Metin Münir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metin Münir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2023 Çarşamba

MM’nin ardından

Espasito

Sonsuza dek birlikte yaşayacaktık, emindik ikimiz de. 

Ondan hep bir planımız vardı. Mesela, bu hafta Nuri Bilge Ceylan’ın filminin İzmir’deki ilk seansına gelecektin ve ertesi gün adaya, evimize birlikte dönecektik. Sonra, Kasım’da, biricik oğlun Selim’i sahnede ilk defa canlı izlemek için Berlin’e uçacak, gelecek yaza tüm çocuklarınla Karaburun’da aile buluşması yapacaktık. 
Sen “biraz da biz gezelim” dedikçe ben daha iştahla doldurmuştum takvimimizi.
Unutmuştum yukarıdaki melekleri güldürdüğümü.
 
Hiç bitmeyen balayı derdim hayatımıza, kocaman gülümserdin her söylediğimde. Seninle yaşadığım sonsuz güzellikteki her bir gün için teşekkür ederim MM. … 
 
Bu son yazını yazdıktan sonra “şimdilik dursun bakalım,” demiştin. … 
 
O, ona ayrı bir pencere açan yorumlarıyla siz okurlarını hep çok sevdi. Sanıyorum ki sizlerle paylaşmamı isterdi.
 


31 Aralık 2020 Perşembe

Şükür

Tanrı yok ve insan dünyaya bir defa gelir diyorlar, ama benim birine şükretmem gerek. 
 
Bu ıslak taş duvarlar için. Bu servi için. Duvarlardan sokağa sarkan sarı ve beyaz yaseminler için. Margarin tenekesinde büyüyen frezyalar için. 
 
Dağlara yaslanan bulutlar için.Yağmur için. Denizin bittiği yerde görünen sıradağlar için. 
 
Cennetin yeryüzündeki temsilcisi olan bu bahçe için. 
 
Hava kararınca ışıklandırılan manastır için. Şöminenin yanındaki bakır kazanın içindeki odunlar için. 
 
Telaşla kaçan uzun bacaklı örümcek için. Kedi gibi mırlayan buzdolabı için. Yorgunluğumu geçirmek için bekleyen yatak için. 
 
Şöminenin önündeki koltuğun üzerinde, elime alınmayı bekleyen, Paul Dirac’ın biyografisi için, açılmayı bekleyen lâmba, yakılmayı bekleyen mum, sürülmeyi bekleyen kolonya, adımları bekleyen halı, giyilmeyi bekleyen kaşmir şalvar için. 
 
Yün çoraplar için. Terlikler için. Ocaktaki mercimek yemeği için. 
 
Benimle aynı evde oturan serçeler için. Biber ağacına astığım yerfıstığını yiyen baştankaralar, taş yalaktan su içen keklikler, gürültücü kargalar ve saksağanlar için. Bahçemin gizli kovuklarında uyuyan yılanlar, kertenkeleler, kirpiler için. Ürkek üveyikler için. 
 
Dışarıyı içeri alan pencereler için. Beni sevenler için. Benim sevdiklerim için. Sessizlik için. 
 
Sabah doğan ve odama giren güneş için. Geceleyin gelen karanlık için. Yorgunluk ve dinlenmek için. 
 
Bütün bunlar ve daha birçok şey için birisine şükretmem, teşekkür etmem lazım. 
 
Tanrı olmasa da, insan dünyaya bir defa gelse de, dünya kötülükler ve çirkinliklerle dolu, kâinat anlamsız ve amaçsız olsa da...

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

27 Aralık 2020 Pazar

Yetmiş yedi mi dediniz? Olamaz!

Geçen gün bir yerde okuduğuma göre dinozorlar 50 yıl yaşarlarmış. 
 
Bu bilgi, birkaç hafta sonra 77 olacağımı aklıma getirdi. Hayretler içindeyim. Dinozorlardan bile eskiyim! 
 
Bu yaşa nasıl vardım? (Neden vardım, diye de sorabilirim ama o beni şimdi gitmek istemediğim başka bir konuya götürür.) 
 
Yaşla ilgili en hayret verici şey - bunu daha önce de söylemiştim - kendimi 77 hissetmemem. Kaç hissediyorum diye soracak olursanız onun cevabı daha zor. “Yaşsız hissediyorum” diyeyim. Büyük bir düzlükte gibiyim. 
 
Geçenlerde kalabalık bir havaalanı otobüsüne bindiğimde genç bir adam kalkıp yerini bana verdi. Şaşırdım. Allah  Allah! Ben yaşlı mıydım ki yerini bana veriyordu? Az daha “Dalga mı geçiyorsun?” diyecektim. Daha dün ben kalkıp yerimi yaşlılara vermiyor muydum yahu? Ne oldu da birdenbire yer değiştirdik? 
 
Beni yanlış anlamayın. Kendimi yaşlı hissetmiyorum derken damarlarımda delikanlılığın elektriği dolaşıyor ve bu yazıyı bitirip sahilde günlük yarı maratonumu koşmak için sabırsızlanıyorum demek istemiyorum. 
 
Yaşlanmanın getirdiği tatsızlıklar bende de var. Yaşlanmakla ilgili ağlaşmalardan, pişmanlıklardan, sızılardan, ölüm korkusundan vesaire uzağım ve içimde hiç değişmeyen bir çekirdek var, demek istiyorum. 
 
Bu yaşa kendime özen göstererek geldim diyemem. Özen göstermeyerek geldim de diyemem. Sağlığıma zarar verebilecek şeylerden, mesela sigara ve içkiden vazgeçtim diyeceğim ama daha çok onlar benden vazgeçtiler. 
 
