PAZAR YAZILARI

7 Ekim 2017 Cumartesi

Notlar 4: Kitapların kitabı

Sonsuz olmak fâni olmaktan daha sıkıcı olabilir.

*
Kitaptan başımı kaldırınca, gözlerimi bıraktığım yere geri çevirmek kolay olmuyor. Karşımda kitapların kitabı var: Dünya.

Dünyanın gözlerime düşen parçası; ağaçlar, yapraklar, kelebekler, serçeler, deniz.

Kır çiçeği gibi havaya serpiştirilmiş ağustos böceği sesleri.

Bir horoz ötüşü. Gakgaklayan bir karga. 

Gu-gu-gu yapan güvercinler.

İki serçe, yasemine konup açılmamış çiçeklerini yemeye koyuluyor.

Yere değen eteklerini toplayan bir kadın gibi, topraktaki sıcağı toplayan esinti...

Artık o kadar sıcak değil.

Burnuma zakkum kokusu geliyor, sütündeki ağu ile çiçeğindeki kokunun karışımı bir esans.

Hoş kokan makine var mı?

*
Kişi, gençliğinde kurtulmak istediği şeylerin, ileriki yaşlarda onu kurtarmasını bekler.
*
Hayat, bir boyutunda, çocukluğumuzda yaşadıklarımızı arama veya onlardan kaçma sürecidir.
*
One can be deeply wounded and not wish to die.
İnsan derin bir yara almış olsa da ölmek istemeyebilir.

No woman is ever everything to a man.

Bir kadın hiçbir zaman bir erkek için her şey değildir.

Sybille Bedford / A Favourite of the Gods

*
İnsan insanın kurdudur. Kurt kurdun kurdu değildir.
*
Yaşamak için koşullara uyum sağlamalısın, çünkü koşullar asla sana uyum sağlamayacak.
*
Güvenilmez birisiyle olacağına, tek başına kılıç salla daha iyi.
*
İdeolojiler ve dinler, her şeyin sürekli değişim hâlinde olduğu doğayla uyum hâlinde değildir.
*
“İnsanlar neden isimlerini ağaç kabuklarına kazıma ihtiyacı duyarlar?

Ben buradaydım demek için mi?”
*
Su duru, insanlar kıpır kıpır.
*
Sen bir taşsın, ben altında yaşayan bir böcek.
*
Bazen serçeleri seyrederken acaba hayatları saf mutluluk mudur, diye merak ederim. 
Aslında bunu sadece serçeler için değil, gördüğüm bütün kuşlar için düşünürüm.
*
“Hafızanın ürettiği her şey kurgudur.”
*

Ben ağaçlara, çiçeklere, çimenlere, kuşlara, böceklere bakarken onlar da bana bakıyor mu? Ben onları güzel buluyorum. Onlar beni nasıl buluyorlar? Benimle ilgili bir sıfatları var mı? Ben, onların bahçemde olmalarından memnunum. Onlar, benim bahçemde olmamadan memnun mudurlar?

*
“Bir meşe ağacının çevresinde, diğer ağaçların çevresinde olduğundan fazla kuş olur.”
*
Kapalı bir kadın çantasının içi gibi karanlık ve esrarengiz ...
*
İnsan bazen sevdikleri dahil herkesten kaçmak ister.
*
Buldozer dit dit diye sesler çıkararak geri geri gidiyor.

Neden kuş sesi kulağa hoş geliyor da bu canavarın sesi çirkin?

Biri çağırdığı, diğeri ittiği için.
*
Kişinin karakteri neyse kaderi odur sözü, milletler için de geçerlidir.

Yazının başlığına atıfla: Bu notların ilki 12 Eylül’de yayımlandı.

5 Ekim 2017 Perşembe

Notlar 3: Bir kadına âşık olmanın verdiği özgürlük

Ağaçlar çocuklar gibidir. Ufakken bakım isterler.
*
Fotoğraf çekiyordum, bıraktım. Şimdi gözlerimle fotoğraf çekiyorum.
*
Yaşlılık budur işte, dedi. Senin kontrol ettiğin şeyler seni kontrol eder.
*
Ana kız o kadar birbirlerine benziyorlar ki aynı kitabın iki nüshası gibiydiler. Ama birisi okunmuş, diğerinin kapağı daha açılmamış.
*
Yorgun bulutların altında kullanılmış bir dünya.
*
Anlamadığınız bir dilde yapılan bir konuşmayı dinlerken insan sesinin bir müzik aleti olduğunu anlıyorsunuz.

