki bebeklerin eline bile cep telefonu, tablet tutuşturulmakta; çocuğun bunları kullanmasını çarçabuk öğrenmesi elektronik çağa erken giriş yapması olarak sevinçle karşılanmaktadır. 

Bu aygıtların önceden programlanmış oyunları çocuğu meşgul ederken onda bağımlılık yaratır. Hayal gücünün gelişmesine, rüya görmesine engel olur. Yaratıcılığının ilerlemesine de mâni olur. 

Gözlerini ekrandan ayıramayan, sosyal ilişkilerini yüz yüze değil aletler aracılığıyla gerçekleştiren çocuklar, onları besleyecek başka şeylerden yoksun büyürler. 

Ekranlarla vakit geçirmek hayattan çekilmek sonucunu doğurur. Çocuğu dışarıda, bir bahçede, parkta veya koruda olmanın faydalarından uzaklaştırır. 

On Yedinci Yüzyıl’da yaşayan Thomas Fuller (1608 – 1661) “Bahçede hiçbir zaman oraya ekilmemiş birçok şey yetişir,” diye yazdı. Bahçeye salınan çocuk bunlardan biridir. Doğada büyüyen çocuğun kendini beğenmesi, yani özsaygısı yüksek olur. 

Ekran ve bilgisayar, anksiyete ve depresyon eğilimini artırırken doğayla karşılıklı etkileşmenin sakinleştirici bir etkisi vardır. Bir şey büyütmek yapıcı bir şey başarmaktır. Ama bahçede veya başka bir yeşil alanda olmayı bırakın, bugünün çocukları dışarı bile çıkmıyor. 

Gene bizde muhtemelen bulunmayan bir istatistik vereceğim. Ortalama Amerikalı vaktinin yüzde 93’ünü içeride veya kapalı bir aracın içinde geçirir. Bunun sağlıklı bir yaşam tarzı olduğunu söylemek mümkün değildir. Şehirler insan için yenidir. Büyük, yoğun bina ve insan varlığı olan şehirlerle tecrübemiz kısadır. En çok altı nesil falan. 

Buna karşılık, çevre bilimcisi Jules Pretty’nin hesaplamasına göre insan 350,000 nesil doğa ile iç içe yaşadı. “İnsanın tarihini Pazartesi’nden başlayan bir haftaya sığdıracak olursak, modern dünya Pazar gece yarısına üç saniye kala ortaya çıkar,” diyor Pretty. Aslında fazla bir şey söylemeye gerek yok. İlk insan olan Adem ile Havva’nın kovuluncaya kadar yaşadığı, cennet diye bildiğimiz yer bir bahçe idi. Bahçıvanlık, insanın kendi bahçesini yaratması, farkında olmasak da, o cennete dönme çabasıdır. Böyle bir şey madem ki mümkün, çocukları ondan mahrum etmeyelim.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

3 Eylül 2020 Perşembe

Hava geçirmeyen pencereler

Bild Gazetesi ona “Almanya kelimesi sizde ne duygu uyandırıyor?” diye sorduğunda Şansölye Angela Merkel “Aklıma hava geçirmez pencereler getiriyor,” diye cevap vermiş. “Başka hiçbir ülke böyle hava geçirmez güzel pencereler yapamaz.” 

Bild’in sorusu bizde hiçbir politikacının aklına hava geçirmez pencereler getirmezdi. Bizde hava geçirmeyen pencereler yoktur çünkü. 

Ankara ve İstanbul’da yaşadığım yıllarda, oturduğum hiçbir evin pencereleri tam değildi. Bazıları hiç açılmıyordu, bazıları tam kapanmıyordu, çoğunun aralıklarından rüzgârlar eser, pervazlara is birikintileri bırakırdı. 

Boğaz’a bakan duvardan duvara penceresi Karadeniz’den gelen rüzgârlara açık olduğu için İstanbul Yeniköy’deki dairemizin salonunu kış aylarında kapatırdık. Ozanköy’de oturduğum evin ahşap pencereleri, panjurları ve sineklikleri de hatalıdır. 

Çerçevesine tam oturan hiçbir pencereye ve kapıya sahip değilim. İdare ediyorum. Türk olmak, idare etmek değil midir? 

İngiliz dilinde, Türkçe’de tam karşılığı olmayan precision diye bir kelime var. Precision herhangi bir şeye tam ve hatasız olma özelliğini veren şeydir. Kelime o şeylere verilen addır. Eğer bir şey bilinmiyorsa o şeyin adı olmaz. 

Bizde precision kelimesinin birebir tercümesi yoktur, çünkü genelde tam ve hatasız iş yapma ustalığına sahip değiliz ve niteliksizliğe o kadar alıştık ki tam ve hatasız iş talebimiz de yoktur. 