Bir sabah, neredeyse otuz yıl oluyor, canım sigara istemedi ve içmedim. Ertesi gün de istemedi ve içmemeye devam ettim ve bu şekilde sigaradan kurtuldum. İçkiyi de artık içmek istemeyerek bıraktım. Şimdi binde bir, özel bir durumda içiyorum, ki onlar da fazla olmuyor. 
 
Ama bırakmadığım başka şeyler bana iyi gelmiş olabilir. Yürümek, bahçe ile uğraşmak, yazmaya devam etmek, bol uyku, sağlıklı beslenmek, enerjimi idareli kullanmak, artık yapamayacağım şeyleri yapamayacağımı kabul etmek ve kadınlarla beraber olmayı bırakmamak meselâ. Ve önemsizleşmeyi umursamamak. Ve meraklı olmak, öğrenmeye eskisi kadar iştahlı olmak. Ve sahip olduklarıma şükretmek. 
 
Böyle diyorum ama bunlardan herhangi birinin o kadar da önemli olduğundan pek emin değilim. Kimin ne kadar yaşayacağı ve neden o kadar yaşadığı bir muamma. Bugünlerde? Zaman uçuyor ve umurumda değil. Mevlâna gibi ham idim, piştim, yandım diyemem ama ham idim, yandım diyebilirim. 
 
Hayat artık taleplerini bana keyfince dikte etmiyor. Çocuklarımı istediğim gibi büyütüp hayata attım. Meslek hayatımda yapacaklarımı yaptım. Kanıtlayacağım bir şey kalmadı, yarışacağım kimse de… Rahatım.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

24 Aralık 2020 Perşembe

Yirmi tür insan

Eğer yüz bin yıl öncesinin dünyasında seyahate çıkabilseydik yirmiden fazla değişik insan türü veya bilimsel adıyla hominin görecektik, aynı zamanda, yan yana yaşayan. 
 
Bunların içinde sadece homo sapiens, yani soyundan geldiğimiz atalarımız, genetik ve görüntü olarak bize benzeyecekti. 
 
Diğerleri insan ağacının başka dalları olarak değişik genetik yapılara sahip olacak, görüntü olarak açıkça insan olmakla beraber değişik fiziki özellikler göstereceklerdi. 
 
Eğer o günlerin dünyasında yaşasaydık diğerleri yok olurken bir tek insanın günümüze kadar geleceğinden emin olmak mümkün olmayacaktı. 
 
Muhtemelen ilk dik yürüyen yaratık olan homo erectus, dünyada en uzun kalan insan türüdür. Homo erectus 1,9 milyon yıl önce dünyaya ayak basmış ve 200,000 sene öncesine kadar yaşamıştı. Ama arkasında bu kadar uzun bir geçmiş olmasına rağmen onun bile nesli tükendi. 
 
Ne olmuştu onlara? Biz mi olmuşlar, yani homo sapiens’e mi dönüşmüşlerdi? Bu konuda bilimin kesin bir cevabı yok: belki evet, belki hayır. 
 
Dünyanın 4,5 milyar yaşında olduğunu düşünecek olursak “daha neredeyse dün” diyebileceğimiz zamanlara kadar dünya hominid kaynıyordu. Bunların içinde zaman ve genetik olarak bize en yakın olan neandertallerdir. 
 
Neandertaller 350,000 yıl öncesinden 40,000 yıl öncesine kadar dünyadaki en dominant insan türüydü. Şimdi İspanya olarak bildiğimiz yerden Özbekistan ve Sibirya’ya kadar uzanan uzun bir kuşak içinde avlayarak ve toplayarak hayat sürüyorlardı. O zamanlar o kadar güçlüydüler ki hayatta kalma savaşında homo sapiens’i arkada bırakabilecekleri düşünülebilirdi. Ama kırk bin yıl önce şaşırtıcı bir süratle fosil sicilinden kayboldular. 
 
Homo sapiens, o yıllarda Afrika’nın her yerine ve Asya ve Avustralya’ya dağılmıştı, ama Avrupa’da pek esamisi okunmuyordu. 
 
Sonra birdenbire neandertaller kayboldu ve kıtanın her yerinde insan varlık göstermeye başladı. Ne olmuş olabilirdi? 
 
Üç olasılık akla geliyor: Bunlardan ilki, insanlar ve Neandertaller arasında soykırımsal bir çatışma baş gösterdiği, bundan insanın üstün çıktığıdır. Ama bu savı destekleyecek bir kanıt bulunmamıştır. 
 
İkinci sav, onları ortadan kaldırmadığımız ama rekabetimize katlanamayıp yok olduklarıdır. 
 
Üçüncüsü ise onlarla rekabet etmediğimiz ve savaşmadığımız ama seviştiğimiz, çiftleşerek atalarımız arasına kattığımızdır. Taşımakta olduğumuz neandertal genleri bu teorinin bir kanıtı sayılabilir. 
 
Doğal tarih; bir süre var olduktan sonra nesli kuruyan ve yerini başka türlere bırakan canlıların hikâyesidir. 
 
Bugün Avrupa’da yaşayan insanların daha on bin yıl önce hayatta olan Mezolitik Çağ insanlarıyla bile bir ilişkisi yoktur. Taşıdıkları genlerinin çoğunluğu Cilalı Taş Devri’nde Batı Asya’dan kitle hâlinde göç eden insanlara aittir. Bu demektir ki o zaman Avrupa’da yaşayan homo sapiens topluluklarının soyu neandertallarden bile beter tükenmişti. 
 
