PAZAR YAZILARI

13 Eylül 2016 Salı

Çiçekler nereden geliyor?


“Çiçeklerin nereden geldiğini sorabilirsiniz ama onu İlkbahar Tanrısı bile bilmez.”

Böyle der bir Zen atasözü.

Çiçek olmayabilirdi ama var. Ağaç olmayabilirdi ama var. Gökyüzü mavi olmayabilirdi ama mavi. Deniz uçsuz bucaksız olmayabilirdi ama...

Mutfağın bir duvarı neredeyse boydan boya pencere. Karşısındaki koltuktan dışarı bakıyorum ve sadece çiçek ve yaprak, biraz da gökyüzü görüyorum.

Açık pencereden bin bir şeyin kokusu geliyor. Kuş sesi duyuyorum.

Işık olmayabilirdi ama var. Kainat sınırsız olmayabilirdi ama sınırsız. Zaman sonsuz olmayabilirdi ama sonsuz. Ömür kısa olmayabilirdi ama kısa.

Kısa mı gerçekten?

Galiba, ne kısa ne uzun. Varlıktaki her şey gibi tam karar.

Karar olmayan kişinin doyumsuz olması.

İnsan sevdiği her şeyden daha fazla ister. O kadar fazla ister ki fazla kelimesi isteğinin büyüklüğünü anlatmaya yetmez.

Belki de daha fazla istemektir bütün kötülüklerin anası. Açgözlülük.

İngilizcesi “greed.” Amerikalılar Greed is Good - Açgözlülük İyidir, derler.

Coca Cola gibi bütün dünyaya yaydılar bu düsturu.

Coca Cola yararı değil, zararı olan bir içkidir.

Açgözlülüğün iyi olduğu kuralı, Coca Cola’dan da zararlıdır. Coca Cola içene zarar verir. Açgözlülük herkese.

Uçsuz bucaksız, buzlarla kaplı bir yerde bir kutup ayısı. Dört ayağının üzerinde duruyor, başını kaldırmış ileri bakıyor. Bir adım daha atarsa suya düşecek.

Kutup ayıları ufalmaya başladı. Buzlar eridikçe gıda bulmaları zorlaşıyor. Kutuplar ortadan kalkınca yok olacaklar. Greed onlar için pek good değil.

Buzları eriten greed’dir. Havayı kirleten greed’dir. Mevsimleri değiştiren greed’dir. İnsanlığın, belki de dünyanın sonunu greed getirecek.

Niye böyle olduk acaba? Yoksa hep böyle miydik?

Sanırım hep böyleydik.

İlk gördüğü elmayı yiyen, ilk kardeşini öldüren bir yaratık.

Doğanın kendini yok edip yeniden yaratmasını sağlamak için ürettiği bir virüs.

*

Bu sabah pencereden dışarı bakınca incir dalında bir yılan gördüm. Onu gördüğüm anda çok yakınındaki bir daldan telaşla minik bir kuş havalandı. Belki beni gördüğü için kaçmıştı. Pencerede görünerek yılanı avından etmiştim.

Yılan ince uzundu ve mor puanları vardı. Yepyeni, kusursuz, tertemiz ve tastamamdı. Yavaş yavaş yer değiştirirken hareketlerinde büyük bir zarafet vardı.

Çok yakınında olgun siyah bir incir gördüm.

Dün alacakaranlıkta o ağaçtan incir toplamıştım.

Yılanı görmek ruh halimi değiştirdi, daha iyi yaptı.

“İşte senden değişik bir canlı,” dedim kendi kendime. “Dünyayı nasıl algıladığını, ne düşündüğünü, ne beklediğini, ne arzu ettiğini hiçbir zaman bilemeyeceğin bir yaratık.”

Acaba, yılan da beni gördüğünde ‘“İşte senden değişik bir canlı. Dünyayı nasıl algıladığını, ne düşündüğünü, ne beklediğini, ne arzu ettiğini hiçbir zaman bilemeyeceğin bir yaratık,’” dedi mi?

10 Eylül 2016 Cumartesi

E.'nin öyküsü



Doğaya olan merakı çocukluğunda başlamıştı.

O yıllarda İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nın yüksek fırını daha yoktu. Amik Gölü kurutulmamıştı. Petrol boru hatları döşenmemişti. Otoyollar yapılmamış, deniz kirletilmemiş, dünya kalabalıklaşmamıştı.