Hoparlörden İskandinav Havayolları’nın kaşkollu kabin memurlarından birinin güvenlik önlemlerini anlatan sesi geliyor.

Cümlelerinin bittiği yerde, kısa bir sessizlik var ve nefesin içeri çekilen sesi.

Dışarı bakıyorum.

Bulutlar ağaçların üzerine battaniye gibi serilmiş.

Patikaların üzerindeki beyazlık kar mı çiçek mi, belli değil.

Saat sabah dokuz ama hava kapalı olduğu için akşamüstüne benziyor.

Bir saat 40 dakika sonra Norveç’in en kuzeydeki kentinde olacağız.

“Çay mı kahve mi?”

Her bir elinde bir termos olan bir hostes.

Saçlarını ensesini ortaya çıkaracak şekilde toplamış.
Gençliğinde çok güzel olmalıydı.
Şimdi aynaya bakınca yaşayıp bitirmeye başladığı güzelliği hakkında ne hissediyor?
Bir kaybın hüznü mü?
Yoksa çok güzel olduğu yılların birikimi onu taşımaya devam ediyor mu?

Güzel olmak kaybedecek bir fazla şeye sahip olmak mı?

Bulutların üstünde hava her zaman olduğu gibi açık. Yuvarlak pencereden içeri giren güneş yüzümün sağ tarafını ısıtıyor.

Senden uzakta, seni başka şekilde düşünüyorum ve sevgim değişik bir şekil alıyor, büyüyor.

*
... Vatanından uzak yaşayan insanın hayatında bitmeyen bir akşamüstü var.
*
“Bir şeyin değeri o şeyin bedeli ile ölçülmez. O şeyi elde etmek için ödediğiniz bedelle ölçülür.”
*
Şimdi, ölürken, geri dönüp bu yaşama işini daha iyi yapmalıyım, diye düşünüyorum.
*
Ağzımdan akan kelimelerle aklımdan geçenlerin alakası yok.
*
En büyük cesaret testi şudur: Kendi canını alabilir misin?

Var olan veya bilinen veya bildiği sanılan, alışılmış bir şeyi bırakıp, bilinmeyenin kapısından girebilir misin?

Var olan bir şeyi, olmayan bir şeyle değiştirebilir misin?
*
“Bir kadına âşık olmak ona kalbimdeki her şeyi söyleme özgürlüğüne sahip olmak oldu benim için.”

C.M. Coetzee /Summertime
*
Toprak verir, ama geri almak şartıyla.
*
Hayatın nasıl geçti diye sorarlarsa “İnsanların dünyayı harap etmelerini izlemekle,” diyeceğim.
*
Derenin sesini duyan ama hiçbir zaman içinde olamayacağını bilen havuz alabalığı gibi... İçindeki özlemle ölecek.
 
* Başlığa atıfla: Notların birincisi 12 Eylül’de yayımlanmıştır.

3 Ekim 2017 Salı

Şüpheler, sivriler, Le Carré ve başka şeyler

Şüpheler, endişeler, korkular, arzular, eksiklikler, tatminsizlikler. Rahatsızlık veren hatıralar. Yapılması ertelenen sıkıcı, ama kaçınılmaz işler. Senden istenenler ve senin başkalarından istediklerin. Gelen ve giden paralar ve ikisi arasındaki daralan mesafe. Yılların geçmesine rağmen çekiciliğini kaybetmeyen kadın memeleri...

Bu sesler beni çağırıyor.

İnsan olmak natamam bir hâl.

John le Carré’nin yeni çıkan kitabını okurken aklıma geldi bunlar.

Sabahleyin uyanınca aldım kitabı elime...
Geceleyin yatağa götürmüştüm...
Günü başka bir şey yapmadan okumakla geçireceğim.