İnsan bugün yeryüzünün en üstün yaratığıdır. Ama insanlığın bir yok oluşlar silsilesi olan tarihi bu üstünlüğün mukadder, kaçınılmaz veya kalıcı olmadığını gösteriyor. Aklımızı başımıza toplamazsak biz de pekâlâ kemiklerimizi fosil siciline hediye edip yok olanlara karışabiliriz. Huzur kaçırıcı ama akıllandırıcı bir düşünce. 
 
NOT: Bu yazı London Review of Books’un 17 Aralık 2020 tarihli sayısında çıkan John Lanchester imzalı makalenin özetidir.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

22 Aralık 2020 Salı

Sıcakta salyangozlar

Salyangozun sıcağa tahammülü yoktur. Nemi sever, çünkü neredeyse yüzde yüz sudan ibarettir. 
 
Sıcakta güvenli bir yere çekilip kabuğunu mühürler ve arkasında inzivaya veya uykuya çekilir. Saklanma yeri saksıların kıvrım yerleri, ağaç kovukları, yaprakların arası, su deposunun altı gibi gözden uzak yerlerdir. O kadar güçlü yapışır ki yerinden zor sökersiniz. İlk yağmur düşer düşmez çözülür ve yeni çıkan yapraklarla kendini doyurup doğurmaya başlar. Doğurur da doğurur.
 
Ortaya çıkmalarını bahçemde yenik yapraklardan anlarım. En çok siklameninkileri severler. Zambağa da bayılırlar. 
 
Bu sene yağmurlar başlayınca bahçedeki salyangoz varlığının bayağı azalmış olduğunu fark ettim. Çoktan ısırılmış olması gereken yapraklar dokunulmamışlardı. Sağda solda boş salyangoz kabuklarına da rastlıyordum. Bu azlığın nedeni sıcaklar olmalıydı. Geçen ilkbaharda başlayan rekor sıcaklar salyangozları yapıştıkları yerde yakıp yok etmiş olmalıydı. 

İnsan ürünü iklim değişikliğinin getirdiği aşırı sıcakların bir sonucu, birçok canlının yeni duruma ayak uyduramaması ve yok olmakla karşı karşıya kalmasıdır. 
 
Artık bu tür istatistiklerin kimseyi etkilemediğini biliyorum ama ben gene yazayım: İklim felâketi ve habitat kaybı nedeniyle bir milyon canlı türü yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 
 
Bir yerde okuduğuma göre, endüstriyel kapitalizmin başladığı 1700’de gezegenin buzlarla kaplı olmayan kısmının yüzde 95’i ya yabani idi ya da “yarı doğal” ismiyle sınıflandırılacak kadar az kullanılıyordu. 
 
İki bin yılına gelindiğinde yaban alanlar yüzde beşe düştü. Bu habitat tahribatının bir sonucu, ormanlarda ve yaban hayatta gizli Covid-19 gibi virüslerin insana atlaması oldu. 
 
Bin dokuz yüz kırk yılından bu yana 300 bulaşıcı hastalık ortaya çıktı. Zika, Ebola, Sars, Mers ve sayısız nezle türü bunlardan bazılarıdır. 
 
Bu hastalıkların kökeninin ne olduğuna dair şüphe yoktur: Habitat tahribatı ve endüstriyelleşen tarımın stres altına soktuğu hayvan nüfusunun insanlarla yüz yüze gelmesi. 
 
Tahribat devam ediyor. Ve aslında her birimiz hem bunun farkındayız hem de buna katkıda bulunuyoruz. Çünkü kurulan ekonomik düzende dünya bir emtiadır. Ve bu emtia, sonu ne olursa olsun, alınıp satılacaktır. 
 
Belâ olmalarına rağmen gene de salyangozların sıcaktan tamamen yok olmalarına – eğer neden gerçekten bu ise – sevinemem. Onların en az benim kadar bu dünyada yaşamaya hakkı var. 
 
Bu gerçek ters biçimde şöyle söylenebilir: Onun için faydası veya zararı ne olursa olsun insanın hiçbir canlıyı yok etmeye hakkı yoktur. 
 
İnsan şimdi muzaffer görünebilir ama muhtemelen son gülen salyangoz olacaktır. Bu yaratık bir defada otuz ila elli yumurta doğurur ve yılda bir defadan fazla yumurtlar. Doğurması için çiftleşmesi şart değildir çünkü hermafrodittir, hem erkek hem dişi cinsiyet organlarına sahiptir. Çiftleşmek istediğinde erkek veya dişi gibi davranabilir. 
 
Bir tek salyangoz bahçemi yeniden salyangozlarla doldurmaya muktedirdir.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

17 Aralık 2020 Perşembe

Soğuğa giden casus

Bazı insanlar o kadar hayat çevremin bir parçasıdırlar ki hiç ayrılmayacaklar sanırım. Geçtiğimiz Cumartesi 89 yaşında hayata veda eden İngiliz casus romanları yazarı John Le Carré bunlardan biri idi. 

“Hayatımın bir parçası” derken onunla bir dostluğumuz vardı demek istemiyorum. Karşılaşmamıştık bile. Ama onu okumaya başladığımdan beri hayatını röportajlardan izlediğim, kitaplarını merakla beklediğim biri olmuştu. Tanımadığınız ama aklınızın bir köşesine bağdaş kuran insanlar var ya, öyle biri. Tıpkı dört yıl önce dört buçuk ay hapiste kaldıktan sonra Türkiye’yi terk eden ve o zamandan beri kitap yayımlamayan Aslı Erdoğan gibi. O nasıl acaba? 

