PAZAR YAZILARI

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Oturduğum yerden başımı kaldırınca

Ozanköy

Oturduğum yerden başımı kaldırınca, mutfağın bir duvarının neredeyse tamamını kaplayan pencerelerden ağaçları görüyorum. 

Ve çiçeklerini. On bir ay çiçek veren begonvil ve neredeyse on bir ay çiçek açan yasemin.  Biraz da gökyüzü. 
 
Ve, şu anda her şeyin ama en çok akasyanın genç – ilk sakal tıraşını olmakla olmamak arasında kararsız bir oğlan şeklinde genç, yani çok genç – yapraklarına vuran güneş.  
 
Dışarıya çıkmadan o güneşin dışarısını ne kadar sıcak yaptığını biliyorum: Dışarıya çıkılmayacak kadar. 
 
Yerde, ağaç gölgelerinin arasında, ateşten bir dere gibidir güneş şimdi. İçine çıplak ayağını sokarsan yanarsın.

Ama ben, kapı ve pencereler kapalı, koltukta, en çok sevdiğim yazarlardan biri olan Geoff Dyer’in son kitabını* okurken, serinim çünkü klima çalışıyor.

İki iklim var. Dışarıda ve içeride.

On yedi yaşında Ankara’ya üniversiteye gidinceye kadar yıllarımı geçirdiğim köylerde ve Lefkoşa’da sadece bir iklim vardı. Dışarıdaki iklim ve onun evlerin içindeki uzantısı.

Dışarısı da içerisi de sıcaktı. Eşit derecede olmasa da eşite yakın derecede.

Ne klima vardı, ne vantilatör, ne buzdolabı ne de, hatta, köylerde elektrik.

Pencereleri ve kapıları açıp esinti beklerdiniz. Esinti, gelirse, bazen serin, bazen sıcak olurdu – çöl kumlarında pişmiş, denizi aşarak adaya gelirken bile soğumayan bir hava.

“Alav eser,” derdi nenem, beyaz yemenisini çözüp yeniden bağlayarak. Alav, yani alev.

Sandalyelerin, koltukların üzerine bırakılmış, hurma yaprağından yelpazeler vardı. Bayramlarda ilkokul çocukların eline verilen, ince bir çıtaya tutturulmuş kağıt bayraklara bezeyen, ama daha büyük. Oturunca elinize alıp sallardınız. Sallarken, başınızı yavaş yavaş sağa ve sola çevirirdiniz, yüzünüzün ve boynunuzun değişik yerlerini serinletmek için. Kadınlar işaret parmaklarını kanca gibi kullanıp elbiselerinin önünü ileri çeker göğüslerini de yelpazelerlerdi.
 
Sıcak katlanılacak bir şeydi.

O zamanlar katlanılacak çok şey vardı.

Ama klimalı, buzdolaplı şimdide böyle düşünüyorum.

O zaman, sıcak, güneşin doğuşu ve batışı gibi doğaldı. Yılın belirli birkaç ayına mahsus bir özellik.

Klima ve buzdolabı olmadığı için onların eksikliği bir mahrumiyet olarak algılanmazdı, şimdi klima ve buzdolabına sahip olmayanların algıladığı gibi.

Var olmayan veya var olup da var olduğundan haberimiz olmayan şeylerden kendimizi mahrum hissedemeyiz.

Bugün, eski insanları - Neandertalları, firavun Mısırlılarını, Aztekleri, hatta Osmanlıları - düşündüğümüzde, onları kısmen bugün sahip olduğumuz – ya da onların sahip olmadığı – şeyler açısından düşünürüz.

Ama ilkellik görecelidir. Yaşayan herkesin yaşadığı çağ en modern çağdı.

Basitliğe inandığım için, satma ve satın almanın yaşamı idaresi altına almadığı, herkesin devlet denilen bir canavarın kölesi olmadığı eski, çok eski hayatların daha güzel, daha dingin ve keyifli olduğunu sanıyorum. Ama belki de yanılıyorum. Belki insan için hayat her zaman çileli ve çirkindi.

Belki, insan olmak, çileli ve çirkin –ve mutsuz – bir hayatın yaşayıcısı olmak demektir.

Gene de içimden bir ses bunun hep böyle olmadığını fısıldıyor. İçinden kovulmuş olduğumuz bir cennet vardı muhakkak.

*
Klima çalışıyor, buzdolabı çıtırdıyor. Dışarıda ağustos böcekleri ötüyor. İnce bir dala bir serçe konup dalı sarkıtıyor.

Eski günler geri dönsün istiyor muyum?

Hayır, ben eski günlere döneyim istiyorum.