Tıraş olmayacağım, tişörtümü ve pijamamı çıkarmayacağım, telefonlara cevap vermeyeceğim, yazı yazmayacağım, yemek pişirmeyeceğim, dışarı çıkmayacağım.

Kitap, Le Carré’nin en sevdiğim ve belki de en iyi kitabı olan Soğuktan Gelen Casus’un devamı.

Bir elimde kitap, diğer elimde çay fincanı, bahçeye çıkıyorum ve salıncak koltuğa uzanıp okumaya devam ediyorum.

Ama içimdeki diğer kişiler beni rahat bırakmıyor, çevremde dolaşan aç sivrisinekler gibi ısrarkeş, bir yerde olup başka şeyler yapmam için beni dürtüyor.

“Bankaya git!”

“Bugün yüzmeyecek misin?”

“Posta kutuna gelen kitap ve DVD paketleri daha kaç gün bekleyecek?”

“Öğleyin ne yiyeceksin? Gene mi kızarmış yumurta?”

Suçluluk duymadan herhangi bir şeyden zevk alma yeteneğine hiç sahip olamadım. Düşünsem bu sakatlığın nereden kaynaklandığını bulabilirim — ama düşünmek istemiyorum.

Kendi kendimi analiz etmekten bıktım.

Tam ve mükemmel olan hayat değil ölümdür.

Böyle şeyleri düşünmekten de – sığ felsefe yapma huyumdan yani — bıktım.

Çevrede sonbaharın sessizliği var. Bir trenin istasyondan ayrılışıyla diğer trenin gelişi arasındaki sükûnet gibi.

Tatil ayları sona erdi. Göçmen kuşlar gitti.
Güneş kararsız. Hem serin hem sıcak.
Bir esinti geliyor, serin. Esinti geçiyor, sıcak.

Sessiz ağaçlar daha da sessiz.

Bademin yaprakları sararmaya başladı. İncir ağacı son incirlerini veriyor.

Toprak da ölü gibi, ama bu görüntü yanıltıcı; sayısız tohum filizlenmek için ilk yağmurları bekliyor. Suyu tadar tatmaz filizlenecekler ve teneffüs zili çaldığında dışarı fırlayan ilkokul çocukları gibi topraktan zıplayacaklar.

Kitaba geri dönüyorum.

Sivriler de kanımı emmeye geri dönüyorlar.

Bu vızıltılı kanatlılar, insana dünyada hiçbir zaman ve hiçbir yerde huzur olmayacağını hatırlatmak için yaratılmış olabilirler mi? Kan emmeden çoğalamamak gibi şeytani bir doğaya sahip olmalarının başka bir açıklaması olabilir mi?Sivrinin insana bir yararı yok, görebildiğim kadarıyla. Başka yaratıklara da yok. Kendine yararı ne olabilir? Erkekleri beş ile yedi gün, dişileri — kan emen onlardır — iki hafta ile bir ay arasında yaşarmış. Bu kadar kısa bir hayattan ne anlıyor olabilirler?

“Ben sizin kanınızı emmeyeyim siz de benimkini,” diye mırıldanıyorum, elimde unutmaya başladığım kitabın arasına bir dalcık sokup yere bırakırken, ama dinlemiyorlar. (Haksızlık etmeyeyim — belki kulakları yoktur.)

Savaşı kabul ediyorum. Kolumdan kan emmeye çalışan birini “sivri iken yassı” yapıyorum. Birini havada yakalayıp kapalı avucumda eziyorum.

Ama benden bir, onlardan çok var.

Yenik başım önüme eğik, kitap elimde eve dönüyorum.

Kitap beni içine alıyor, her şeyi unutuyorum.

30 Eylül 2017 Cumartesi

Ninemin sandıktaki yüzü

Her insan birçok insan olarak doğar, tek insan olarak ölür.

Alman feylesof Martin Heidegger’e (1889 - 1976), atfedilen bu söz acaba doğru mu veya ne kadar doğru?

Rahmetli ninem, onu kızdırdığımda, sağ elinin işaret parmağını sallayarak “Sandıktaki yüzümü çıkarırım haa,” derdi.