Le Carré merakım, yazılmış belki de en iyi casus romanı olan ve onu dünya çapında ünlü yapan The Spy Who Came In From the Cold (Soğuktan Gelen Casus) ile başladı. Onun kadar etkileyici olan Tinker Tailor Sailor Spy (Köstebek) ile devam etti. 

Le Carré, Soğuk Savaş’ın en azgın olduğu 1950-1960 döneminde on altı yıl kadar İngiliz istihbarat örgütlerinde çalışmıştı. O dünyayı içinden tanıyordu. Ama, onun kahramanları, Ian Fleming’in (1908-1964) James Bond’u gibi pırıltılı, iyi giyimli, hovarda ve yenilmez değildi. Dünyası da Bond’unki gibi göz kamaştırıcı ve erotizm yüklü değildi. 

Tersine… Soğuk Savaş’ta birbirlerini alt etmeye çalışan Batı ve Sovyet istihbaratçılarını le Carré insan olmanın zaafları ile boğuşan, iki yüzlü, yaptığından pek emin olmayan, bazen hain, nadiren kahraman, çoğu zaman zavallı kişiler olarak gördü. Yarattığı en ünlü karakter olan George Smiley’nin yanında James Bond bir Barbie bebeğe benzer. Le Carre’nin adamı orta yaşlı, tombul, mutsuz, gözlüklü, ama parlak zekâlı ve dur durak bilmeyen bir profesyoneldir. Bond pahalı terzilerden giyinen, kadınların dayanılmaz bulduğu bir adam iken Smiley pahalı ama üstüne bol gelen bir palto ile dolaşır ve göz kamaştırıcı eşi Ann tarafından sürekli aldatılır. Smiley ile Tinker Tailor’da tanıştım ve en sevdiğim roman kahramanlarımdan biri oldu. 

Annesi o beş yaşında iken bir emlakçı ile kaçarak le Carré’yi terk etti. Babası bir numaralı bir sahtekâr ve dolandırıcı idi. Tatillerde eve döndüğünde babası içeride mi dışarıda mı olacak, dışarıda ise evde babasının hangi metresi ile karşılaşacak bilmezdi. 

Büyüklerin hayatı yalan ve kandırmaca imiş gibi gelirdi ona. Babasının yanında geçirdiği yıllar bir anlamda casusluk için mükemmel bir staj idi. 

Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Carré’nin de konuları tükendi sanıldı ama o dikkatini uluslararası silah kaçakçılığı, Arap-İsrail çatışması, büyük ilaç şirketlerinin Afrika’da çevirdiği oyunlar gibi başka siyasi ve tartışmalı konulara yöneltti. 

Elli yıldan uzun süren meslek hayatında le Carré, Ruanda, Türkiye, Çeçenistan, Karayipler ve Güney Doğu Asya’yı dolaşan iki düzineden fazla kitap yazdı. Dokuzu filme çevrildi. Onu okumak isteyenlere Köstebek ile başlamalarını öneririm.


www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ 

Diyalog Gazetesi

15 Aralık 2020 Salı

Arpa çiçeği, iris ve kediler

Bahçede yapılacak çok iş var ama bende ne yazık ki çok az enerji. Ama gene de bir saldırıda bulunacağım. Programda arpa çiçeklerinin tohumlarını ayıklayıp ekmek ve irisleri seyrekleştirmek var. 

Arpa çiçeği (Gladiolus Segetum- Iridacaea) arpa ve buğday tarlalarında tahılla birlikte çıkan bir çiçektir. Glayölün yabanisidir. Tarlanın sürülmesinden etkilenmez, çünkü toprağa düşen filiz kök saldıktan sonra derine hicret eder. 

Kırmızı şarap rengindeki Kıbrıs lalesinde de aynı huy vardır. Yerden kesinlikle çıkaramazsınız. Zaten doğada o kadar azaldılar ki bırakın sökmeyi bulmanız bile zordur. Çoğaltmak isterseniz tohumlarını toplayıp ekmeli ve altı yedi yıl beklemelisiniz. 

Arpa çiçeğinin yaprakları kılıç gibidir, gövdesinde pembe renkli, glayöl çiçeğine benzer şekilde sıralanmış beş, altı veya yedi çiçek olur. Bu çiçekler tohum kesesine dönüşür. Keselerin irilerinin içinde yirmiye kadar tohum bulunabilir. 

İşte ilk işim yaz sonunda topladığım bu tohumları keselerinden çıkarmak olacak. Arpa çiçeklerini bulundukları yerde bıraksam da çoğalacaklardı, ama bu süreci çabuklaştırmak ve bu harika çiçeği bahçenin diğer yerlerine yaymak istiyorum. O zaman çalış bakalım MM. 

Mutfak masasında yaptığım bu iş iki saatten fazla zamanımı alıyor. İrisleri seyrekleştirmek daha zahmetli bir iş ve şu nedenle gerekli: Uzun zaman aynı yerde kalan irisler sıkışır, birbirinin üzerine biner ve az çiçek verir. Önce iris köksapları veya rizomları sökülür, ki bu işi haftada iki defa birkaç saatliğine gelen bahçıvana bırakıyorum. Sonra rizomlar yeniden ekilmeye hazırlanır, ki bu işi ben yapıyorum. Kökleri ufaltıyorum, çürük kısımlarını kesip atıyorum. Daha sonra bol hayvan gübresi dökülmüş yeni yerlere ekilecekler, ki bunu da bahçıvana bırakacağım. 

