PAZAR YAZILARI

5 Eylül 2017 Salı

Vücudumun anıları

New York Review of Books’un “şiddet ve gaddarlığın lirik yazarı” olarak tarif ettiği Roxane Gay biseksüeldir.

Boyu 1.80’den uzundur. Süper obezdir.

Gay, on iki yaşında bir grup oğlanın tecavüzüne uğradı. Kilo problemi bu olaydan sonra başladı. Yeni kitabının* konusu bu iki “ayıp” tır.

Irzına geçilmesine öncülük eden sevdiği, onun da onu sevdiğini sandığı oğlandı.

O olaydan sonra: “Her geçen günle kendimden daha çok nefret ettim,” diye yazıyor Gay. “Kendimden daha çok iğrendim. Ondan (oğlandan) uzaklaşamıyordum. O oğlanların yaptığından uzaklaşamıyordum. Kokularını duyuyordum, ağızlarını ve dillerini, ellerini ve kaba vücutlarını ve acımasız tenlerini hissediyordum. Bana söyledikleri korkunç şeyler kulaklarımdan eksilmiyordu. Sesleri, durmaksızın, hep benimle beraberdi,.”

Kendinden nefret etmek, onun için nefes almak gibi doğal olmuştu.

Şimdi 43 yaşında olan Gay, utandığı ve kendini suçladığı için tecavüze uğradığını yıllarca kimseye anlatmadı. “Zalim iştahları olan bir adam için et ve kemikten başka bir şey olmamanın” ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı.

“O çocuklar bana bir hiçmişim gibi davrandı ve sonuçta hiç oldum,” diye yazıyor.

Olaydan önce, çocuk kitapları okuyan, kiliseye giden, cici elbiseler giyip fotoğraf çekilirken gülümseyen güzel bir kızdı. Gülümsemeyi bıraktı. Vücudunu, üstüne büyük gelen erkek elbiseleri içinde saklamaya başladı. Kilo almaya başladı. Kendini aşılmaz bir “kale haline” getirmek istiyordu.

“Şişman değildim. Kendimi şişman yaptım. Vücudum lenduha gibi, içine girilemez bir kitle olsun istedim. Ben diğer kızlar gibi değilim, diyordum kendime. İstediğimi yiyebilirdim, onların istediğini de. O kadar özgürdüm ki... Kendi eserim olan bir hapishanenin içinde hürdüm.”

Elli kilo aldı. Sonra bir elli kilo. Sonra bir elli daha. Şimdi 225 kilo civarında ve uçaklarda, restoranlarda, otobüslerde, her yerde iriliğinin problemlerini yaşıyor.

“Ne cesurum ne de kahramanım. Güçlü de değilim. Özel de değilim. Ben sayısız başka kadının başından geçen bir şeyi yaşamış bir kadınım,” diye yazıyor.

*

Bir erkeğin kadın olmayı anlaması mümkün mü?

Karnında çocuk taşımayı, tecavüze uğramayı, ensest kurbanı olmayı, dayak yemeyi, ikinci gelmeyi?

Zalim iştahları olan adamlar için et ve kemikten başka bir şey olmamayı?
 
Özellikle Türkiye gibi dinin ve geleneklerin kadınları arka sıralara ittiği bir ülkede?

Ne yazık ki Roxane Gay gibi çıkıp anılarını yazanlar yok.

Baba dayağı ile büyüyenler, antidepresanların bulanıklığında yaşamaya mahkûm edilenler, çocukluklarında tenha köşelerde akrabaları tarafından sıkıştırılanlar, ırzına geçilenler, sebepsiz işini kaybedenler, cezaevlerinde yatanlar susuyorlar.

Bu sessizlikten dolayı kimseyi suçlayamayız; çünkü birisi çıkıp “Vücudumun Anıları” gibi bir kitap yazsa başına kim bilir başka ne “anılar“ gelir.

Türkiye, kim bilir kaç yıl daha kendisi bir suçlama olan bir sessizlik içinde yaşamaya devam edecek.

---

*Hunger: A Memoir of (My) Body /Açlık: Vücudumun Anıları

Alıntılar New York Review of Books’un Ağustos 17-Eylül 27, 2017 sayısındaki, Cathleen Schine’ın yazısındandır.

1 Ağustos 2017 Salı

Unutmayın efendim, siz tanrı değilsiniz!

Kibir, tedavisi mümkün bir hastalık mı?

