PAZAR YAZILARI

17 Ekim 2017 Salı

Başkalarının görmediği şeyleri görmek

Ozanköy
 
Artık mazeretim kalmadı.
 
Yaz sona erdi, hava serinledi, günler kısaldı. Aylardır maviliğinden taviz vermeyen gökyüzünde, benim buraya değil, ama başka yerlere yağmur dökmeye başlayan bulutlar var.

Artık bahçede çalışmaya başlamam lazım.

İlk yapmam gereken nergis soğanlarını ekmek.

Soğanları, yaz başında bir arkadaşımın annesinin bahçesinden sökmüştüm. Uzun zamandır aynı yerde çıktıkları için birbirlerinin üstüne binmişlerdi, seyrekleştirilmeleri gerekiyordu. 

Bugünlerde arkadaşımla paylaşacağız. Bir miktarını annesinin bahçesine, payıma düşenleri ise doğada olduğu gibi rastgele, bahçenin değişik yerlerine ekeceğim.

Nergis, belki çocukluğumun dağlarında açtığı ve kokladığım ilk çiçeklerden biri olduğu için, en çok sevdiğim çiçektir.

Bahçedekileri koparmaya kıyamadığım için süpermarketteki Filipinli çiçekçiden alırım.

Gerçi onu son zamanlarda göremiyorum. Kovuldu mu acaba? Yoksa memleketine mi döndü?

*
Doğa bahçe sevmez, bahçeyi işine karışma kabul eder, zira bahçe, insanın kendi düzenini doğaya dayatma girişimidir. Bir süre bu zorlama yürür gibi görünür, ama insan elini çeker çekmez bitki örtüsü değişmeye başlar. Rüzgârın, kuşların, karıncaların taşıdığı tohumlar, doğanın o yer için uygun gördüğü örtüyü toprağa sermeye koyulur. Bahçe, zamanla, bahçe olmadan önceki haline döner.

Kaçınılmazdır bu.

Sonunda hep doğa yener.

İnsan dünyayı bin bir türlü yapı ile doldurabilir, ama tohumu durduramaz.

Toprakta dinlenen, yıldızlar kadar çok tohum var. Gözden uzak, yeşermek için içlerindeki formülün talep ettiği koşulların oluşmasını bekler.

Tek bir tohum dünyayı doldurabilecek doğurganlığa sahiptir.

Doğa, kâinatın gücünün ve güzelliğinin aza indirgenmiş halidir.

O, insanın sahip olması mümkün olmayan enerji ve kaynaklara sahiptir.

Bütün yollar ezberindedir, bütün koşullara uyum sağlar.

İnsanın yetişemeyeceği kadar hızlı veya yavaşlayamayacağı kadar ahestedir.

İnsanın günleri sayılı, onun günleri sonsuzdur.

Ben gene de nergisleri ekeceğim. Nergis adadaki bitki ailesine ait olduğu için çimen ekmek gibi doğaya aykırı olmayacak.

*
Geceleri serin olmaya başladı.

İlk, dağa bakan pencereyi kapadım, gece ilerledikçe soğuyan bir esintiyi içeri alıyordu.

Birkaç gün sonra denize bakan pencereyi kapadım. Bahçeye bakan pencere kaldı. Onu kapamayı mümkün olduğu kadar erteleyeceğim, çünkü onu kapatmak kışın geldiğini kabul etmek olacak.

Buna hazır değilim.

Hazır olunca yorganı sandıktan çıkarmam, kazakları elbise dolabına istiflemem, şöminenin yanındaki kazanı odunla doldurmam gerekecek.

*
Bu sabah okuduğum yabancı bir gazetede, Venedik’te yaşayan ünlü bir cam ustası, her sabah atölyesine gitmeden önce bahçesine ektiği sebzelerle meşgul olduğunu yazıyordu.*

Eserleri müzelerde gösterilen 73 yaşındaki Vittorio Costantini, nedenini şöyle anlattı:

“Bunu yapmazsam ilham gelmez. Garip gelebilir, ama camdan sanat eserleri yapabilmem için toprakla bu temas şart. Sanatımın kaynağı, yaşam boyu evime yakın bu doğada tek başıma, düşünerek geçirdiğim saatlerdir. Bahçemde, dünyadan uzak, böcekleri, kuşları ve kelebekleri izleyerek saatler geçiririm... Bahçem, vücudumu da aklımı da sağlıklı tutar.”