Annesi, “Hadi kızım, dersini bitirdin, git arkadaşlarınla oyna,” dediğinde bahçeye çıkar, diğer çocuklar sokakta eğlenirken kertenkeleler, karıncalarla vakit geçirir, kurbağa arar, kelebeklerin peşinden koşardı.

Çok sevdiğinizde, sevdiğiniz şeyle ilişkiniz değişir, onun da sizinle.

Kavanozda beslediği balıkların başında saatler geçirirdi.

Parmaklarının ucunda tuttuğu yemi kavanozun etrafında dolaştırdığında balıklar elini izleyerek döner, yemi kavanozun ağzından yukarıya doğru uzaklaştırdığında yunus gibi zıplayarak kapmaya çalışırlardı.

Amik artık göl değil ovaydı ama yağmurlar bundan habersiz oldukları için inmeye devam eder, havaalanını, tarlaları su altında bırakır, evleri basar, göller meydana getirirdi. Geceleri buralardan kurbağa sesleri gelmeye başlardı.

Baharın başlangıcı idi. (Hiç unutmuyor).Kurbağaların sesini duydu. Gölcüklerde binlerce kurbağa ötüyordu. Geç saatlerde oraya gitti. Asfaltın karanlık, çevrede binaların olmadığı bir yerde durdu. Bastığı toprak ıslaktı.

Başını kaldırdığında soğuğun berraklaştırdığı karanlık gökyüzünde yıldızları gördü.

Oradan gelen, başka, daha mutlu dünyaların ışıltıları mıydı?

Ama oraya yıldızları seyretmeye değil kurbağaları dinlemeye gitmişti. Şimdiye kadar bu kadar güçlü, bu kadar büyük bir alanı dolduran bir ses duymadı. Sesler geceyi dolduruyor, başka bir sese izin vermiyor, tek bir ses haline geliyordu.

Bu ses onu da doldurdu.

Durup saatlerce dinledi. “Uçsuz bucaksız sonsuzluğu dolduran, muhteşem bir senfoni gibiydi,” diye anlattı bana. “Kurbağa korosunun muhteşem senfonisi.”

E. zeki ve çalışkandı. “Hiç çalışmadan sınıf geçer,” denilen öğrencilerdendi. Derste dinleyerek öğreniyordu ve öğrendiklerini aklında tutuyordu. Özellikle fen derslerinde iyiydi.

Üniversitede biyoloji okumaya karar verdi. Ama annesinin başka planları vardı. Doktor olmasını istiyordu. Annesi doktor olmak istemiş ama erken evlendirildiği için üniversiteye gidememişti. Bu hayalini kızının gerçekleştirmesini istiyordu.

“Ama ben biyoloji okumak istiyorum,” diye itiraz etti.

“Biyoloji okuyup ne olacaksın? İşsiz mi kalacaksın? Doktor ol.”

O zamanlar annesinin karşısında zayıftı. Karşı koyamadı. Başvurusunu annesi doldurdu ve hep tıp yazdı. Aldığı puanlarla biyoloji okuyabilirdi ama tıbbı tutturamadı veya tutturmak istemedi. Üniversiteye giremedi.

Bir evde istediğini okuyamadığı için mutsuz olan bir kadın vardı, iki kadın oldu.

Sınavlardan birkaç ay sonra üniversite, idari memur almak için ilan verdi. Gene annesinin baskısıyla başvurdu. Üç bin başvuran arasında beşinci geldi. Antakya’ya taşındı. İşe başladı.

Aradan yirmi seneden fazla zaman geçti. Çocuk yapmadan iki defa evlendi ve boşandı. Hala aynı işte çalışıyor. Gözleri hala çiçeklerde ve böceklerde ve hala biyoloji okuyamadığı için yanıyor.

E. bana bunları yolda anlattı.

Daha çok ara yolları kullanarak Antakya’dan Malatya ve Elazığ yoluyla Türkiye’nin en hazin yerleşim yeri olan Harput’a gidiyorduk.

Keban sularından feribotla Pertek’e geçtik. Kasabanın dışındaki bir manavdan domates kokan tatlı, iri domatesler ve kayısı aldık.

Eğrice’de, Hazar Gölü’nün kıyısındaki tenha bir otelde kaldık.