Ama çok ama çok, çok eski günlere.

*White Sands

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Binlercesi aşksız yaşadı ama

Ozanköy

Sıcak.

Uyku ile uyanıklık arasında gidip geliyorum. Bir o yana, bir bu yana, el dokuma tezgahındaki mekik gibi.

Gözlüksüz. Rahatsız. Kararsız.

Sıcak, demirini üzerime atmış bir transatlantik.

İki pencere arası daha serin olur diye yastıklarımı yatağımın ayak ucuna taşıdım.

Sağ pencereden esinti, sol pencereden bir çocuk sesi giriyor.

Sol pencerede deniz, sağ pencerede evler var.

Sağ pencereden bir saksağan  ötüşü, sol pencereden köşeyi dönen bir araba.

Cibinlik uçuşuyor ama esinti rahatlatmıyor.

Dopdolu bir bardaktan su, ağzıma götürürken soğuk soğuk üstüme dökülüyor.

*
 “Çok sıcak,” diye fısıldadı Servi bahçede. “Bu sıcak canıma okuyacak.”

“Böylesini görmedim,” dedi Sahte Kavak, yapraklarını tefin zilleri gibi şıngırdatarak.

“Hava kurşun gibi ağııır,” dedi fıstık çamı ağacı davudi sesiyle, kendini Nazım Hikmet sanarak. “Bağır, bağır....”

“Susun,” dedi Hamak, kaşlarını çatarak. “Uyumaya çalışıyorum. Görmüyor musunuz?”  

“Sen uyanık mıydın,” dedi enerjisiz bir sesle nar. Susuzluktan bütün meyveleri döküldü onun. “Uyu uyu uyu. Uyu uyu uyu. Bütün işin bu.”

“Çok susadım,” dedi portakal mandalinaya, mandalina limona, limon  yeni dünyaya, yeni dünya guavaya.

“Ben de, ben de,” diye homurdandı, suyu çoktan kurumuş kuyu.

Hep bir ağızdan “Suuuu, suuuu, suuu” diye bağırıştılar.

“Ne diyor bunlar yahu,” dedi, yukarıdan bakan yaşlı hurma, Arap aksanıyla. Çöllerden geldiği için sıcak, susuzluk ona vız gelir.

“Susamışlar,” diye bağırdı incir, kulakları ağır işiten hurmaya kendini duyurmak için. “Su istiyorlarmış. Su!”

“Acayip,” dedi hurma.

“Bana da acayip geliyor,” dedi incir. “Kışın dünya kadar su içmedik mi?”

“Ben kışın suyumu depoladım,” diye böbürlendi mısır inciri, narenciye ağaçlarına.  “Siz de öyle yapsaydınız. Bütün kış lapur lupur içtiniz suları. Yaz gelecek, biriktireyim demediniz. Siz ağaç milletinin ağustos böceklerisiniz!”

“Ne demek istedin şimdi,” diye homurdandı ağustos böcekleri koro halinde. “İnsanın adı çıkacağına...”

“Herkes senin gibi kaktüs mü,” dedi kaysı mısır incirine, ama susuzluktan o kadar ölgün çıktı ki, sesini kendi dahil hiçbir ağaç duymadı.

*
“Kalkayım bari,” dedim. “Bunlar beni de uyutmayacak.”

*
Güneş gölgelerin arasında kama gibi. Sıcaklık gölgede kırk derece.

Aylardır yağmur yağmadı ve aylarca yağmayacak.

Kutuplar eriyor, denizin suyu çoğalıyor, tatlı su azalıyor.

Havanın huyu değişti. Her yıl bir öncekinden daha sıcak. Her yıl bir önceki yıldan daha az yağmur yağıyor.

Dereler kurudu. Toprak çatladı. Yerde, tohumlar uykularında ölüyorlar.

*
Öğrendiğime göre, su yeryüzünde en çok rastlanan kimyevi bileşimlerden biridir ama sayısız araştırmaya konu olmasına rağmen esrarengizliğini koruyor. İki hidrojen ile bir oksijen molekülünün birleşmesiyle meydana gelir. Hidrojen ve oksijen gaz olduklarına göre, bileşimlerinin de gaz olması gerekirken sıvıdır. Donunca da katı olur, ve işleri daha da karıştırarak, batacağına yüzer. Suyun, bunların dışında, çiy, buğu, sis, bulut ve kar halleri de vardır. Ve hiçbiri, bu günlerde buralarda  mevcut değil.

*
İngiliz şair W. H. Auden’in (1907-1973) dediği gibi “Binlercesi aşksız yaşadı ama susuz yaşayan bir kişi yok.”