Aşağıda, sokak kapısının bulunduğu koridorda, büyük, siyah bir sandık vardı. Acaba ninemin diğer yüzü bu sandıkta mı saklıydı?

Üç-dört yaşındaydım. Bir gün aşağı süzülüp araştırmaya karar verdim. Ninem ortalıkta yokken, çaktırmadan merdivenlerden indim ve sandığın kapağını kaldırmaya çalıştım. Kalkmıyordu. El yapımı sandığın kapağı benim sıska kollarımın kaldırma gücünü aşıyordu.

Bir muammayı çözememiş; ama felsefeye ilk adımımı atmış olarak yukarı çıktım.

O zamanlar varlığından haberdar olmadığım Heidegger’in, belki de o zamanlar kendinin bile bilmediği bir şeyi öğrendim: İnsanın birden çok yüzü olabiliyordu. Bunlara sahip olmak için ninelik mertebesine ulaşmak gerekiyordu belki, ama bu işin özünü değiştirmiyordu.


Martin Heidegger
Her insan birçok insan olarak doğar, tek insan olarak ölür.

Bence bu tespit doğru değil.

Bence, her insan birçok insan olarak doğar, birçok insan olarak yaşar ve birçok insan olarak ölür.

Bu insanların bazıları açıkta, bazıları gizlidir. Gizli olanlar bazen açığa çıkar. Açıkta olanlar gizlenir.

Hepsini herkes göremez. İnsanın en yakınındakiler bile. Hatta insanın kendisi bile sahip olduğu değişik insanların – bunlara “yüzler” de diyebiliriz – hepsinin varlığından haberdar değildir.

İnsan, çok sevdiği bir kadın için ayrı bir insan olabilir, mesela. O insan, sadece o kadına hastır. Onu başkaları göremez veya uzaktan görür veya varlığını hisseder. Ama sıkı fıkı olamaz. O insan, sadece o kişinin sevdiği kadın içindir.

Bazı insanlar için “O çok cimri” veya “Çok kalpsiz,” dendiğini duyabilirsiniz. Ama o “cimri” adamın okuttuğu gençler, onu cimri olarak bilmez. En “Çok kalpsiz” kişilerin bile yumuşak yönleri vardır. Köpeği ölünce günlerce ağlayan bir mafya patronu biliyorum.

Kimseyi gerçekten bilmek mümkün değildir.

İnsan kendini bile tam bilemez.

Mistiklerin veya din kitaplarının “Kendini bil” çağrısının kaynağı, belki insanın tekil değil çoğul olduğu bilgisidir. Sen kendini bilirsen, mükemmel olmadığını, iyi kötü, gizli aleni, adil zalim veya bunların karışımı bir sürü çeşitlemelerin olduğunu anlarsan, başkalarını anlaman kolaylaşır.

Başkalarını daha iyi anlayan, hayatı da daha iyi anlar. Daha iyi bir insan olur.

Neden kişi birden çoktur?

Sanırım, hayatın önüne fırlattığı zorlukları tek kişinin göğüslemesi imkânsız olduğu için. Kişi hayatta kalabilmek için aynı anda zalim ve sevecen, dürüst ve namussuz olmak zorundadır. Aynı anda ağlamalı ve gülmeli, öldürmeli ve okşamalı, kaçmalı ve kalıp savaşmalıdır.

Hayatta kalıp çoğalmak için geldik dünyaya, başka bir neden yok. Diğer bütün nedenler uydurmadır, kibir ve ukalalıktır.

Bu sebepledir ki; her insan birçok insan olarak doğar, birçok insan olarak yaşar ve birçok insan olarak ölür.

16 Eylül 2017 Cumartesi

Notlar ve bir şiir: Yaz olup geçti sanki

Bu yazı, salı günü yayımlanan yazımın devamıdır.
*
Nasıl bir insan olduğumuzdan sorumlu muyuz?
*
İnsanlar evrensel olduğuna inandığı değerlere ne kadar sıkı sıkıya bağlanırlarsa o kadar zalim ve acımasız olurlar. 
Leopardi
*
Rehberimiz olan değerler doğru mu?
*
-Senin telefonun neden hiç çalmıyor?