*
Mevsimler doğanın çiftçisidir.

Toprağı bir mülk değil, kutsal bir yer olarak görürseniz onunla ilişkiniz değişir.

Sükûneti hiçbir zaman bozulmayan, hep var olan ve hep var olacak olan, sırrı hiçbir zaman çözülmeyecek bir şeyle bağ kurarsınız. 

Costantini’nin sözleriyle, “başkalarının görmediğşeyleri görürsünüz.”

13 Ekim 2017 Cuma

Ağacın güzelliği en iyi nasıl görülür?

Aynı anda, çok az insanın farkında olduğu, ama bildiğimiz dünyanın sonunu getirecek iki gelişme var.

Birincisi; insanların çoğalması,  yaban hayatının süratle tükenmesidir.

Dünya büyük bir “biyolojik yok oluş” sürecinden geçiyor.

Doğanın sonu, tahmin ettiğinizden veya korktuğunuzdan daha süratle gelmekte.

Dünyada yeni bir şey kalmadı. Her şey görüldü, dokunuldu, kirletildi, her şeyin üstünde yüründü veya üstünden uçuldu. Paranın sesinin duyulmadığı çok az yer kaldı.

İkinci gelişme; insanın, onu şekillendiren genlerini manipüle ederek, kendini insan yapan doğal süreçlerin dışına atlamanın eşiğinde olmasıdır.

İnsan doğru dürüst anlamadığı, belki de anlamasının mümkün bile olmadığı doğanın kontrolünden kurtulmak istiyor.

Çevresel etkilerin, doğal ayıklanmanın yerini, kişisel irade ile yapılacak seçimleri koymak istiyor.

Genlerin  tayin ettiği özellikleri insan kendisi seçebilecek: Daha uzun hayat, daha iyi görme yeteneği, daha güçlü hafıza, daha az saldırganlık,  olağanüstü atletik yetenekler, üstün seks gücü ve daha birçok özelliği menüden yemek seçer gibi seçmek mümkün olacak.

Buna paralel olarak insan, insan kopyası robotlar yaratma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor.
Birçok bilim adamı, sonunda “İnsandan daha insan,” olacak olan bu robotların yaratıcısını yok edebileceğinden endişe ediyor.

İnsan, isyan bayrağını çekti. Doğaya – buna Tanrı’ya da diyebilirsiniz - “Sen dur, bundan sonrasını ben götüreceğim,” demeye başladı.

Ama götüremeyeceği kesin. İnsan yıkar ama yapamaz, öldürür ama yaratamaz.

Kuşların, balıkların hayvanların olmadığı veya yok olmaya yakın olduğu bir dünyada insan belki yaşamaya devam edebilir ama bu nasıl bir hayat olur, düşünmek bile istemiyorum.

*
Ağacın güzelliği, en iyi, altına yatarak görülür.

Yazın başından beri ilk defa ormandayım. Sıcaklarda  buralarda yürümek mümkün değildi.
Ormanda, her zaman olduğu gibi, kimse yok.  Ben de, hemen hemen her zaman olduğu gibi, yalnızım.

Çam iğnelerinin üzerine uzanıyorum.

Birkaç metre ilerimde yaşlı, uzun, geniş bir çam ağacı var. Toprağın altında uzunluğu kadar kökleri olmalı ama onlar saklı.

Uzandığım yerden çam hem hiç sökülemeyecek kadar ağır görünüyor, hem de dallarını çırpıp gökyüzüne yükselebilecek kadar hafif.

Ağaçların güzelliğinde, sessizliğinde, duruluğunda bana geçirdiği, başı sonu olmayan bir şey var.  Tekrar tekrar dinlenen, hiç bıkılmayan, her dinlendiğinde daha önce fark edilmemiş yanları keşfedilen bir beste gibi.

Böyle saatlerce durabilirim.

İnsan sesi yok, insanların yapımı şeylerin de. Kuş da, kuşsesi de yok. Kelebekler, karıncalar, kertenkeleler kayıp.

Hava aylardan beri ilk defa kapalı.

Ara sıra uzaklardan gök gürültüleri geliyor. 

Bir yere sonbaharın ilk yağmurları düşüyor.

Güneşin aylarca kavurduğu toprağın suyla temasında çıkardığı kokuyu duyuyorum, kokuların en güzeli.