Tunceli’de çay içtik, sokaklarını dolaştık, ama orada kalmadık.

Ovacık’a gitmek için yola koyulduk.

Bu yol dik, ağaçlıklı dağlar arasında akan Munzur Nehri’nin yatağını izler – nehir gider, yol gider, siz gidersiniz. Tenhadır. Ne bir köy, ne çoban, ne de araç.

Sık sık durup yol kenarında çıkan çiçekleri izledik. Bu nedenle yavaş gidiyorduk.

Arabayı E. kullanıyordu ama gözü yol kenarındaki yeşillikler içindeki çiçeklerdeydi.

“Gördün mü? “ diye bağırarak arabayı yol kenarına çekiyor inip çiçeklere bakıyorduk.

Kırmızı şakayığı da o gördü. Nehrin yanında bir düzlük bırakıp yoldan uzaklaştığı bir yerde, ağaçların altındaydı. Üzerinde on bir çiçek vardı.

Çok az konuşurdu.

Arada bir konuşması açılırdı. Annesi ile ilgili olayı, evliliklerini, aşklarını bana böyle bir havaya girdiğinde anlattı. Ama bu halleri enderdi.

Bir gün kendini akıntıya bıraktığını söyledi. Sık sık işe geç gidiyor veya hiç gitmiyordu. Sabah kalkıyor, şehir dışında, kahvaltısı güzel olan yerlere gidiyor, uzun, yavaş kahvaltılar yapıyordu.

Yiyemeyeceği kadar çok yemek ısmarlardı. Çatalı, tabakların üzerine kuş gibi bir konar bir kalkardı.

Birkaç defa ben de bu kahvaltılarda bulundum. Gözle görülür bir zevkle yiyordu. Hepsini bitirmeden bırakırdık.

Özel bir yemek için uzaklara gittiği oluyordu.

“Buranın kebabı güzel,” diye beni de böyle yerlere götürdü.

Nerede isterse orada takılıyordu. Kitap okumayı bırakmıştı. Telefonu sürekli sessizdeydi. Arayanlardan istediğine cevap veriyordu.

İstese üniversiteye girebilir, biyoloji okuyabilirdi ama şu an böyle bir isteği yoktu. Boş gezmek istiyordu. Boş gezenin boş kalfası olmak istiyordu.

*

Her çocukta, küçük yaşta ortaya çıkan bir yetenek var. Bu yetenek o çocuğa hayatın seçtiği yoldur. Mutlu olması için bu yeteneğinin işaret ettiği yolda yürümesi gerekir. Anne babanın görevi bu yeteneği görmek ve desteklemektir.

Sebat etmek, (kararında direngen olmak, sonuna kadar uygulamak, sonuna kadar sürdürmek) asla ve asla vazgeçmemek, başarının en önemli şartlarından biridir.

Birinci kuralı E.’nin annesi çiğnemişti, ikincisini kendisi.

*

Geçen yüzyılın en büyük İngiliz şairlerinden Philip Larkin’in (1922-1985) en ünlü şiirlerinden biri “They fuck you up, your mum and dad,” diye başlar.

Şiir, insanın hayatının anne babası tarafından “istenmeden” “heba” edilmesine dairdir.

Mutsuzluk nesilden nesle geçer.
Kıta sahanlığı gibi derinleşir.
Kaç kurtul ilk fırsatta
Ve çocuk yapma,” diye biter şiir.

Kaç genç kadının (ve erkeğin) hayatı heba edildi ve ediliyor Türkiye’de anne babaları tarafından ve bunların kaçı bu heba edilmenin sessiz işbirlikçisidir?

Düşünmek bile insanı depresyona yuvarlamaya yetiyor.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Eski bir uyku, eski bir rüya, eski bir mektup

Ozanköy

Dün gece yatarken saate bakmadığım için kaçta yattığımı bilmiyorum.

Bu sabah uyanınca da saate bakmadım.

Sekiz-sekiz buçuk olmalı. Kışın uyandığımda kapının sol alt tarafında gördüğüm güneş, yatağın sol kenarına uzanmıştı.

Eğer birlikte uyanmış olsaydık, sen yatağın o yanında yattığın için güneşi kucağında bulacaktın.

Artık hiç birlikte uyanmayacağız.

