PAZAR YAZILARI

15 Aralık 2016 Perşembe

Randevu

En çok randevum olmadığı günlerde mutluyum.

Kendim vermiş veya almış olsam da randevu, günün tamamen bana ait olduğu duygusunu bozarak beni rahatsız eder.

Paylaşmak istemediğim bir şeyi paylaşmak zorunda kaldığımdandır bu.

Paylaşmak istemediğim şey de zaten paylaşılması mümkün olmayan bir şeydir: Yalnızlığım.

Yalnızlık iyi bir kelime değil, aslında. Olumsuz. Bırakılmışlık, hatta terk edilmişlik içerir. Seçilmişlik değil, dayatılmışlık. Olmaması gereken bir durum. Yalnızlıkta bu anlamlar var.

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Bir haykırsam belki duyulur sesim,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
...............
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Iıh. Bu yalnızlığı kastetmiyorum

Kastettiğim, İngilizce’de solitude kelimesiyle açıklanan haldir:

Başkalarından uzak ve bağlantısız olmanın yarattığı alanda, sevdiğin işleri yapmak için isteyerek ve severek tek başına olmak.

Bir başına olma hali. İnsan bu halde bir başınadır ama yalnız değildir.

Başkalarıyla onların değil, senin istediğin zaman birlikte olmak.

Sıkıcı insanların, vaktini saçıp savurmalarına fırsat vermemek.

Başkalarının değil, kendi istediğini yapmak.

Benim bu huyumu bilen (ve beğenmeyen) bir arkadaşım beni başkalarına “yabani” olarak tanıştırır. (Adını vermeyim ama birkaç ipucu vereyim: Havana purosu elinden düşmez. Çorbadan başka yemek yemez. Coca Cola’dan başka içki içmez.)

Bazı işler “yabani” olunarak yapılır. Şu anda yaptığım iş, örneğin bu yazıyı yazmak. Bu yazıyı yazmak sadece tuşlara dokunup düşündüklerimi ekrana aktarmak değil, yazı olacak şeyleri uzun uzadıya düşünmektir. Bu bazen günler, bazen aylar, yıllar alır. Biriktirilmiş bir şeyin ürünüdür.

“Yabani” olmadan yaratıcı olmak (veya yaratıcı olmaya hazırlık yapmak) mümkün değildir.

Yürümek, özünde yalnız yapılan bir şeydir, çünkü sağlık için değil ruh için yapılır ve ruh için yapılan birçok şey gibi solitude gerektirir.

Ciddi bir uğraşı olarak kitap okumak da tek başınalık ister.

Bir başına olduğunda birlikteliğini istediklerine dağıtırsın. Olmadığında herkes istediğini alır.

Bu bahsettiğimin insanın normal hali olmadığını biliyorum ve böyle olmayanlara hiçbir yergim yok.

Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi... Sonra “Adem’in yalnız kalması iyi değil,” dedi. “Ona uygun bir yardımcı yaratacağım,” dedi. Tanrı, Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. .. Bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.

Ama ben böyleyim, sen öylesin, o öyledir.

Herkes ne istiyorsa o olsun.

Solitude zaman cimrisi olmak demektir.

Başkalarıyla beraber olmamak değil daha az beraber olmaktır.

Solitude az veya çok herkese lazımdır. Dışarıdaki sesleri susturup içerideki sese fırsat vermek için.

*
Galiba başkalarıyla beraber olmaktan hoşlanmıyorum anlamı çıktı yazdıklarımdan. Bu doğru değil. Birlikte olmaktan haz aldıklarım, birlikte olamamaktan acı duyduklarım da var.

Ama o başka bir yazının konusu.

13 Aralık 2016 Salı

Bazen


Bazen yavaşlamalı, hayatın hızla yanından geçmesine izin vermelisin.

Bazen durmalı, başı ve sonu olmayan bir kainatta yaşadığını hatırlamalı, boyunu ona göre ölçmelisin.

Geceleyin ıpıssız bir dağ başında, sırtüstü yere uzanmalı, yıldızları seyretmeli, oralardan gelip oralara gideceğini hayal etmelisin.