Yerin altı milyonlarca yıl yaşayıp yok olmuş yaratıkların kalıntılarıyla dolu olmasına rağmen, hayal edilmesi en zor şey insanlığın yok olmasıdır.

Gezegen, hiç teklemeden, hem kendi ekseninde hem de güneşin etrafında dolaşıyor, mevsimler birbirini izliyor, yaşlılar ölüp çocuklar doğuyor, süpermarket rafları dolup boşalıyor, uçaklar kalkıp iniyor, savaşlar bitip savaşlar başlıyor, her şey hiç bitmeyecekmiş gibi tekrarlanıyor.

Ama bu tekrar bir tükeniştir.

İnsan yerine konması mümkün olmayan şeyleri bitiriyor.

Kalkıp arabaya doğu yürüyorum.

Yanağıma bir yağmur damlası düşüyor.

Orman – doktorların doktoru – gene beni iyileştirdi. Rahat ve mutluyum.

Sonra, bir yerde bir avcının tüfeği patlıyor.

Olacağını tahmin ettiğim şeyleri göremeyecek kadar yaşlı olduğum için şükrediyorum. 

7 Ekim 2017 Cumartesi

Notlar 4: Kitapların kitabı

Sonsuz olmak fâni olmaktan daha sıkıcı olabilir.

*
Kitaptan başımı kaldırınca, gözlerimi bıraktığım yere geri çevirmek kolay olmuyor. Karşımda kitapların kitabı var: Dünya.

Dünyanın gözlerime düşen parçası; ağaçlar, yapraklar, kelebekler, serçeler, deniz.

Kır çiçeği gibi havaya serpiştirilmiş ağustos böceği sesleri.

Bir horoz ötüşü. Gakgaklayan bir karga. 

Gu-gu-gu yapan güvercinler.

İki serçe, yasemine konup açılmamış çiçeklerini yemeye koyuluyor.

Yere değen eteklerini toplayan bir kadın gibi, topraktaki sıcağı toplayan esinti...

Artık o kadar sıcak değil.

Burnuma zakkum kokusu geliyor, sütündeki ağu ile çiçeğindeki kokunun karışımı bir esans.

Hoş kokan makine var mı?

*
Kişi, gençliğinde kurtulmak istediği şeylerin, ileriki yaşlarda onu kurtarmasını bekler.
*
Hayat, bir boyutunda, çocukluğumuzda yaşadıklarımızı arama veya onlardan kaçma sürecidir.
*
One can be deeply wounded and not wish to die.
İnsan derin bir yara almış olsa da ölmek istemeyebilir.

No woman is ever everything to a man.

Bir kadın hiçbir zaman bir erkek için her şey değildir.

Sybille Bedford / A Favourite of the Gods

*
İnsan insanın kurdudur. Kurt kurdun kurdu değildir.
*
Yaşamak için koşullara uyum sağlamalısın, çünkü koşullar asla sana uyum sağlamayacak.
*
Güvenilmez birisiyle olacağına, tek başına kılıç salla daha iyi.
*
İdeolojiler ve dinler, her şeyin sürekli değişim hâlinde olduğu doğayla uyum hâlinde değildir.
*
“İnsanlar neden isimlerini ağaç kabuklarına kazıma ihtiyacı duyarlar?

Ben buradaydım demek için mi?”
*
Su duru, insanlar kıpır kıpır.
*
Sen bir taşsın, ben altında yaşayan bir böcek.
*
Bazen serçeleri seyrederken acaba hayatları saf mutluluk mudur, diye merak ederim. 
Aslında bunu sadece serçeler için değil, gördüğüm bütün kuşlar için düşünürüm.
*
“Hafızanın ürettiği her şey kurgudur.”
*

Ben ağaçlara, çiçeklere, çimenlere, kuşlara, böceklere bakarken onlar da bana bakıyor mu? Ben onları güzel buluyorum. Onlar beni nasıl buluyorlar? Benimle ilgili bir sıfatları var mı? Ben, onların bahçemde olmalarından memnunum. Onlar, benim bahçemde olmamadan memnun mudurlar?

*
“Bir meşe ağacının çevresinde, diğer ağaçların çevresinde olduğundan fazla kuş olur.”
*
Kapalı bir kadın çantasının içi gibi karanlık ve esrarengiz ...
*
İnsan bazen sevdikleri dahil herkesten kaçmak ister.
*
Buldozer dit dit diye sesler çıkararak geri geri gidiyor.