Bild Gazetesi herhangi bir Türk liderine “Türkiye kelimesi sizde ne duygu uyandırıyor?” diye sorsa, hava geçirmeyen güzel pencerelerimiz olsa bile “Aklıma hava geçirmez pencereler getiriyor,” demezdi. Vatan- Millet-Sakarya derdi. Pardon. Atatürk’ü küçültme kampanyası faal olduğu için belki Sakarya demezdi. Onu çıkaralım. 

Merkel Almanya ile böbürlenmemek, milliyetçilik ve hamaset lâfları etmemek için hava geçirmeyen pencereleri konu etti. İki dünya savaşına neden Almanya’da bu tür sözler hoş karşılanmaz. 

Bir şeyi tam ve eksiksiz yapmak için iyi ölçü almak ve imalatta bu ölçüyü olduğu gibi tekrar tekrar uygulamak gerekir. Artık cep telefonları ile bile mükemmel ölçü almak mümkün iken bu o kadar zor değil gibi görünür. Ama çok zordur. 

Kusursuz iş yapmak karmaşık şeylerin ürünüdür: eğitim, kültür, sağlam ahlâklı olmak, yarım iş yapmayı sevmemek, yaptığı işten gurur duymak, kendine saygı vesaire… Bütün bunlara sahip olmak, milletçe sahip olmak, kökleri eskilere giden bir birikim gerektirir. Vatan-Millet-Sakarya ise kolaydır, yukarıda saydığım özelliklerin hiçbirini gerektirmez. Özellikle hava geçiren pencereleri olan evlerde yaşamaya alışmışsanız…

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

1 Eylül 2020 Salı

Bir gün kekik toplarken

Bir gün, Yağmuralan’da Rum bir kadınla kekik topluyordum. 
 
Yağmuralan, adanın batısındaki Trodos Dağları’nın kuzey eteklerinde, 1960’larda toplumlararası çatışmaların başlamasından sonra terk edilen bir Türk köyüdür. Evler kimisine göre kendiliğinden, kimisine göre Rumlar tarafından yıkıldı, köy çamlar arasında kayboldu. 
 
Anayolda ona giden toprak yolu işaret eden bir tabela yoktur. Nerede olduğunu bilmezseniz bulamazsınız, bulsanız bile orada bir zamanlar bir köy olduğunu zor anlarsınız. 
 
Hayatımın ilk yıllarını o köyde geçirdiğim için bazen oraya gitmek hoşuma gider. Arkadaşımın ucunda tohum topçukları bulunan, dokununca etrafa güzel bir koku saçan kekik dallarını koparırken fısıldadığını gördüm. 
 
“Ne yapıyorsun?” diye sordum. 
 
“Kekiğe, bu dalını kesebilir miyim, diye soruyorum ve kestikten sonra teşekkür ediyorum,” dedi. 
 
“Seni işitiyor mu?” 
 
“İşitiyor.” 
 
“Hep, ‘Evet, kesebilirsin’ mi diyor?”
 
“Hayır. Bazen kesmekte zorlanıyorum. O zaman izin vermediğini anlıyorum.” 
 
Ağaçların arasından, arada bir, keçilerin çan sesleri geliyordu. “Keçiler kemirmeden önce kekikten izin almıyorlar,” dedim. 
 
“Onlar insan değil,” dedi kadın, ciddi bakışlarını bana dikip. 
 
“Hayvanlarla aynı dünyada, ama değişik boyutlarda yaşıyoruz.” 
 
Yağmuralan yakınlarındaki Pirgo Köyü’nde bir deniz kenarı otelinde kalıyorduk. Kadının sözleri kafama takıldı. Odama çekilince düşündüm. Söyledikleri doğru muydu? Yoksa konuşan insan kibri miydi? 
 
Doğru veya yanlış, insan doğa kurallarının yerine kendi kurallarını, yasalarını, dinlerini koydu ve bunu yaparak, kendine, başka hiçbir yaratığın uymak zorunda olmadığı kısıtlamalar getirdi. 
 
Ama bu görünüşte böyledir. Kısıtlamalara (“Öldürmeyeceksin ... Çalmayacaksın”) herkes uymaz. Uyanlar var, uyuyor gibi görünüp uymayanlar var. Bunlar güçlü olanlar, hatta çoğunlukla, kısıtlamaları koyanlardır. 
 
Biraz dikkat edince, gerçekte, inanılanın tersine, insanlar için de doğa kanunlarının geçerli olduğunu görmek mümkün. Ve doğada olduğu gibi, en çok güçlülerin karnı doyuyor. Gerisi? Yumuşak başlılar, iyiler ve dürüstler? 
 