Bazen insansız bir deniz kenarına gitmeli, pantolonunun paçalarını kıvırmalı, bir ayağın denizde, bir ayağın kumlarda yürümeli, “deniz ne kadar büyük ve ben ne kadar küçüğüm,” demelisin.

Yağmurda yürümeli, toprak gibi ıslanmalı, toprağın üstünde ve altında yaşayan hiçbir canlıdan daha değerli veya daha değersiz olmadığını düşünmelisin.

Bazen kulaklarını tıkamalı, dünyanın gürültüsünü dışarıda tutmalısın.

Ağaçlarda oynayan serçeleri izlemeli, hayata yeniden dönmek varsa kuş olarak dönmek istemelisin.

Bazen suyu çoktan unutmuş kör kuyunun kapağını açmalı, içine bakıp her şeyin geçici olduğunu hatırlamalısın.

Bazen tarihin derinliklerine dalmalı, bugün olanın dün de olduğunu, dün olanın yarın tekrarlanacağını öğrenmelisin.

Bazen yer ıslanınca ormana gitmeli, cebindeki tespih ağacı tohumlarını toprağa bırakmalısın.

Dünyanın sofrasından sadece yiyebileceğin kadarını alıp, gerisini başkalarına bırakmayı öğrenmelisin.

İnsanın dünyayı öldüren bir virüs olduğunu anlamalı, kendini tedavi etmelisin.

*
Dünya ne ise odur.

Her şey tekrarlanır, hiçbir şey değişmez.

8 Aralık 2016 Perşembe

Hurmalı mektup

Lefkoşa
 
Taze hurma seviyor musun? 
 
Şimdi taze hurma ve mersin mevsimi.
 
Mersin bahçede var. Hurmayı bandabuliyadan* aldım.
 
Yükseklerden gelen, kahverengi, yumuşak, tatlı, doğal, eski tadında. Bulutlara ve rüzgâra en yakın. Meyve ağaçlarının zürafası.

Yoksa o Hindistan cevizi mi?

Çocukluğumda, hurma zamanı, hurma çekirdeklerini saklayıp sokakta hurma oyunu oynardık.

Artık çocuklar sokakta oynamıyor.

“Deliğe hurma atma” unutuldu. Sadece o değil, sokakta oynadığımız bütün oyunlar unutuldu.

Adada en son “Lingiri” ne zaman oynandı? Matsas, gotsas, andirigitsas. Ne anlama geldiklerini bilen kaldı mı?

Oyunsuz çocukluklar.

Ne biçim dünya oldu.

Köylerde hurma dikmeye başlamışlar.

Manav söyledi.

Çocukluğumdan beri aynı yerde meyve ve sebze satıyor. Bandabuliyadaki en iyi sebze ve meyveler hep onda ve her zaman başkalarında bulunmayan bir şeyleri var. Gonnara. Dağ muşmulası. Ayrelli. Dağ mantarı. İçi dışı kırmızı kan portakalları. Tombul ve sert mandalinalar.

“Dönüşte alırım hurma,” dedim. “Sirkeli değil ya?”

Bazıları hurmaları olgunlaştırmak için sirkeliyor.

“Bizde sirkeli hurma olmaz.”

Bir tane alıp ağzıma atıyorum. Sirkesiz.

“Dönüşte.”

Bandabuliya kahvesinde iki bulgur köftesi ve orta kahve ısmarlıyorum.

Kahveci önüme bir gazete koyuyor. İkinci sayfasında bir karikatür var. Üzerinde ‘Cezaevi’ yazan bir otobüs. Muavin pencereden kafasını çıkarmış bağırıyor. “Kalkıyooor! Yazar, çizer, gazeteci, akademisyen, entelektüel, muhalif kalmasıııın!”

Yürürken bazen ayakkabınızın içine bir taşçık girer, belki ayakkabının sizi rahatsız etmeyecek bir yerine kayar diye ümit ederek yürümeye devam edersiniz, ama kaymaz, rahatsız etmeye devam eder.

Türkiye, herkesin ayakkabısındaki taşçık.

Rahatsız etmediği kaldıysa yakında onları da rahatsız etmeye başlar.