Neden kuş sesi kulağa hoş geliyor da bu canavarın sesi çirkin?

Biri çağırdığı, diğeri ittiği için.
*
Kişinin karakteri neyse kaderi odur sözü, milletler için de geçerlidir.

Yazının başlığına atıfla: Bu notların ilki 12 Eylül’de yayımlandı.

5 Ekim 2017 Perşembe

Notlar 3: Bir kadına âşık olmanın verdiği özgürlük

Ağaçlar çocuklar gibidir. Ufakken bakım isterler.
*
Fotoğraf çekiyordum, bıraktım. Şimdi gözlerimle fotoğraf çekiyorum.
*
Yaşlılık budur işte, dedi. Senin kontrol ettiğin şeyler seni kontrol eder.
*
Ana kız o kadar birbirlerine benziyorlar ki aynı kitabın iki nüshası gibiydiler. Ama birisi okunmuş, diğerinin kapağı daha açılmamış.
*
Yorgun bulutların altında kullanılmış bir dünya.
*
Anlamadığınız bir dilde yapılan bir konuşmayı dinlerken insan sesinin bir müzik aleti olduğunu anlıyorsunuz.

Hoparlörden İskandinav Havayolları’nın kaşkollu kabin memurlarından birinin güvenlik önlemlerini anlatan sesi geliyor.

Cümlelerinin bittiği yerde, kısa bir sessizlik var ve nefesin içeri çekilen sesi.

Dışarı bakıyorum.

Bulutlar ağaçların üzerine battaniye gibi serilmiş.

Patikaların üzerindeki beyazlık kar mı çiçek mi, belli değil.

Saat sabah dokuz ama hava kapalı olduğu için akşamüstüne benziyor.

Bir saat 40 dakika sonra Norveç’in en kuzeydeki kentinde olacağız.

“Çay mı kahve mi?”

Her bir elinde bir termos olan bir hostes.

Saçlarını ensesini ortaya çıkaracak şekilde toplamış.
Gençliğinde çok güzel olmalıydı.
Şimdi aynaya bakınca yaşayıp bitirmeye başladığı güzelliği hakkında ne hissediyor?
Bir kaybın hüznü mü?
Yoksa çok güzel olduğu yılların birikimi onu taşımaya devam ediyor mu?

Güzel olmak kaybedecek bir fazla şeye sahip olmak mı?

Bulutların üstünde hava her zaman olduğu gibi açık. Yuvarlak pencereden içeri giren güneş yüzümün sağ tarafını ısıtıyor.

Senden uzakta, seni başka şekilde düşünüyorum ve sevgim değişik bir şekil alıyor, büyüyor.

*
... Vatanından uzak yaşayan insanın hayatında bitmeyen bir akşamüstü var.
*
“Bir şeyin değeri o şeyin bedeli ile ölçülmez. O şeyi elde etmek için ödediğiniz bedelle ölçülür.”
*
Şimdi, ölürken, geri dönüp bu yaşama işini daha iyi yapmalıyım, diye düşünüyorum.
*
Ağzımdan akan kelimelerle aklımdan geçenlerin alakası yok.
*
En büyük cesaret testi şudur: Kendi canını alabilir misin?

Var olan veya bilinen veya bildiği sanılan, alışılmış bir şeyi bırakıp, bilinmeyenin kapısından girebilir misin?

Var olan bir şeyi, olmayan bir şeyle değiştirebilir misin?
*
“Bir kadına âşık olmak ona kalbimdeki her şeyi söyleme özgürlüğüne sahip olmak oldu benim için.”

C.M. Coetzee /Summertime
*
Toprak verir, ama geri almak şartıyla.
*
Hayatın nasıl geçti diye sorarlarsa “İnsanların dünyayı harap etmelerini izlemekle,” diyeceğim.
*
Derenin sesini duyan ama hiçbir zaman içinde olamayacağını bilen havuz alabalığı gibi... İçindeki özlemle ölecek.
 
* Başlığa atıfla: Notların birincisi 12 Eylül’de yayımlanmıştır.