İyilik yapanın kötülük bulduğu, kötülük yapanın cezalandırılmadığı, doğru yolda yürüyenin kaybolduğu, yanlış yola girenin rahat yolculuk yaptığı bu dünya hiçbir zaman onlara kalmayacak. Onlar öteki dünyada ödüllendirilecekler. Dinler onları böyle bir dünya olduğuna inandırdı. O zaman acaba şöyle bir sonuca varabilir miyiz? 
 
Kabaca, insanlar ikiye ayrılır: Yasalara uyanlar ve uymayanlar; yasalara uyup zenginleşemeyenler, yasaları hiçe sayıp zengin olanlar. "Die Religion ... ist das Opium des Volkes." Din halkların afyonudur. Karl Marx’a (1818-1883) ait olan bu sözler doğrudur ama eksiktir. Bir açıdan baktığınızda yasalar ve kurallar da afyondur. 
 
Oralara bunları düşünmek için gitmemiştim. Mayomu giydim ve peşkirimi omzuma asıp kumsala indim. Kekiklerle konuşan kadın benden önce davranmıştı. Dalgakıranın uzağında başını ve sırayla suya girip çıkan ellerini gördüm.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

16 Ağustos 2020 Pazar

Evlilik aşkın mezarı değildir ama...

Evlilik aşkın mezarıdır derler ama bu ille de doğru değildir. Daha doğru olan, evliliğin karıkoca arasındaki seksin mezarı olduğudur. 
 
Evlilik eskidikçe çiftler daha az sevişirler. Yaşı otuzu bile bulmamış bazı karıkocaların ayda bir defa seks yaptığı, kırkını geçen kimi çiftlerin yataklarını ayırdığı sır değildir. Bunun nedeni evliliğin doğal değil sosyal bir fenomen olmasıdır. 
 
Doğa insanların evlenmesini değil çiftleşmesini ister. Bu, doğanın sadece insanlardan değil bütün canlılardan beklentisidir: Erkek olabildiği kadar çok dişiyi dölleyecek, dişi mümkün olduğu kadar çok doğuracak, yeryüzü her zaman sayısız canlı ile dolu olacak. 
 
Toplum ise devleti ve dinleri de yanına alarak, erkek ile dişinin rüşte erdikten sonra evlenmelerini ve hayatlarının sonuna kadar birbirlerine sadık kalarak yaşamalarını ister. Ama bu zordur, belki imkânsızdır, çünkü insan doğasına aykırıdır. 
 
İnsanlarda, geçtiğimiz Perşembe günkü yazımda anlattığım, doğuştan gelen bir mekanizma var: Bu mekanizma aynı kişi ile seks yapmayı zaman içinde sıkıcı kılar. Kişiyi başka partnerler aramaya sevk eder. Tipik erkek, önüne fırsat çıktığında yeni bir partner deneyecektir. Bu, irade ile etkisizleştirilecek bir güdü değildir: Kişi ya doğasının gereğini yapacaktır ya da sessiz bir doyum eksikliği içinde açlığına tahammül edecektir. 
 
Ancak durum her zaman böyle değildi. İnsan homo sapiens olarak var olduğu yüz doksan bin yıl içinde özgür bir cinsellik yaşıyordu. Bu özgürlüğün cendereye sıkıştırılması insanın toplama ve avlama dönemini kapatıp on-on beş bin yıl önce hayatının düzenini devlete ve tek tanrılı dinlere teslim etmesiyle başladı. 
 
Toplama ve avlanma döneminde insanın cinselliğini tam olarak nasıl yaşadığını bilmek mümkün değildir. Ama On Dokuzuncu Yüzyıl’ın son bölümünden başlayarak, hâlâ eski hayat tarzına tutunmuş bir şekilde yaşayan ilkel kavimler hakkında yapılmış araştırmada bazı ipuçları bulmak mümkündür. 
 
Avrupalıların yasaklayıcı etkileri hissedilmeden önce Güney Çin Denizi’nde ve Pasifik adalarında hem kadın hem erkekler için cinsel özgürlük hüküm sürüyordu. Cinsel birleşme ahlaksızlık sayılmıyordu ve evli olmayanlar için tam serbesti vardı. Asya, Avustralya, Okyanusya, Afrika ve Güney Amerika’yı kapsayan bölgede evli kadın ve erkekler bazı hâllerde başkalarıyla sevişebiliyorlardı. Gençler evlilik öncesinde cinsel ilişkiye girmekte hürdüler. Amazon nehrinin kıyılarında yaşayan bazı kabilelerde geceleyin yapılan danslarda isteyen isteyenle yatıyordu. 
 