“Ayrılalı on beş ay oldu, bunu yeni mi anladın,” diye sorabilirsin.

Hayır.

Yeni anlamadım.

Yeni kabul ettim.

Bu anlayışa beni birkaç gündür gördüğüm rüyalar getirdi.

Dün gece de şu rüyayı gördüm:

İstanbul’daydık. Bir partideydik. Akşam üstü veya geceydi. Birlikte veya ayrı gelmiş olabilirdik ama beraber değildik.

Diğerlerini, biri hariç, siluet olarak görüyordum.

Açık gördüğüm kişi Timur’du. Onu belki tanıyordum, belki tanımıyordum. Gazete mutfaklarında çalışan ama hiç muhabirlik yapmamış, haber peşinde koşmamış orta yaşlı, tombul editörlerden biri olabilirdi. Yüzünde bir gülümseyiş karşıya bakarak oturuyordu. 

Ben, ayakta, tek başıma duruyordum.

Yanıma yaklaştın.

“Çıkalım mı?” diye sordum.

“Ben Timur’la çıkacağım,” dedin. “Artık onunla beraberim.”

Kendimi dairemde buldum. Bu dairede tek başıma yaşıyordum. Çok büyük bir mutfakta, çok büyük, pırıl pırıl cilalı ahşap bir masa vardı.

Sen belirdin. Vücudunun hatlarını ortaya çıkartan yazlık bir elbise giyiyordun.

Yüzünde alaycı bir tebessüm vardı.

“Will I see you again?” diye sordun, İngilizce.

Sorun “Artık başkasıyla beraber olduğumu bilmene rağmen hâlâ beni görmek isteyecek misin,” anlamındaydı.

“Sonunda artık başka birisiyle olduğunu açıkladı,” diye düşündüm.

Bu bilgi beni hüzünlendirdi. Seni bir daha görmemeye, seninle teması kesmeye karar verdim. Ama bunu sana söylemedim.

Rüyadan kayboldun.

Ondan sonra iç sıkıcı, belirsiz, çapraşık şeyler olmaya başladı. Bu şeyler gittikçe daha içimi sıkıyordu.

İçinden çıkılmaz, ne olduğu belirsiz bir sorunla cebelleşiyordum. Çözme olasılığım yoktu. Gittikçe daha çok içim sıkılıyordu. Bir yorgancının dikmekte olduğu bir yastığa pamuk bastırması gibi tıka basa sıkıntıyla doluyordu içim.

“Buna katlanmak zorunda değilim, bu bir rüya,” diye düşünerek uyandım.

Bunları yazarken dışarıda senin kuş ötüyor. Adını iyi koydun. Dedikoducu Kuş.

Uykum gelmeye başladı.

Uykumun gelmeye başlaması hoşuma gidiyor.

Daha önce yüzlerce defa gelmiş olması fark etmiyor.

Yavaş yavaş geliyor. Yavaş ve doğal ve kendiliğinden. Benim herhangi bir şey yapmama gerek yok. Altında deniz olan bir tahta parçasının suyun üstünde durmak için bir şey yapmasına gerek olmadığı gibi. Güneş aşağı inerken gölgelerinin uzaması için ağaçların bir şey yapmalarına gerek olmaması gibi.

Oda gülsuyu kokacak. Başımın altında iki yastık olacak. Dizlerimin arasına bir yastık koyacağım. Bir yastığı da kucağıma alacağım. Başım sola dönük olacak.

Üzerimde yorgan, onun üzerinde Faroe Adaları’nda satın aldığım, bir yüzünde siyah, diğer yüzünde beyaz atlar olan yün battaniye olacak.

Sen bu battaniyeyi görmedin. En Son 2013 aralığında buradaydın, o zaman bu battaniye yoktu - Düşününce bu kadar zaman geçmiş olduğuna inanamıyorum. Çocukların bu kadar çabuk büyümüş olduğuna inanamamam gibi.

On beş ay. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki ona yetişemiyorum, arkada kalıyorum... Arkada, seninle birlikte olduğumuz günlerde.

Bu gece rüya görmeyeceğim. Görmem gereken rüyaları kendime gösterip bitirdim.

Dışarısı her zaman olduğu gibi sessiz. Halbuki bu mevsimde ara sıra kukumav kuşlarının ötmesini duymam lazım, hatta belki yarasaların kanat seslerini.