3 Ekim 2017 Salı

Şüpheler, sivriler, Le Carré ve başka şeyler

Şüpheler, endişeler, korkular, arzular, eksiklikler, tatminsizlikler. Rahatsızlık veren hatıralar. Yapılması ertelenen sıkıcı, ama kaçınılmaz işler. Senden istenenler ve senin başkalarından istediklerin. Gelen ve giden paralar ve ikisi arasındaki daralan mesafe. Yılların geçmesine rağmen çekiciliğini kaybetmeyen kadın memeleri...

Bu sesler beni çağırıyor.

İnsan olmak natamam bir hâl.

John le Carré’nin yeni çıkan kitabını okurken aklıma geldi bunlar.

Sabahleyin uyanınca aldım kitabı elime...
Geceleyin yatağa götürmüştüm...
Günü başka bir şey yapmadan okumakla geçireceğim.

Tıraş olmayacağım, tişörtümü ve pijamamı çıkarmayacağım, telefonlara cevap vermeyeceğim, yazı yazmayacağım, yemek pişirmeyeceğim, dışarı çıkmayacağım.

Kitap, Le Carré’nin en sevdiğim ve belki de en iyi kitabı olan Soğuktan Gelen Casus’un devamı.

Bir elimde kitap, diğer elimde çay fincanı, bahçeye çıkıyorum ve salıncak koltuğa uzanıp okumaya devam ediyorum.

Ama içimdeki diğer kişiler beni rahat bırakmıyor, çevremde dolaşan aç sivrisinekler gibi ısrarkeş, bir yerde olup başka şeyler yapmam için beni dürtüyor.

“Bankaya git!”

“Bugün yüzmeyecek misin?”

“Posta kutuna gelen kitap ve DVD paketleri daha kaç gün bekleyecek?”

“Öğleyin ne yiyeceksin? Gene mi kızarmış yumurta?”

Suçluluk duymadan herhangi bir şeyden zevk alma yeteneğine hiç sahip olamadım. Düşünsem bu sakatlığın nereden kaynaklandığını bulabilirim — ama düşünmek istemiyorum.

Kendi kendimi analiz etmekten bıktım.

Tam ve mükemmel olan hayat değil ölümdür.

Böyle şeyleri düşünmekten de – sığ felsefe yapma huyumdan yani — bıktım.

Çevrede sonbaharın sessizliği var. Bir trenin istasyondan ayrılışıyla diğer trenin gelişi arasındaki sükûnet gibi.

Tatil ayları sona erdi. Göçmen kuşlar gitti.
Güneş kararsız. Hem serin hem sıcak.
Bir esinti geliyor, serin. Esinti geçiyor, sıcak.

Sessiz ağaçlar daha da sessiz.

Bademin yaprakları sararmaya başladı. İncir ağacı son incirlerini veriyor.

Toprak da ölü gibi, ama bu görüntü yanıltıcı; sayısız tohum filizlenmek için ilk yağmurları bekliyor. Suyu tadar tatmaz filizlenecekler ve teneffüs zili çaldığında dışarı fırlayan ilkokul çocukları gibi topraktan zıplayacaklar.

Kitaba geri dönüyorum.

Sivriler de kanımı emmeye geri dönüyorlar.

Bu vızıltılı kanatlılar, insana dünyada hiçbir zaman ve hiçbir yerde huzur olmayacağını hatırlatmak için yaratılmış olabilirler mi? Kan emmeden çoğalamamak gibi şeytani bir doğaya sahip olmalarının başka bir açıklaması olabilir mi?Sivrinin insana bir yararı yok, görebildiğim kadarıyla. Başka yaratıklara da yok. Kendine yararı ne olabilir? Erkekleri beş ile yedi gün, dişileri — kan emen onlardır — iki hafta ile bir ay arasında yaşarmış. Bu kadar kısa bir hayattan ne anlıyor olabilirler?

“Ben sizin kanınızı emmeyeyim siz de benimkini,” diye mırıldanıyorum, elimde unutmaya başladığım kitabın arasına bir dalcık sokup yere bırakırken, ama dinlemiyorlar. (Haksızlık etmeyeyim — belki kulakları yoktur.)

Savaşı kabul ediyorum. Kolumdan kan emmeye çalışan birini “sivri iken yassı” yapıyorum. Birini havada yakalayıp kapalı avucumda eziyorum.

Ama benden bir, onlardan çok var.

Yenik başım önüme eğik, kitap elimde eve dönüyorum.

Kitap beni içine alıyor, her şeyi unutuyorum.