“Ağaçları unutma,” diye bağırdı bunu duyan yafa portakalı. “Kişi veya ağaç. Kişi veya ağaç!”

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Miss Atomic Bomb

Ozanköy

Sana verebileceğim tek haber verecek haberim olmadığıdır, Bayan Dünya Güzeli.

Mor tişörtümü giyiyorum, mutfakta oturuyorum, Miss Atomic Bomb’u dinliyorum, dondurulmuş taze portakal suyu yiyorum, sivri sinekler tarafından ısırılıyorum, Rahşe’nin işini bitirip gitmesini, beni temiz evle baş başa bırakmasını ve yukarı çıkıp yeni yapılan yatakta uyumayı bekliyorum.

Bu sabah güneş 5:34’te doğdu ve beni uyandırdı. Altıda kalktım.

Mayomu giydim, havlumu aldım. Arabayı denize sürdüm. 

Upuzun kumsalda bir şemsiye altında oturan üç kişiden başka kimse yoktu. Pantolonunun paçaları kıvrılmış bir adam, mayolu bir kadın ve on yaşlarında bir kız çocuğu. Şemsiyenin küçük gölgesine sığışmak için vücutlarını acayip şekillere sokmuşlardı.

Deniz kaplumbağaları geceleyin gelip kumlara yumurtalarını gömmüşler, güneş doğmadan çok önce denize geri dönmüşlerdi. Ayak izleri kumda duruyordu.

Deniz geceyi kendini yıkamakla geçirmişti, tertemiz ve ışıltılıydı. Kokusu geldi burnuma. 

Daldım içine ve sırt üstü ara vermeden 150 kulaç atıncaya kadar (sayıyorum) yüzdüm.

Gökyüzünün mavisi güneşte ipte unutulmuş çamaşır gibi solmuş, beyazlaşmıştı.

Tanımadığım, karnı beyaz, kanatları siyah bir kuş bana doğru uçtu, beni görünce bir kavis çizip başladığı yere döndü, sonra denize açıldı. 

Serinledim. Enerjim arttı. Keyiflendim. Aklımdan tatsız şeyler geçmedi.

Birkaç gün önce buraya  Güney’de yaşayan Arianna’yı getirmiştim. İlk defa bu kumsala geliyordu.

Yolda, sessizleşti. “Eski Kıbrıs gibi” dedi.

Suya girince yüzünde bir gülümseme belirdi.

Sordum. “Neden denizi bu kadar seviyoruz?”

Cevap verdi. “Annemizin karnında olduğumuz günleri hatırlattığı için.”

Yeryüzünün yüzde 70’i denizdir. Bu kadar su nereden geldi?

Eve dönünce araştırdım. Kimse bilmiyor.

Dört buçuk milyar yıl kadar önce dünya meydana gelirken su da meydana gelmiş olamaz çünkü yeryüzü su barındırmayacak kadar sıcaktı.

O zaman dışarıdan gelmiştir diyor bilim adamları.

Ama nereden ve nasıl? Yaygın kanaat suyun uzaydan, dünya ile çarpışan su yüklü asteroidler tarafından taşındığı yönündedir.

Denizin nasıl oluştuğunu daha önce merak etmediğime şaşırıyorum. Ben ki kendimi merak şampiyonu sanıyordum.

Şemsiye altında oturanlar eşyalarını toplayıp kumsaldan park yerine giden patikaya yöneliyorlar.

Oradan, deniz kenarında uzun süre kalmak niyetiyle gelenlerin yanlarına aldığı bir sürü eşya taşıyan bir aile iniyor.

Denizle ilgili bir muamma daha var.

Tuzluluk okyanusların değişik yerlerinde küçük farklılıklar göstermekle beraber yüzde 3.5 civarındadır ve bu oran  milyonlarca yıldır değişmedi.

Yeryüzü, içinde döndüğümüz kainat, bilinmeyenlerle dolu. Bildiğimizi sandığımız birçok şey, teori veya hipotez. Kainatın bir patlama ile meydana gelmiş olması, örneğin.

Kainat sonsuz mu yoksa sınırları mı var, varsa nerede başlayıp nerede bitiyor, bilinmiyor.

Sonsuz olan şey başlangıcı ve sonu olmayandır. Başlangıcı yoksa nasıl patlama ile meydana gelmiş olabilir?

Acaba aklımız,  sorularla dolu olduğu için mi mutsuz, tatminsiz?

Hayır, bu doğru değil. Aklı sorularla dolu olmayanlar da mutsuz ve tatminsiz.