Rizomları teker teker elime alıp temizlerken bir kedinin alçak dalların arkasında beni izlediğini fark ediyorum. Az sonra ikinci bir kedi çıkageliyor. Kediler arka ayaklarının üzerinde durup ön ayaklarını kullanarak bir oyuna başlıyorlar sonra, hafif ve hızlı, kayboluyorlar. 

Onlardan sonra çıkagelen kömür siyahı, iri bir kedi. Bana hızlı bir bakış fırlattıktan sonra daha ilginç şeyler aramak üzere çayırda kayboluyor. Üçü de bakımlı ve iri, tüyleri parlak olan kediler ev kedisi olmalı. Geçim dertleri yok. 

Bahçede sık sık kedi görüyorum. Bazen biri bahçe koltuğuna kurulmuş uyuyor. 

Kedi uzmanı bir arkadaşım kedilerin sakin yerleri sevdikleri için bahçeme dadandıklarını söylüyor. Bir fare yakaladıklarını görmedim ama. Bu da bahçemdeki tarla fareleriyle kedilerin saldırmazlık paktı imzalamış oldukları konusundaki kanımı kuvvetlendiriyor. 

Ağaçların arkasından, yolun geçtiği yerden bir kadın sesini yumuşatarak, sevgiyle kedisini çağırıyor. Bu davette bir aşk var. Kadının bu kadar büyük bir sevgiyle bir başkasını çağırmadığını düşünüyorum. 

Yağmur serpiştirmeye başlayınca kalkıp eve doğru yürümeye başlıyorum. Portakal ağacının orada burnuma hafif, hoş bir çiçek kokusu geliyor. Bu mevsimde çiçek ne arar diye düşünerek çevreme bakınca yenidünyanın çiçek açtığını görüyorum, hem de kocaman. İklim değişikliği işte… Ilık geçen kış mı onu kandırdı?

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

10 Aralık 2020 Perşembe

Yol kenarı çayır çimen

Birkaç ay önce onu Lapta’daki evinde ziyaret ettiğimde sanatçı dostum Hikmet Uluçam bana bir torba dolusu tohum verdi. Yabani çiçeklerden toplamış. “Bunları bahçene saç, göreceksin ne güzel çiçekler çıkacak,” dedi. 

Hikmet için sanatçı dedim, ama o sanatçılığının yanında belki de Kıbrıs’ın en usta, en çevreci bahçıvanıdır. İlkbaharda birkaç günlüğüne ziyaretçilerine açtığı bahçesi adanın öz çiçekleri ile dolu bir cennettir. 

Torbayı alıp eve geldim ve yağmurlar başladıktan sonra içindeki tohumları ara ara avucumda toplayıp eski zaman çiftçileri gibi toprağa attım. Bakalım neler çıkacak. 

Dizimin dibinden ayrılmayan okuyucularım hatırlayacaktır: Üç dört yıldır, aslında bir tarla olan bahçemi sürdürmüyorum ve toprağını başka bir şekilde rahatsız etmiyorum. Orasını yabani çiçeklerle dolu bir çayırlık hâline getirmek istediğim için yaptım bunu. Kendi hâline bırakılan toprak gücünü toplayacak, aşınmanın ve sürekli ekim altında bulunmanın hâlsizliğinden kendini kurtaracak. Zamanla adadaki yabani çiçekleri bağrına çekecek. Çekmeye başladı bile. Her ilkbaharda daha önce görmediğim kır çiçekleri görüyorum ve bunların tohum dökerek kendilerini çoğaltmalarını. 

İklim değişikliği doğadan aldıklarımızı ona geri verme zamanının geldiğini haber veren bir tehlike çanıdır. Bu çanı herkes duymalı. 

Dünyayı elbirliği ile viraneye çevirdik, elbirliği ile mamur etmeliyiz. Maalesef, biz Kıbrıslı Türklerin çoğu doğaya karşı sağır ve kör olduğu için hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyoruz. 

Köylerde ve kasabalarda daha birkaç yıl öncesine kadar çiçekli birer çayır olan yol kenarları rant uğruna beton kaldırımlarla doldurulmakta. Müteahhitler, yeni ev yaptıranlar ağaç ve çiçeğe yer ayırmadan arsaların her santimetre karesini ev, garaj veya çimentodan yapılmış bloklarla doldurmakta. 

Bu konulara öncelik tanıması gereken politikacılar, üst düzey bürokratlar, belediyeler ve fikir önderleri ise incir çekirdeği doldurmakla meşgul. Yeni yapılan yol kenarlarının çiçekler ve otlarla çayırlaştırılması, yol ihalesinin bir parçası hâline getirilmelidir. Köylerde ve taşra özellikli yerlerde yol kenarlarına kaldırım yapılmamalı, yapılanlar sökülmelidir. İnşaat alanları daraltılmalı, yeşil alanlar genişletilmelidir. 

Çöküş zamanlarında değişik şeyler yapmak zorundayız, çünkü eski yöntemler geçerliliğini yitirmiştir. KKTC doğaya ilan ettiği savaşı durdurmalı, geri çekilmelidir çünkü giriştiği bir savaş değil intihardır. Doğa pısmış gibi görünse de yumruğunu patlatacaktır. Covid-19 bunun ilk işaretidir. Doğayı eski hâline kavuşturmak bir kurtuluş savaşıdır – hem doğa hem insanlık için. Hiç kimse katkı yapmaktan muaf, hiçbir ülke, KKTC gibi tanınmamış ve geri olsa bile, yükümsüz değildir. Beton yerine tohum etmek tahmin ettiğinizden de kolaydır ve çiçek betondan sağlıklıdır. Rantı ise çocuklarınıza ve torunlarınıza miras olarak bir cehennem değil, yaşanabilecek bir dünya bırakmaktır.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

5 Aralık 2020 Cumartesi

Yolculuk niyeti

Yolculuk niyetinde değilim
Fakat böyle bir iş yapmaya kalksam 
Doğru İstanbul’a gelirim. 
Beni bebek tramvayında görünce 
Ne yaparsın acep? 
 