Ama bunu düşünmenin zamanı değil. Kendini Erdoğan’ın Türkiye’sine endekslersen yaşam sevincin yok olur.

“Dünya ne ise odur,” de.

“Her şey geçer, bu da geçecek,” de.

Olumsuz düşüncelerini rüzgâra bırak, götürsün.

Masallar gerçeklerin söylenemediği zamanlara aittir. Masal uydur.

Bugün o kadar sıcaktı ki yüzebilirdim ama çok angarya vardı. Postane, banka, elektrik dairesi, alışveriş falan.

Eski soğuklar kalmadı. Her kış bir öncekinden ılık. Otuz seneye kalmaz buraları yaşanmaz olacak.

Bakarsın, birkaç gün sonra hava gene ısınır. Havlum, mayom, terliklerim arabada hazır.

Ağzıma bir hurma atıyorum, yavaş yavaş çiğniyorum, aklıma Yeni Cami Sokağı’nın insanları doluşuyor. Kör çörekçi, güllü dondurmacı, Selimiye’de öğle ezanını okumaya giden müezzin, açık hava sinemasındaki filmleri bağıran tellal, bisikletiyle geçerken gazeteleri külâh şeklinde büküp abonelerin pencerelerinden içeri uçuran gazete dağıtıcı. Hiçbiri çalışmayan anneler, hiçbiri işsiz olmayan babalar, hepsi okula giden çocuklar.

Açık kapılar ve pencereler.

Geceyarısından sonra boş sokaklardan eve dönerken uyuyanların nefes alıp verişlerini duyardım.

O nefesleri alıp verenlerin çoğu artık nefes alıp verilmeyen yerde.

Bunları hatırlamak bana hüzün değil huzur veriyor, neden bilmem. Belki havanın güneşli olmasındandır. Yaprakların güneşte su gibi parlamasından. Ağaçların esintide hafif hafif sallanmasından. Yeni dünya ağacının çiçeklerinin kokusundan. “Dedikoducu” kuşun ötüşlerinden.

Umarım bu huzur bulaşıcıdır. Sana da geçer.

*
Bandabuliya, belediye çarşısı. Rumca.

Lingiri, çelik çomak oyunu. Rumca.

Matsas, gotsas, andirigitsas, çelik çomak oyununun bazı aşamalarının isimleri. Muhtemelen Rumca.

Ayrelli, yabani kuşkonmaz. Rumca.

Gonnara, meyveleri yenebilen dikenli bir bitki (Ziziphus Lopus) .Rumca.

6 Aralık 2016 Salı

Onlarsız yapabileceklerim


Tarih kitaplarının yazdığına göre, Sokrat fakir bir adamdı.

Hiç ayakkabı giymez, yaz kış yalınayak dolaşırmış ama sanırım bu parasızlıktan değil, çocukluktan kalma bir alışkanlıktandı.

Milattan beş yüz yıl önce diye Sokrat’ın ömrünü geçirdiği Atina’da büyük zenginler, lüks tüketim malları falan yoktu diye düşünürseniz yanılırsınız.

Her şey görecelidir, insan doğası hariç. O hiç değişmedi ve hiç değişmeyecek.

İnsan, bugün ne ise binlerce veya on binlerce yıl önce de aynı idi. 

Her zaman zenginler de oldu, lüks tüketim malları da.

Toplumlar da hep tüketim toplumuydular, her ne kadar Afrika’nın savanalarında Nişantaşı’nda olduğu kadar tüketecek şey olmasa da.

Eski Atina’da o kadar çok zengin vardı ve o kadar sınırsız para harcıyorlardı ki bir ara yönetim aşırı gösterişli para harcamayı yasakladı.

Neyse.

O yıllarda bir gün Sokrat, Atina’da pazarı dolaştıktan sonra gördüklerine hayret etmiş ve “Tanrım, onlarsız yapabileceğim ne kadar çok şey var,” demiş.

Sokrat kadar züğürt olmamak ve ayakkabısız sokağa çıkma alışkanlığına sahip olmamakla beraber, Financial Times’ın hafta sonu ekinin sayfalarını karıştırınca ben de tıpkı Sokrat gibi “Tanrım, onlarsız yapabileceğim ne kadar çok şey var,” diyorum.