Yoksa iyileşmeyen şeker hastalığı gibi yavaş yavaş gözleri kör edip öldürür mü?

İncil’in Atasözleri bölümünde “Kibir yıkımdan önce gelir ve kendini beğenmişlik düşüşten önce,” yazar.

Ama bu hâllerin felaket habercisi olduğu, İsa’dan çok önce biliniyordu.

Ekşi Sözlük’ün yazdığına göre, Eski Roma’da savaştan dönen muzaffer bir komutanı şehir halkı alay-ı vâlâ ile karşılarken, hemen yanında bulunan sırf bu iş için görevli kişi, komutana mütemadiyen şöyle dermiş: "Unutmayın efendim, siz tanrı değilsiniz!"

Bu hatırlatmanın bir işe yaradığı söylenemez. Kendini tanrı ilan eden birçok imparator olduğu gibi öldükten sonra tanrılaştırılanlar da var.

O zamanlar sayısız tanrı olduğu için bir kişinin daha tanrıların safına katılmasının pek önemi yoktu,

imparatorun veya varislerinin kibir hastalığına tutulmasını göstermesi dışında.

Osmanlı sultanlarına da, ayaklarını yere erdirmek için paşalarının onlara “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var,” dediği rivayet edilir.

Geleneğin, Fatih Sultan Mehmet zamanında başladığını söyleyenler de var, Yavuz Sultan Selim zamanında başladığını da.

Kibir, kişinin kendini aşırı beğenmesi, başkalarından üstün tutmasıdır.

Kibirli insan, budalaca, herkesi kendinden aşağı görür, herkesin kendine saygı göstermesini, isteklerine boyun eğmesini bekler.

Bir gazetecinin içine düşebileceği tuzaklardan biri, kendini, izlediği veya konuştuğu “önemli” kişiler kadar önemli sanmaya başlamasıdır.

Gençliğimde, kendi mütevazi çapımda bu salaklığa yenik düştüğümü itiraf ediyorum.

Senin kibirli olacak neyin vardı ki, diye sorabilirsiniz.

O soruyu ben de kendime sordum ve kibirli olmamı gerektirecek hiçbir özelliğe sahip olmadığımı anlayınca “kibir” modundan “ben bir hiçim” moduna geçtim.

Ben de rahat ettim, çevremde bana tahammül etmek zorunda olanlar da.

Sadece kişiler değil, devletler de kibirli olabilir.

Çağımızda bunun önde gelen örneği, Amerika Birleşik Devletleri’dir.

Orada American Exceptionalism diye bir kavram var.

Exceptionalism “normların dışında, farklı, istisnai, ayrı olma hâli,” dir.

American Exceptionalism ise “Amerika’nın ayrıcalıklı veya müstesna olduğu” konseptidir.

Amerika’nın kendini diğer uluslardan üstün sayması bunun sonucudur.

Arkasında üç inanç var:

İlki, Amerikan tarihinin özünde diğer bütün devletlerinkinden farklı olmasıdır. Bir tek Amerikan İhtilali var. Amerika ilk “yeni” devlettir.

Bunlar, Amerikalılara has özgürlük, eşitlik, bireycilik, cumhuriyetçilik, demokratlık, laissez faire ideolojisini meydana getirir.

İkincisi, ABD’nin başka hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir misyona sahip olmasıdır. Bu, demokratikleştirme amacıyla dünyayı değiştirme misyonudur (Amerika’nın Irak’a “demokrasi götürme” macerasını hatırlayın).

Üçüncüsü, tarihinin ve misyonunun Amerika’yı diğer devletlerden üstün yaptığı inancıdır.

Buna benzer bir inanç AKP’nin iktidara gelmesi ile Türkiye’ye de hâkim olmaya başladı.

ABD kendi tarihine tutunurken AKP’nin ideologları (Ahmet Davutoğlu bunların başında gelir) Osmanlılığa ve İslam’a yapıştı.

Türk “istisnacılığı”nın hikâyesi, sahip olduğu tarih ve dini inancın Türkiye’ye önce Müslüman dünyasında, sonra dünya arenasında liderlik rolü bahşettiğidir.

(İlginçtir ki bugün AKP’nin en büyük düşman addettiği Fethullah Gülen’in amaçlarından biri de tıpatıp böyle bir liderliktir.)