Mamafih söylediğim gibi
yolculuk niyetinde değilim!
 
İzmir’de Alsancak taraflarındayım. Buraya bir laboratuvarda Covid-19 testi yaptırmak için geldim. 
 
Test tamamlanınca caddeye çıktım, denize uzandığını sandığım yollardan birine girdim. Dükkânlar, lokantalar, barlar, kafeler, birkaçı hariç hepsi temiz ve tertipli bir biçimde kapalı. Açık olanlara da pek giren çıkan yok. 
 
Soğuk. Rüzgâr, Çinli bir şairin “On binlerce mil uzunluğundaki rüzgâr” dediği rüzgâr, bacaklarıma köşeden siyah bir balon getirdi. Balonun siyahı da mı olurmuş? Siyah balon siyah gelinlik gibi olmuyor mu? 
 
Biraz ileride uçuşan, birbirine bağlı birkaç balon daha var. Evini bulamayan sarhoşlara benziyorlar. Şenliksiz, Covid-19 kapalısı, kalabalıksız bu sokakta ne arıyorlar? Bir partiden mi kaçtılar, yoksa baloncunun demetinden hürriyeti mi seçtiler? 
 
Bir dükkândan iç antepfıstığı alıyorum. Müşterisiz bir lokantanın önünde beyaz gömlekli üç garson sohbet ediyor. Biraz ileride bir kitapçı var. Oraya yürüyorum. İçeride gözüme çarpan ilk kitap Orhan Veli’nin Bütün Şiirleri. 
 
O, çocukluğumdan beri en sevdiğim şairdir. Çoğu zaman, bir kitapçıya girdiğimde, evde olmasına rağmen bu kitabını alırım. Onu tanımayı çok isterdim. Mozart (1756-1791) 35 yaşında dünyaya veda etmişti. Onun gibi muzip ve saf, hüzünlü ve bahtsız bir kişi olan Orhan Veli 1950’de 36 yaşında öldü. Ankara’da belediyenin üstünü örtmeyi ihmal ettiği bir çukura düştü ve üç dört gün sonra beyin kanamasından gitti. Yolculuk niyetinde olmadığı bir yaşta. 
 
Denize varınca bir yere ilişip kitabı rasgele açıyorum. Bin dokuz yüz otuz ve kırklarda yazılmış olmalarına rağmen şiirler ağaçtan az önce kesilmiş meyve gibi taze; şair çoktan ölmüş, tenha kalabalıklaşmış, temiz kirlenmiş, gözler kapalı dinlenen şehir cehenneme dönmüş olsa da. 
 
Mozart’ın müziği gibi sonunda dimağda bir hüzün tortusu bırakıyor Orhan Veli’nin şiirleri. En masum ve çocuksu olanlarında bile tasalı bir şey var. 
 
Kuşçu amca! 
Bizim kuşumuz da var 
Ağacımız da; 
Sen bize bulut ver sade, 
Yüz paralık. 
 
Klâsik, okumaktan asla bıkmayacaklarımızdır. Bazıları insan öğrenmeye geldiği şeyleri öğrenince gider, der. 
 
Orhan Veli genç öldü ama belki öğrenmeye değer en önemli şeyleri öğrenmişti.  
 
Bakma fakirmişim, kimsesizmişim; 
-Akşamüstüne doğru, kış vakti 
Benim de sevdalar geçti başımdan. 
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış; 
Zamanla anlıyor insan dünyayı. 
 
Öğleye doğru arkadaşım gelip beni buluyor. Tavacı Recep’ten paket servisi almaya karar veriyoruz. Bizi içeri davet ediyorlar ve çay ikram ediyorlar. Lokanta bomboş. Yolda Reyhan’dan kazandibi alıyoruz ve eve gidiyoruz. Kesik kesik olan bir hayatın kalan zevkleri.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

3 Aralık 2020 Perşembe

Zeytindağı

Bahçenin uç tarafında beyaz, büyük, bakımlı bir kedi uzanmış güneşleniyordu. Geldiğimi görünce kısa bir tereddüt geçirdi sonra hızla ters istikamete kaçıp kayboldu. 
 
Bugün kendimi sevmiyorum. “Haklısın ahbap,” diyorum. “Geldiğimi görsem ben de ardıma bakmadan kaçardım. Ama kaçacak yerim yok.” 
 
Kurşuni bir gün. Yer ıslak. Güneş bir açıp bir kapıyor. Uzaktan derin derin gök gürültüleri geliyor. 
 
Ağaçlarda kalan son birkaç inciri ve narı topluyorum, daha tam olgunlaşmamış olmasına rağmen bir portakal koparıyorum ve eve yollanıyorum. Şömineyi yakabilirim ama yakmıyorum. Çorba pişirebilirim ama pişirmiyorum. Yukarı çıkıp uyuyabilirim ama çıkmıyorum. Bugün tersliğim üzerimde. 
 
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine satın aldığım Falih Rıfkı Atay’ın (1894-1971) Zeytindağı adlı kitabına uzanıyorum. Acaba ruh hâlim, tüyler ürpertici olaylar ve tablolarla dolu bu kitabın üzerimde bıraktırdığı etkiden mi? 
 