Herhalde çok parası olup da bu pembe renkli gazeteyi okumayan az insan vardır yeryüzünde. Hafta sonu ekindeki yazılar da reklamlar da bu gerçeği aksettiriyor.

Sayfaları çeviriyorum. İşte Agent Provocateur markalı, nar çiçeği dantel ve ipek bir külot ve sütyen ikilisi. Külot 295 sterlin veya 1.180 TL, sütyen 395 sterlin veya 1.580 TL. (TL fiyatını bulmak için ben yuvarlak dörtle çarptım.)

Erkeğim ve çok şükür sapık değilim, bu nedenle bunu pas geçebilirim.

Ya bu ponponlu, Swarovski kristallerle süslü kaşmir ve tilki tüyü karışımı berecik? Sadece 677 sterlin. Onu da geçelim. Zaten galiba kadınlar için.

Cartier’in panter ve sinekkuşu desenli; beyaz altın, zümrüt ve lakeli saati 177.000 sterline gidiyor. Katma değer vergisi dahil mi hariç mi belli değil. Ama olsa da olmasa da almıyorum.

Ermenegildo Zegna, genç ve güzel olduğum yıllarda favori markamdı. Ama 5.020 sterlinlik (5000’i anladım da 20 ne oluyor?) bu kaşmir kazağı sanırım en genç ve güzel yıllarımda da almazdım.

Karayipler'deki Bahama Adaları’nın en güzeli Colony Island, bu adadaki en iyi otel Pink Sands imiş. Geceliği, çift kişi kahvaltı dahil 1.829 dolar veya 6.400 TL.

Ben gidemeyeceğim ama ilgilenen olabilir diye otelin web adresini vereyim: www.pinksandsresort.com.

Hey! Sonunda alabileceğim bir şey buldum. Londra’nın ünlü Fortnum & Mason mağazasında satılan yün, el yapımı çorap: 35 sterlin. Kalorifersiz evimin soğuk kış geceleri için çok iyi olabilir.

Erkek parfümleri da var alabileceğim fiyatlarda ama, Kıbrıs deyimi ile “tütü” sürme alışkanlığından vazgeçtim.

Otacı’nın gül suyu bana yetiyor.
*
Kısa bir süre önce çok zengin bir adamla yapılan bir söyleşi okumuştum. Adını unuttum. 
“Zenginlerin yaşadığı hayatı zengin olmayanlar hayal bile edemez,” demişti.

Ne kastettiğini merak etmiştim. Acaba Cartier’in Paris’teki mağazasına gidip “Şu panter ve sinekkuşu desenli; beyaz altın, zümrüt ve lakeli saatlerinizden yarım düzine sarar mısınız,” diyebilmek mi idi bahsettiği? Yoksa Pink Sands gibi otellerde altı çift için bir haftalık oda ayırmak mı?

Sefaletle aşırı zenginliğin ortak tarafları var. İnsan her ikisine de kolay alışıyor.

Mağazada harika görünen yirmi bin liralık kaşmir hırka, o ilk alındığı anda verdiği zevki bir daha vermez. Birkaç hafta sonra dolaptaki herhangi bir eşya oluverir. Krug, ara sıra içilince büyük bir zevktir. Geceliği altı bin lira olan oteller de bir süre sonra rutinleşir.

Çok zengin olmayı yermek istemiyorum ama öyle hayatların yanından biraz geçtiğim için biliyorum.

İnsan istediği kadar parayı elde edince gerçek ihtiyacının başka olduğunu anlıyor.

Zenginlik iyidir de zenginlerin çoğu değil. Donald Trump’a bakmak yeter.

8 Kasım 2016 Salı

Yaşamın mucizeleri

Birkaç gün önce İngiliz romancı J. G. Ballard’ın anılarını yeniden okudum.

Ballard’ın otuza yakın bilimkurgu kitabı var, ama onu dünya çapında üne, anı kitapları kavuşturdu. 

Bunlardan üç tane var.