Bu birkaç örnekten de görülebileceği gibi ilkel diye nitelendirdiğimiz topluluklar aslında doğalarına uygun yaşamakta modern insandan önde idiler. Onları kısıtlayan bir semavi veya yeryüzü gücü yoktu. Anladık da şimdi ne yapabiliriz, diye sorabilirsiniz. Onu bilmem. Bildiğim şudur: İnsanın doğada hayvanlar gibi masum yaşadığı on binlerce yılın bizi hazırladığı hayat, yaşamakta olduğumuz bu hayat değildir. Tatminsizliğin sınırsız, depresyonun en yaygın ruh hâli olmasının nedeni aslımızdan kopmuş olmamızdır.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ

Diyalog Gazetesi

13 Ağustos 2020 Perşembe

Aynı eşle seks yapmaktan bıkmanın bilimsel açıklaması

Erkek bir fare, içinde dört veya beş kızışmış dişi farenin bulunduğu büyük bir kutuya konulur. Fare anında bütün dişi farelerle tekrar tekrar çiftleşmeye başlar, yorgunluktan bitap düşüp yere yıkılıncaya kadar. Dişi fareler onu yalamaya ve dürtmeye devam ederlerse de tepki vermez. Kutunun içine yeni bir dişi fare konulur. Bilmediği bu farenin varlığını fark eden erkek fare canlanır ve daha önce sevişmediği bu fare ile çiftleşmeye başlar. İnsan dahil hemen hemen bütün memeli hayvanlar için geçerli olan bu biyolojik fenomene – bilinmeyen bir cinsel partneri bilinen partnerden daha uyarıcı bulmak – bilimcilerin verdiği isim Coolidge Etkisi’dir. 
 
Coolidge Etkisi erkeğin aynı dişi ile çiftleşme eğiliminin gittikçe azalmasına karşılık başka dişilere olan cinsel ilgisinin artmasıdır. Her yeni, bilinmeyen dişi devreye girdiğinde erkeğin çiftleşmeye olan ilgisi yenilenir –önceden seks yapmış olmasına ve onunla seks yapmaya hâlâ istekli diğer dişilerin mevcudiyetine rağmen. 
 
Bu yaygın itkinin evrimsel mantığı şudur: Doğanın birincil önceliği genlerin olabileceği kadar yaygın bir biçimde dağılmasıdır. Hemen hemen bütün memelilerde var olan Coolidge mekanizması, erkeği bu amaca hizmet etmeye zorlamak içindir. Bir dişi ile olan döllenme fonksiyonunu tamamlayan erkek değişik, yeni eşler aramaya girişecektir. Zira zaman geçmiş, erkeğin aynı seks partnerine karşı olan cinsel isteği azalmıştır. Mevcut partnerinden sıkılmış, onun cinsel çekiciliğine karşı bağışıklık kazanmıştır. 
 
Farelerle ilk deney 1958’de Frank A. Beach (1911-1988) adlı bilim adamı tarafından yapıldı. Beach’in bulgularına göre cinsel uyarılmayı tayin eden birleşmenin kendisi değil cinsel deneyimin çeşitliliğidir: Her gün kendine yeni bir seks partneri verilen erkek farenin cinsel iştahı hiçbir zaman azalmaz. Bu özellik sadece erkek farelere has değildir. Daha kısıtlı sayıda aynı deneye tabi tutulan dişi fareler erkeklere benzer tepki verdi. Onlar için de yeni bir partner, denenmiş olanlardan çekicidir. Ama dişiler üzerinde daha az deney yapıldığı için sonuçlar erkeklerde olduğu kadar kesin değildir. 
 
Calvin Etkisi adını Amerikan başkanlarından Calvin Coolidge (1872- 1933) hakkında anlatılan bir fıkradan aldı. Başkan ile Bayan Grace Coolidge ayrı ayrı bir devlet üretme çiftliğinde dolaştırılıyorlarmış. Tavukların bulunduğu yere gelindiğinde Bayan Coolidge (1879- 1957) bir horozun tavuklarla sık sık çiftleştiğini görmüş. Horozun bunu ne kadar sıklıkla yaptığını sorduğunda rehberi “Her gün onlarca defa,” diye cevap vermiş. “Burasını ziyaret ettiğinde bunu Başkan’a da söyleyin,” demiş Bayan Coolidge. Ona anlatıldığında Başkan sormuş: “Her defasında aynı tavukla mı?” Rehber: “Hayır, Sayın Başkan, her defasında ayrı tavukla.” Başkan da “Bunu Bayan Collidge’e de söyleyin,” demiş.

www.diyaloggazetesi.com
==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

ZAMANSIZ YAZILAR