En iyisi denizin keyfini çıkartmak. Gözlerini kapatmak. Kapalı göz kapaklarının arkasından güneşi kırmızı görmek. Kendini suya bırakıp kıpırdamamak ve suyun seni yüzeyde tutmasına izin vermek. Suyun kokusunu almak. Sesini dinlemek.

Bunlardan başka bir şey aramamak.

Dünya’yı bilinenleri ve bilinmeyenleriyle kucaklamak.

                                              *
Sende ne var ne yok,  Bayan Dünya Güzeli?

25 Haziran 2016 Cumartesi

Web’de karşılıksız sevgi arayan kadın

Zırrrrr.

Zırrrrrrr.

Zırrrrrrrrrr.

Simge 47 gün boyunca günde 16 saat durmadan yazıştığı Moris Hesaplıyan’ın zilini çalıyor. Heyecanlı. Sonunda gerçek Moris’i görecek. Yol boyunca onun ne kadar cana yakın, ne kadar sevgi dolu bir insan olduğunu düşünüp durdu.

Kapıyı Moris açıyor.  

Son yıllarda Türk roman dünyasında duyulan belki de en özgün ses olan Melida Tüzünoğlu’nun son romanı “Cimri Cömert” böyle başlıyor.  Ve süratle bir  Charlie Kaufman senaryosu  gibi absürt hatta metafizik bir boyut alarak 146 sayfa boyunca devam ediyor. Güzel bir rüyadan kabusa geçisin hikayesi.
Simge’nin Moris’in maillerdeki adam olmadığını anlaması uzun sürmüyor. Gerçek Moris çirkin. Pis. Kaba. Ve olağanüstü cimri. O kadar nekes ki Simge susadığında ona su bile vermek istemeyecek. Acıktığında ona sunacak bir şeyi de yok. Simge’nin açlıktan bayılmaması için ona para verip bakkala yollaması gerekecek. Ama Moris o kadar hesabi ki Simge’nin parası ile bile rahat alışveriş yapamayacak.

Moris’in dairesi kendi kadar acayip. Banyonun lavabosu minyatür. Battaniye konuşuyor. Laptop havada.

Simge Moris’in evinde küçüle, küçüle, molekül oluyor.

“Karşılıksız sevgi” bulmayı umarak Moris’e gitti ama her şeyi “Hesaplıyan” adamın ona düş kırıklığından başka bir verecek şeyi yok. Simge’den alacağı bir şey de yok. Web’den et ve kemik buluşmalara geçmenin amacı olan seks bile ilgilendirmiyor onu.

Sonunda Simge Moris’in çoraklığından ve yavanlığından tiksinecek ve onu “delete” edecek.

Sırada... Zırrrrr, Zırrrrrrr, Zırrrrrrrrrr... Moris'in tam tersi olan Mert  İkramcıoğlu var. Mert müthiş zengin ve doğa ötesi cömert. “Neşesi salonu çevreleyen aynalara pinpon topu gibi çarpıp dönüyor. Çarpıyor. Dönüyor. Çarpıyor. Dönüyor.”

Melida Tüzünoğlu / Cimri Cömert / April Yayıncılık / Sayfa s: 146 /
Simge bu defa da büyümeye başlıyor. Pantolonunun paçaları diz kapaklarına çıkıyor, gömleğinin kolları dirseklerine ancak yetişiyor, üç numara birden büyüyen ayakları Mary Jane’lerine sığmıyor. Ama büyümesi durmuyor. Saçı 76 metre oluyor, “savurdukça huuuu huuuu diye rüzgarlar esiyor.”

Mert’in cömertliğinin sonu yok. Eve on kilo dondurma ısmarlıyor. Lokantada Möet & Chandon şampanya. Konserde VIP bilet. Alışverişte Simge’ye binlerce dolarlık Chanel çanta alıyor. Ankara-İstanbul uçağını kaçırdıklarında  New York’a gitmeyi öneriyor.

“İmkanlar artınca arkadaşlık ne kadar çabuk aşka dönüşüyor,” diye düşünüyor Simge.

Ama dönüşüyor mu? Mert’le New York’a gidecek mi?

Başında çekici bulduğu para bolluğu kısa zamanda anlamsızlaşıyor. “Cimrilik komik, cömertlik ise trajikmiş,” diye düşünmeye başlıyor.

*
Pis ve zevksizlerin eline düşmüş; kalabalık, yalnızı bol bir şehirde web‘de  sevgi arayan sayısız insan var. Ama orada hiç kimse, ya da hemen hemen hiç kimse, gerçek kendi değil. Ve web, belki de, sadece, geçek hayatta yaşadığımız yalnızlığın ve yalanların uzaydaki bir uzantısı.

İnsan gerçek hayatta bulamadığı sevgiyi orada bulabilir mi?  