En ünlüsü daha sonra Steven Spielberg tarafından filme alınan Empire of the Sun’dır (Güneş’in İmparatorluğu). Bu kitap birçok dile çevrildi ve yazdığı bütün bilimkurgu romanlarından fazla sattı.


Bunun ardından gelen The Kindness of Women (Kadınların İyi Yürekliliği) ,en sevdiğim kitaplardan biridir.


Dizinin son kitabı, yeni bitirdiğim Miracles of Life’tır (Yaşamın Mucizeleri).


Ballard’ın yaşamının mucizeleri çocuklarıdır.

Onu sevmemin nedeni, Güneş’in İmparatorluğu’nda kendisini çocuk olarak tanımam ve benim hayatımın mucizesinin de çocuklarım olmasıdır.


Ballard, 1930’da babasının fabrikatör olduğu Şangay’da doğdu. Şangay o zamanlar Batı tarafından sömürülen Çin’in sahil şeridindeki en ünlü ve renkli kentti.

Ballard’ın kişiliğini şekillendiren, yaşamının ilk on dört yılını geçirdiği bu liman ve Japonların Çin’i istila etmesinin ardından şehrin yakınlarındaki bir toplama kampında geçirdiği iki buçuk yıldır.


Savaştan sonra İngiltere’ye yollandı. Liseyi bitirdikten sonra tıp okumaya başladı, ama iki yıl sonra üniversiteyi terk etti. İngiliz Hava Kuvvetleri’ne (RAF) pilot yazıldı. Pilotluk öğrenmek için Kanada’ya, Türk subaylarının da bulunduğu NATO kampına gönderildi.
 
İngiltere’ye döndükten sonra RAF’tan istifa etti, bilimkurgu romanları yazmaya başladı ve güzel bir kadınla evlendi. İkişer yıl arayla üç çocuğu  oldu.

James Graham Ballard ve çocukları Fay, James, Bea
1963’te İspanya’da tatildeyken Ballard’ın eşi, az rastlanan bir hastalığa yakalandı ve üç gün içinde öldü.
 
“Sona doğru, nefes almakta bile zorlanırken elimi tuttu ve ‘Ölüyor muyum?’ diye sordu. Beni duyup duymadığına emin değilim, ama ‘Seni hayatımın sonuna kadar seveceğim’ diye bağırdım.”


Ballard bir daha evlenmedi ve çocuklarını tek başına büyüttü.

“Galiba onların bana olduğundan çok benim onlara ihtiyacım vardı” diye yazıyor. 

“Çocuklarıma derin bir sevgiyle bağlıydım ve onlar bunu biliyorlardı.”


Evde çalıştığı için her zaman çocuklarıyla beraber olabiliyordu. Tatilde karşılaştığı bir Amerikalı kadın, arabanın içine bakıp “Sen bu üç veletle yalnız mısın?” diye sorduğunda, “Bu üç veletle hiç yalnız olunmaz” diye cevap verdi.


“Hâlâ düşüncem odur ki, çocuklarım kendilerini büyütürken bir yan faaliyet olarak beni büyüttüler. Çocukluklarını birlikte geride bıraktık. Onlar mutlu ve kendine güvenen kişiler halinde gençlik dönemine girdiler. Ben onları bebeklikten kendilerine özgü düşünceleri ve emelleri olan büyükler haline geçişlerini izlemenin tecrübesi ile zenginleşmiş olarak, bir tür ikinci olgunluk dönemine girdim. Bütün doğadaki en kayda değer, anlamlı süreç olan bu olağanüstü süreci izlemiş çok az baba vardır. Babayı bırakın, evi ve aileyi idare etmenin yükü dikkatlerini o kadar dağıtır ki, birçok anne bile her gün çevresinde meydana gelen sayısız mucizenin pek farkına varmaz. Çocuklarımın ebeveyni olarak geçirdiğim yıllar bildiğim en zengin, en mutlu yıllardır.”


Benim de.

Ballard’ı en çok bunun için seviyorum. Farkında olmadan, ayrı yerlerde, ayrı zamanlarda aynı  mucizeyi paylaşmış olduğumuz için. 

Bu her zaman, herkese açık olan bir mucizedir ve bütün mucizelerin mucizesidir.

EN ÇOK OKUNANLAR