Türk ve Amerikan “istisnacılığı” arasındaki en büyük fark ise, her ne kadar her zaman işe yaramasa da, Amerika’nın devasa bir güce sahip olması, Türkiye’nin gücünün ise liderlik iddiası karşısında mütevazi kalmasıdır.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Miami’de ev almak isteyen kadına kısa bir mektup

İnsan, sadece bir ülkeyi sevebilir.

Doğduğu, dilini öğrenerek, yemeklerini tadarak, doğasını koklayarak, tarihini kendi hikâyesinin geçmişi yaparak büyüdüğü yerdir bu ülke.

Bu ülke yaşanmaz hale gelebilir. İnsan oradan kaçıp başka bir ülkeye yerleşebilir, ama orasını kendi ülkesi kadar sevemez.

Aslında terk ettiği ülke değil bir olay, bir rejim, hatta bir kişidir. Belki, tek, o olay ve rejimi yaratan kişi.

İğretidir kaçtığı yerde. Oraya kendi ülkesine olduğu kadar ait olamaz. Oradan aldığı zevk ile ülkesine duyduğu özlem sürekli çekişme halindedir, bitmeyen bir halat çekme oyunu gibi.

Hiçbir ülkenin sıcağı kendi ülkesininkine benzemez, meyvelerinde aynı tadı bulamaz, ormanları başka kokar, kuşları başka öter, denizlerinde başka balıklar yüzer. Bulutları bile sanki farklıdır.

Yabancı ülkelerde aynı milletin insanlarının komün halinde veya birbirine yakın yaşaması bundandır.

Türk, Türk’e yakın yaşarsa birazcık da Türkiye’de yaşar.

Bu yetişkinler için böyledir. Çocuklar, ağaç değil tohum oldukları için, herhangi bir ülkeyi kendi ülkeleri yapabilir.

Bilmiyorum, biliyor muydun? Çocuk beyni herhangi bir dili aynı kolaylıkla öğrenebilecek yapıdadır. Letonya’da doğan bir çocuğu Maorilere ver, hemen Maori dili öğrenir.

Çocuk, uzayda başka bir gezegende, başka yaratıklara evlatlık verilse onların dilini de öğrenir sanırım.
 

*
Yanılıyor olabilirim.

“İnsan sadece bir ülkeyi sevebilir,” sözü, 2003’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee’ye aittir.

Coetzee 2002’de Avustralya’da Adelaide kentine taşındı ve 2006’da Avustralya vatandaşı oldu.

Belki ona fikrini değiştirip değiştirmediğini sormak lazım: İnsan, gerçekten sadece bir ülkeyi mi sevebilir? Yoksa sevdiği ülkenin kana, adaletsizliğe ve yeise bulanması halinde, bir aşkı bitince başkasına tutulur gibi, ülkesine olan sevgisini başka bir ülkeye aktarabilir mi?

Sanmıyorum. Ama hiçbir şeyden emin olmadığım gibi bundan da emin değilim.

*
Bunları yazma amacım seni teşvik etmek veya vazgeçirmek değil. Öylece yazdım aklıma gelenleri.

25 Temmuz 2017 Salı

Hey çocuklar, ben döndüm!


Bir arkadaşım vardı, eşi ile beraber, evlerini o kadar seviyorlardı ki tatile çıkarken bir ayakları ileri, diğeri geri giderdi.

Daha havaalanına varmadan “Evimiz gibisi yok,” derlerdi.

Cuma akşamı, Antalya’dan, iki saat gecikmeli Pegasus uçağıyla adaya dönerken hatırladım. Galiba ben de onlar gibi olmuştum.

Dinlenmek için değil, adanın insafsız temmuz sıcağından kurtulmak, üşümek için tatile çıkmıştım.

Bir dergide Antalya’nın kuzeyindeki Toroslar'da İbradı ilçesinde, Ormana isimli, eski taş evlerin bulunduğu bir köy ve bu köyde Ormana Active adlı küçük bir otel olduğunu okumuştum.

Hamam suyuna dönen denizde terleyerek yüzerken ağaçların arasında üşüyerek birkaç gün geçirme düşüncesi, gittikçe çekici gelmeye başladı.