Tüzünoğlu, kendine has stiliyle, büyük bir ustalıkla ve acımasızca kucağında bilgisayar, elinde akıllı telefon  olan herkesin karşılaştığı veya karşılaşacağı bu büyük soruyu deşiyor. Ama cevabı bulmayı okuyucuya bırakıyor.

Benim bulduğum şu: İnsan kendini kendinden başka bir yerde bulamaz. Sevgi ise galiba şans işi.
---
CİMRİ CÖMERT Melida Tüzünoğlu APRIL Yayıncılık

18 Haziran 2016 Cumartesi

“İnsanlar arasına hoş geldin”

İngiliz ressam Cecily Brown - 46 yaşında - kızını doğurduğunda annesi ona  “İnsanlar arasına hoş geldin” demiş.

Tanıdığım, kırklarının başında, evlenmemiş, çocuksuz...
Bazen bekâr bir kadınla tanışırım bir yerde. Güzel, çekici, akıllı, bağımsız ruhlu. İlginç.

Neden bu kadın evli değil, neden bu kadını bir erkek kapmadı diye şaşarım.

Tanıdığım, kırklarının başında evlenmemiş, çocuksuz kadınların hepsi böyle. 

Yirmilerinde, otuzlarında kariyer peşinde koştukları için veya doğru adamı bulamadıkları için veya başka nedenlerle evlenmemişler, çocuk istememişler.

Zaman kırklarına yaklaşırken üzerlerine çullanmış. Çocuksuz olmak dert olmuş. Kimisinde saplantıya dönüşmüş.

Bu kadınlardan biri İstanbul’da avukatlık yapıyor. Yumurtalarını dondurdu önce. Birkaç yıl sonra bu yumurtaları kullanarak yapay bir biçimde anne olmaya çalıştı ama tutturamadı.

Sevdiği bir adamla yaşıyor ama boşandığı eşinden çocukları olduğu için adam başka çocuk istemiyor. Ondan habersiz hamile kalmaya çalıştı ama o da olmadı.

Şimdi bir çocuk evlat edinip adamı bırakmayı ve yalnız yaşamayı düşünüyor. İlişkisini zehirleyen bu konu hep aklında.

Bir diğer kadın küçük bir şirketin genel müdürü. Bu konuyu hiç konuşmuyor. Çocuk konusu açıldı mı umursamaz bir havaya giriyor. Ama derinlerinde kara bulutlar dolaştığını hissedebiliyorum.

Bir eski sevgilim - onunla uzun süre temasım olmamıştı - bir gün bavuluyla kapımın önüne dikildi. Birkaç hafta geçirdik.

Yıllar sonra söyledi benden bir çocuk yapmak için geldiğini.

Cecily Brown
“Sana haber vermeden büyütecektim” dedi. 
“Ama olmadı. Şanslı mısın, şanssız mısın bilmiyorum.” 
Yetim bir çocuğu evlatlık aldı.

“Hayatımda hiç bu kadar mutlu olmamıştım” dedi bir gün karşılaştığımızda. “Ona tapıyorum.”

Bir başkası, 34 yaşında, “Tek başıma beceremem” diyor.  “Para, enerji, iyi bir hayat arkadaşı gerek. Onlar da yok. Tüm bunların ışıltılı olduğu bir anda, bana azıcık benzeme ihtimalli, minik oğlanlar ve kızlar güzel olmaz mıydı? Sen?”

Ben.

Benim dört çocuğum var. En güzel günlerimin çoğunu onları büyütürken geçirdim. Hiçbiri benimle yaşamıyor artık. Onlarla beraber olmam nadir tatil günlerine ait.

Eğer param olsa ilerlemiş yaşıma bakmadan bir çocuk sahibi daha olmak isterdim. Benim ona, onun da bana iyi geleceğini biliyorum.

Ama, ne kadar istesek de, her istediğimiz olmuyor.  

İnsanın istediklerini elde etmesi dünyadaki en ender olan şeylerden biri.

                                                  *
Batı’nın en az sevilen ve sayılan cumhurbaşkanı, suçlama ve hakaret şampiyonu adam, en kırıcı sözlerini çocuksuz kadınlara yöneltti. Onları yarım olmakla itham etti.

Hukuk ve terbiye kurallarının dışına çıkmak için özel bir icazetnameye sahip olduğunu sanıyor.

Tanıdığım o çocuksuz kadınların yüzde biri  kadar tam olamaz o.

Umarım bu sözlerinden dolayı cehennemin en sıcak yerinde ona özel bir yer hazırlanıyordur.

EN ÇOK OKUNANLAR