Keyfi bir yönetim altında Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı’nın ipleri çözülen bir çadır gibi nasıl çöktüğünü anlatıyor kitap. Bir yerinde içeride disiplini sağlamak için Şam ve Beyrut’ta kırk kadar Arap milliyetçisinin asıldığından bahsediliyor. Bu anlatımdan, bir tablo çıkmamak üzere zihnime yerleşiyor: 
 
Beyrut’ta Cemal Paşa, evinin merdivenlerinden inerken, güzel ve siyahlar giyinmiş bir kadın, yanında çocuğu ile onu karşılıyor. Çocuk, elindeki çiçek demetini komutanın ayağının altına atarak “Babamı bağışlayın,” diyor. “Kumandanın o gün gözlerinin yaşardığını ve titreyen çenesini güç tuttuğunu görmüştüm,” diye yazıyor Falih Rıfkı. 
 
“Çünkü bu siyahlı kadın evine dönerken, meydanın bir köşesinde, sevdiği kocasının soğumuş beyaz cesedini görecekti.” Türk oralarda o kadar hakir görülüyordu ki birine “Türk müsün?” diye sorulduğunda verilen cevap “Estağfurullah,” oluyordu, diye yazıyor Falih Rıfkı. 
 
Bugün durum ne kadar değişik? Osmanlı asırlar boyunca Arap ellerini o kadar yoksul bıraktı, o kadar zulüm yaptı ki bugün oralarda Türk’e kucak açılacağını hayal etmek bile gülünç. Ama ediliyor. 
 
Osmanlı fethe dayalı eski model bir imparatorluk olduğu, yeni çağlara ayak uyduramadığı için çöktü. Fethe dayalı imparatorluklar fetih devam ettiği, ele geçirilen yerlerden servet başkente aktığı, askerler ödendiği müddetçe ayakta durur. Başka kentleri ve ülkeleri savaşarak alma durunca düşüş başlar. Bunun klasik örneği Roma İmparatorluğu’dur. 
 
Savaşların modası geçti. Savaşabilirsin ama zafere ulaşamazsın. Savaşta, sonunda, vuran da vurulan da kaybeder. Bunu, iki dünya savaşından sonra Avrupa öğrendi. Amerika Irak’ta hezimete uğrayarak anladı. Rusya Afganistan’da perişan olduğu hâlde öğrenmemekte direniyor, çünkü ayakta durmak için maceralara girişmek ihtiyacında olan bir despot tarafından yönetiliyor. 
 
Çağımızda güçlü devletler ekonomisi sağlam olan, halkını refah içinde yaşatan devletlerdir. Türkiye için ekonomisi sağlam, halkını refah içinde yaşatan bir devlet olduğunu söyleyemeyiz. Bunun kitap dolduracak nedenleri var. Ama önemli bir neden; Osmanlı’nın çöküşünden ders çıkarmaması, demokratikleşememesi, hukuk devleti olamaması, Doğulu kalmasıdır. Ama şu anda aklımda bunlar değil Cemal Paşa’nın ayaklarına çiçek atan çocuk var. O da babasının asılmış cesedini gördü mü? Ondan sonra hayatı nasıl oldu?

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

28 Kasım 2020 Cumartesi

Bahçıvanlığı iyi yapılmış zihin

İstanbul’da yaşadığım zor günlerde geceleyin yattığımda zihnimde Ozanköy’deki bahçemde gezinti yapar, sakinleşirdim. Kesik bir ağacın toprakta kalan parçasının üzerine deniz kenarından taşıdığım yassı bir taş koyup oturacak bir yer yapmıştım. Oraya oturur, yakınındaki çamın kokusunu hatırlayarak uykumun gelmesini beklerdim. Bu zihinsel bahçe anları bile bana iyi gelirdi. 
 
Sabırsız yolculuklardan sonra Ozanköy’e vardığımda bazen eve girmeden önce bahçeyi dolaşır ağaçlarla, kokularla tanışıklığımı yenilerdim. Dünyam değişirdi. 
 
Bahçe... Belki doğa demeliyim... İnsanın zihin ve ruh gıdasıdır. Birkaç gün önce İngiliz psikiyatr Sue Stuart-Smith’in Bahçıvanlığı İyi Yapılmış Zihin adlı kitabını bitirince bu gerçeğin tıp âlemi tarafından yaygın olarak kabul edilmeye ve bahçeciliğin bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandığını öğrendim. Bahçecilikten kasıt, bir meşgale olarak bahçede yapılan işlerin tümüdür; kazmak, ekmek, sulamak, toplamak, ot sökmek hatta bunları yaptıktan sonra ve yapmadan önce bahçede bir yerde oturmak. 
 
Yapılan birçok bilimsel araştırma bahçeciliğin stres, depresyon, travma ve bağımlılıkla boğuşanların hayatında dönüşüme yardımcı olabileceğini gösteriyor. Bu araştırmalardan çıkan en güçlü bulgulardan biri şudur: Bahçecilik kişinin ruh hâli ve kendine saygı durumunu yükseltir, depresyon ve anksiyeteyi hafifletir. 
 
Batı’da bazı hapishanelerin bahçesi var. Orada uğraşan mahkûmların çıktıktan sonra suç tekrarı eğiliminin azaldığı tespit edildi. İngiltere’de artan sayıda hastanelerde akıl hastaları bahçeciliğe yöneltiliyor. Bu yolu tutanlarda iyileşme veya kendini daha iyi hissetme oranı kapalı kalanlardan daha yüksek. 
 
Okulu terk edenlerin ellerini toprakta kirletmeye başladıktan sonra eğitime dönme şansı artıyor. 
 