Arkadaşım her şeyi organize etti ve havaalanından kiralık bir arabayla oraya gittik. Yolculuk bizim pek Formula One olmayan hızımızla üç saat kadar sürdü. Antalya-Manavgat arasında trafik kâbus gibiydi. Manavgat’tan kuzeye, Konya yönüne dönünce hafifledi. Sedir ve servi ağaçlarının arasındaki dağ yoluna sapınca neredeyse yok oldu. Araç seslerinin yerini, tenha yerlerde yazın melodisi olan ağustosböceklerinin yoğun cırcırları aldı.

Bir şey dışında her şey umduğum gibi, hatta umduğumdan da güzeldi: Dağ, gündüzleri neredeyse Kıbrıs kadar sıcaktı.

Gene de geceleri klimasız uyumak, hatta sabaha karşı hafifçe üşümek, büyük bir rahatlıktı.

Ağaçlı bahçeleriyle Ormana gerçekten güzeldi.

Ermeniler yok olmuştu, ama taş ve sedir ağacı odunundan yapılmış evleri hâlâ duruyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen kaldığımız iki katlı yapı sedir kokuyordu. Bana odununun kokusunu içinde saklayan asırlık sandıkları hatırlattı.

Ormana Active, biri lokanta olan birkaç binadan müteşekkil. Kaldığımız yerden lokantaya gitmek için sağında ve solunda birer kahvehane bulunan bir caddeden geçiliyor. Hangi kahvede oturulduğunu güneş tayin ediyor. Sabahları gölgede kalan doğudaki revaçta, öğleden sonraları batıdaki. Akşamleyin müşteriler paylaşılıyor.

Kahvehanelerde kadın olmadığını söylemek gerekmez belki, ama söyleyeyim çünkü Türkiye’nin asık suratlı olmasının en büyük nedeni kadınsız erkekler ve mekânlardır.

Ormana, Eski Yunan’dan kalma Erymna üzerine kurulu bir yerleşim yeri. Eski kentten neredeyse hiçbir şey kalmamış.

Günlerimizi araba ile ormanlık çevreyi dolaşarak geçirdik. Dağlar muhteşemdi. Her gün vadiye indik ve Üzümdere’de yıkanmaya çalıştık. Sakin akan su, donma derecesine yakın olduğu için bir defada içinde on beş-yirmi saniyeden uzun durmak mümkün değildi.

Otelin lokantasında tanıştığımız Ormanalı bir adam, her gün Üzümdere’de yüzdüğünü ve suda altı dakika kaldığını anlattı. Temizlenmek ve arınmak için camiye değil suya gidiyormuş. Dere bir dua imiş.

Su ile maceramızdan sonra dere kenarındaki ilkel bir lokantada, çınar ağaçlarının altında alabalık yedik.

Binanın çevresindeki çınarlar numaralıydı. Lokanta yapılırken duvara değen asırlık bir çınarı kesmişler, Orman İdaresi diğerlerinin kesilmesini önlemek için su kenarındaki yirmiye yakın çınarı numaralamıştı.

Güneşin sıcaklığı ormanın kokusunu azdırıyordu, ağaçlar arasında en güzel kokan çınardı.

Dua olan sadece su değildi. Dağda; görmeyen, duymayan, koku almayan, para karşılığında yapmayacağı hiçbir şey olmayan insan dışında, her şey dua idi.

Sanırım Ormana’ya tekrar gideceğim. Bu defa muhtemelen mayısta, ilkbahar çiçeklerini görmek için.

NOT: Ormana Active (http://www.ormanaactive.com/tr/anasayfa) Türkiye’deki en güzel küçük otellerden biridir. Çift için oda kahvaltı günlük 180 lira. Biz beş gece için, akşam yemekleri dahil, 1400 lira ödedik. Lokantanın kendi ekmek ve pidelerini pişirdiği taş fırını var. Her gün çevrede yetişen sebzelerle sulu yemek pişiriliyor. On iki tabak özenle seçilmiş peynir, zeytin, ev reçeli, bal ve köy yumurtası ile kahvaltı da özellikle övülmeye değer.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Aelian'ın Kargaları


Bahçede kuşlar, yılanlar, fareler ve susayan diğer yaratıklar için taştan oyma üç kap var.

Eve en uzak olanından başlayacak olursam …

Birincisi, su deposu çeşmesinin altında duruyor.

İkincisi, büyük bir çakıldan oyulmuş, eski bir havan. Bahçe kapısına yakın düz bir kaya çıkıntısının üstünde duruyor.

Üçüncüsü, biber ağacının dallarının üstüne düştüğü, ince bir sütun parçası üstünde duruyor. Zarif, küçükçe.