-Çünkü yanımda taşımıyorum.

-Neden?

-Hayatım, başkalarının istedikleri zaman içine girmelerine açık değil.

*
“Kar sinekliyordu.”
*
Yaşamını hep bir şey başarmayla ölçmeye odaklanmıştı.
*
Kişi yaşlandıkça her şey gibi uykusu da yaşlanıyor. Daha çok uyuyor veya daha çok uyuma gereksinimi duyuyor ama daha az dinleniyor.
*
Serçe daldan dala uçtukça kanatlarının değdiği kuru yapraklar yere dökülüyor.

*
İş hayatındaki başarısı, serveti, güzel evi, karısı ve çocukları ona yetmiyordu. Yaşanabilecek bütün zevkleri, biraz sapık ve yasak olsa bile, yaşamak istiyordu. Sanki gündüz başka, gece başka bir adamdı. Bir gece Picadilly’de onu şık bir tayyörün içinde, topuklu ayakkabılarla görsem şaşırmazdım. Eşi kolay gülen, hayatı oyun gibi bir kadındı. Onun bu zevklerine ortak olduğuna emindim.

*
Bir kış günü gelecek, yatakta onu biyot gibi ısıtacaktı.
*
Bu kadar gizemli ve güzel bir mekânda ölüm bir son olamazdı.
*
Kainat yoktan var oldu. Vardan da yok olabilir. Biz de.
*
Güneş günleri yaratır, ama güneşin günleri yoktur.
*
Eşitsizlik insanın icat ettiği bir şey değildir. Doğada hiçbir şey eşit değildir. Aynı cinsten olanlar– veya özellikle aynı cinsten olanlar – bile. Eşit olmama konusunda her şey eşittir.
*
Düşünceler : Yaratıcının tarlası.
*
Hayvanlarda utanma duygusu yoktur.
*
Sarışın kadın başını öne eğince saç diplerinden doğal renginin kestane olduğu ortaya çıkıyor.
*
Bizim aklımız karışık, suallerle doluyuz. Hayvanlar? Onlar sanki kainattaki yerlerinin ne olduğunu biliyorlar.
*
Kelimelerin dünyası gerçek dünyadan ayrı, başka bir dünyadır.
*
Hayvanlar dünyayı sessizlikle tanımlar, insanlar kelimelerle.

Hayvanların kelimeleri yok. Belki bizim kelimelerle aradığımızı onlar biliyorlar. O bilgi ile doğuyorlar.
*
Bir kadınla bir erkeğin birbirlerine verebileceği şeyler kısıtlıdır.
*
Düşünürsek ... Derin ve uzun düşünürsek ... Sonunda hepimizin varacağı sonuç aynıdır.
*
Başlangıçtan beri cinsellikleri uyuşmadı. Neden bundan bahsetmeye çekiniyor? Erkek cinsel olarak hâkim olmadığı bir kadına sahip olamaz. O kadın parmaklarının arasından kayıp gider.
*
Ağaçlar her şeyi sessiz yapar.
*
Bilgi anlamaya yaramaz. Bilinmeyen başka şeyleri aramaya yarar.
*
Doğadan bir şey almadan zenginleşilmiyor. Alınan ölçüsüz. Misafirler gelmeden pişirilen yemeği yemek gibi.
*
Sessiz bir aşk bu. Kelimeleri var ama sesi yok.
*
“Vatansız bir kişi bahçesiz bir bülbüldür.”

Tajik
*
Birkaç gün önce bana e-mail gönderen tıp doktoru Bülent Celasun’un sitesine girdim ve bir şiirle karşılaştım. Celasun nasıl bir doktor bilmiyorum ama çok iyi bir şair veya şair filizi olduğuna şüphem yok.

Paylaşıyorum:

Bir Şey

Bir şey kırıldı

Kim bilir koptu belki

Zincir desem değil

Ne de sahibi belli.

Öyle ortalıkta bir şey

Eskimeden bitmiş işi

Parlayıp dururdu geceleri

Yaz olup geçti sanki.

Dün tam oradaydı, gördüm

Hep durduğu yerde, ışıl ışıl

Ne olur dokunsam dedim

Yok şimdi.