Neredeler?

Canım unutmaya başladığım şeyler istiyor.

9 Mart 2015

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Ovacık

Türk nedir? 

Yaşadığı yeri kendisi ve başkaları için cehenneme dönüştürmeye programlanmış kişi,” olabilir mi? 

Geçen yılın mayısında, bir arkadaşımla, Antakya’dan yola çıkmış, Tunceli üzerinden Ovacık’a gitmiştik.

Yol, insanı kendine aşık ettirecek güzellikteki Munzur nehrinin kıyısından geçiyordu.

Dik yamaçlar, bazen hızlı bazen yavaş akan, daralan, genişleyen su, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, hoş kokulu hava beni de arkadaşımı da şaşırttı. Kendimizi bir cennette bulmayı beklemiyorduk.
 
Sık sık durduk, sadece botanik kitaplarında görülen çiçekleri seyrettik.

Ve o güzellikleri görebildiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzu konuştuk.

Ovacık dağlarla çevrili yeşil, umman bir düzlük. Bir Orta Avrupa ülkesinde olsaydı zengin olurdu ama Türkiye’deydi ve yoksuldu.

ATM’den para çekerken lafa tuttuğum bir adam – bir çiftçi – bizi o gece bir düğüne götürmek istedi.

“Davetli değiliz,” diye itiraz edecek oldum.

“Önemli değil,” dedi. “Burada düğünler açıktır. Herkes davetlidir.”

Açık havada sazlar çalıyor, şarkılar söyleniyor, kadın erkek halay çekiyordu.

Genç kadınlar şık ve güzeldiler. Giyimleri büyük şehirlerin pahalı semtlerindeki kadınlarınkinden farksızdı.

Havada bir neşe ve hoşluk vardı ve yumuşaklık – büyük gaddarlıkların yaşandığı bu ellerde insanın karşılaşmayı beklemediği bir yumuşaklık.

İzmir ve İstanbul’dan ve daha birçok başka yerden, daha uygar, daha huzurlu bir yerdeydik.

“Ne iyi ettik de geldik,” diye düşündüm, içim tıka basa yaşam zevkiyle dolu.

Ertesi gün suyun kaynadığı yere kadar gittik ve dönüşte yeni arkadaşımızın köyüne uğradık. Eşi ve sadece küçüklerin olabileceği kadar güzel, canlı, neşeli cıvıl cıvıl çocuklarıyla (çocuklar dünyanın hiç eskimeyen yüzüdür) tanıştık. (Ne yapıyorlar şimdi?)


E. bir teneke peynir satın aldı.

“Gene geleceğiz,” dedik ayrılırken.

Dönüş yolunda “Burada birkaç dönüm toprak alıp üzerine küçük, ahşap bir ev yaptırmak istiyorum,” dedim.

“Yazın sıcaklar bastığında orada yaşarım.”

Onun da aklına yattı.

Biraz düşündüm. “Belki de yaz kış orada yaşarım,” dedim.

“İyi olur,” dedi E.

Biraz kendimizi öyle bir yerde yaşarken hayal ettik.

Ama dönemedik.

Barış süreci sona erdi. Oralar askeri bölge ilan edildi. Pusu bombardıman, ölüm haberleri gelmeye başladı.

Düğün evinin önünde, yarım ay şeklinde sıralanmış plastik sandalyelerde oturmuştuk.

Yıldızlar kadar parlak gökyüzünün altında, gece ilerledikçe serinleyen hava üşütmeye başlamıştı.

Şarkı eşliğinde dans edenleri, neşeyle konuşanları, tabak tabak yemek taşıyanları, bir oraya bir buraya koşan çocukları seyrederken (Ne yapıyorlar acaba şimdi?) “İşte berbat etmek istedikleri şey bu,” diye düşünmüştüm.

Ettiler.

Oraya dönemeyeceğiz.

Birkaç dönüm toprak alamayacağız.

Üstüne ahşap bir ev konduramayacağız.

Munzur’da yüzemeyeceğiz, Ovacık’ın çevresindeki dağlardaki göllere yürüyemeyeceğiz, Kırmızı Benekli Alabalık yiyemeyeceğiz, yol kenarındaki arıcıdan bal alamayacağız.

EN ÇOK OKUNANLAR