Hikâyem, bir gün, denizden yassı, beyaz çakıl taşları toplayıp gerdanlık gibi çevresine dizdiğim bu havanla başlıyor.

Birkaç gün sonra bazı taşların yerlerinde durmadıklarını gördüm. Dört beş taş yere düşmüştü, birkaç taş kabın içinde idi.

Kuşlar, konarken bazı taşları düşürmüş olabilirlerdi. Ama çakıl taşları havanın içine nasıl girmişti?

Bahçede benden başka kimse yok. Birinin, ben fark etmeden, kabın içine taş koyma amacıyla bahçeye gireceğini düşünemiyordum.

Taşları eski yerlerine yerleştirip kaba su doldurdum ve başımı kaşıyarak eve döndüm.

Su kabının içine taşları koysa koysa suyu yükseltmek için kargalar koymuş olabilir, diye düşündüm.

Bahçe kapısına yakın duran ve üç kap arasında en hacimli olan havanın suyu sürekli kirlenip yeşil-kara bir renk alıyor, pis pis kokmaya başlıyordu.

Bir süre dedektiflik yaptıktan sonra, bunun kargaların işi olduğunu keşfettim.

Kargalar sert şeyleri yenebilir hale getirmek için buraya atıp yumuşatıyorlardı. Bazen, suda, bir süre sonra kaybolan büyük ekmek parçaları görüyordum.

Bir gün, ağzında bir ekmek parçası ile kabın kenarında oturan bir karga görünce bu teorim doğrulandı.

Fakat birkaç kere pusuya yattıysam da kargaları, çakıl taşlarını kaba koyarken göremedim.

Ama kanıt başka bir yerden geldi.

Birkaç gün önce bir konuyu araştırırken Aelian adlı Romalı bir yazarın “Hayvanların Özellikleri” adlı kitabıyla karşılaştım.

Aelian hakkında, Milattan Sonra yaklaşık 175 yılında doğup 235 yılında ölmesi ve Romalı olmasına rağmen kitaplarını Yunanca yazması dışında, hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor.

Aelian’ın kitabında, kargalar hakkında, çoğu başka yazarların kitaplarından derlenmiş, birkaç madde var.

Bunların birinde Aelian, karga yumurtasının saçları siyahlaştırdığını “öğrendiğini” yazıyordu.

“Ama,” diye devam ediyordu, “saçını bu şekilde boyayan kişinin ağzında biraz zeytinyağı olması ve çenesini sıkı sıkıya kapalı tutması çok önemlidir. Aksi takdirde dişler de saçlar gibi kararır ve onları bir daha beyazlaştırmak mümkün olmaz.”

Saçlarımı karga yumurtası veya başka bir şeyle boyamak gibi bir niyetim olmadığı için Aelian’ın Libya kargaları hakkında yazdıkları daha çok ilgimi çekti.

Libyalılar, su çekip testilerini doldurduktan sonra dama, temiz havaya koyarlarmış. Kargalar, girebildiği kadar gagalarını sokar, susuzluklarını bu testilerden giderirlermiş. Su seviyesi erişemeyecekleri kadar alçaldığında gagaları ve pençeleri ile çakıl taşı taşır, bu toprak kapların içine atarlarmış.

“Taşlar ağırlıklarından dolayı batarken su onların yarattığı basınç nedeniyle yükselir,” diye yazmış Aelian. “Bu olağanüstü maharetli tertibat sayesinde kargalar suya kavuşur. Demek ki, esrarengiz bir içgüdüyle, bir mekânın iki nesne içermeyeceğini biliyorlar.”

Ne diyorsunuz?

Bu arada, bahçemdeki kaplarla ilgili olarak gözünüzden bir ayrıntı kaçmasın. Kargalar sert yiyecekler için sadece bir kabı kullanıyorlar. Sütunun üzerindekini kirletip suyunu içilmez hale getirmiyorlar. Üçüncüyü ise, deponun altında pusuda yılan veya kedi olabileceği için hiç kullanmıyorlar.

Demek ki kargalar biraz fizik bilmek yanında kaynak yönetimini de biliyorlar: Bahçeye koyduğum suları akıllıca kullanarak sürdürülebilir bir kaynak haline getirdiler.

Kendisi için hayati olan kaynakları süratle tüketen ve kirleten insan için iyi bir ders.