Bahçıvanlık yapan yaşlılar daha uzun yaşıyor ve daha yüksek bir hayat kalitesine sahip oluyor. 
 
Penceresi ağaçlığa bakan hastaların sızıya tahammülleri daha güçlü oluyor ve daha erken iyileşiyor. 
 
Gene İngiltere’de ağır ruh hastalığına duçar olanların kaydolup haftada birkaç defa çalışabileceği, vakıflar tarafından kurulan bahçeler var. 
 
Stuart-Smith’in sıraladığı bütün bilimsel araştırmaları saymamak için size diyeyim ki bahçe ile uğraşıp da yarar görmemiş hasta veya iyi kimse enderdir. 
 
Teknolojinin ve şehirleşmenin gittikçe yoğunlaştığı hayatlarda toprağa yakınlaşmanın önemi gittikçe artmaktadır, diyor Stuart-Smith. Bahçe sadece insanın içini açan bir yer değildir. Ayrıca “düşüncelerinizi duyabilmek için size sükûnet sağlayan zihinsel bir mekândır." Bitkilerinize baktığınızda iç dünyanızın da bahçeciliğini yapmış olursunuz. Hayatın temposu, bitkilerin temposudur. Bahçede dünyanın daha aheste olduğu bir kafa yapısı kazanırsınız. “Bitkiyi sulamak sakinleştirir ve gariptir ama bitirdiğinizde kendinizi bitkileriniz gibi tazelenmiş hissedersiniz.” 
 
Bahçecilik konusunda yazılmış en orijinal kitaplardan biri olan eserin İngilizce adı The Well Gardened Mind’dır. Türkçesi yok. Umarım yakında olur.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

26 Kasım 2020 Perşembe

Zehir ve nergisler

İzmir Körfezi’nin kuzey batı ucuna yakın Karaburun kasabasının ardındaki dağlarda nergis yetiştiren köyler var. 
 
Güneşli bir sabah, ufak tefek bir şeyler götürmek için bu köylerden birinde yaşayan yaşlı bir kadını ziyarete gittik. Bize çay yaptı, yumurta verdi, bahçesinden nar ve mandalina topladı. 
 
Dönüşte yolu asfaltlanmakta ve kapalı bulduk. İşçilerden biri bize sahile, Yeni Liman’a inen toprak bir yol tarif etti. Bakımsız zeytinlikler arasından geçip bir süre aşağı doğru gittikten sonra yol sağa yöneldi ve geçilmesi imkânsız bir hâl aldı. 
 
Geri döndük. Başladığımız yere yakın, aşağıya inen başka bir toprak yol gördük. Yukarıdan yürüyerek bir adam geliyordu. 
 
“Nereye gidiyor bu yol?” diye sordum. 
 
Yaklaştı. Sırtında bir ilaçlama tankı vardı. Bir elinde bir torba mandalina diğerinde tankın püskürtme hortumunu tutuyordu. 
 
“Yeni Liman’a,” dedi. 
 
Oraya gidiyormuş. Onu arabaya davet ettik. Bagajı açtım ve eşyalarını içine koydu. Yeşilimsi bir rengi olan zehirden insanı kötü eden bir koku geliyordu. Emekli öğretmenmiş. Köyde ve Yeni Liman’daki iki tarlasında nergis tarımı yapıyormuş. Ona köydeki tarlasına ilaç sıkmaktan dönerken rastlamışız.
 
 “İlaçlamazsan nergisleri otlar boğar, cılız olurlar, satamazsın,” dedi. 
 
“Benim tarlada da nergis var. Hiç ilaçlamam. Yıllardır aynı yerde çıkarlar ve hiç de cılız değildirler,” dedim.
 
 “Ben ticari olarak ekiyorum ama,” dedi. 
 
“Nasıl ekersen ek. Otun nergise ne zararı olacak? Bir tarlanın bu araba kadar bir bölümünü ilaçlama, orada çıkan nergisleri ilaçlı bölümde çıkanlarla karşılaştır, göreceksin aralarında bir fark olmayacak,” dedim. 
 
Ve ekledim.“Sen sadece otları öldürmüyorsun. Onlara konan arıları, kelebekleri falan da öldürüyorsun.”
 
“İlaçsız denedim olmadı,” dedi cılız bir sesle ve başından savdı beni. 
 
On yıllardır ilaç şirketleri ve hükûmetler çiftçileri zirai ilaç kullanmaya alıştırdı. İlaçların doğaya verdiği zararın üstü kapatıldı. 
 
Böyle giderse sebzeleri ve meyveleri ve çiçekleri döllendirecek arı ve böcek kalmayacağı saklandı. Türkiye’de zirai ilaç, yani zehir kullanımı on yılda yüzde 57 artıp geçen yıl 60 bin tonu buldu. Kullanılan zehirler arasında Dünya Sağlık Örgütü’nün yasakladığı, kanserojen olması muhtemel bileşimler de var. 
 
Toprağın altını göremediğimiz için orada neler olduğunu yeni yeni öğrenmeye başladık. Bitkiler kökleri aracılığıyla birbirlerini besliyorlar ve zararlılara karşı uyarıyorlar. Yeraltı, bitkilerle alışveriş içinde olan mantar ağlarıyla kaplı. Zehirler bu görünmeyen dünyayı tarumar ediyor. Bir bitkiyi yaşatmak için yüzlerce başkasını öldürme aptallığı artık arkada kalmalı. Ama güçlü devletlerin dev ilaç şirketlerine milyarlar kazandıran bu üretimi durduracak güç kimde var? 
 
Emekli öğretmeni Yeni Liman’da indirdik. “Gelecek sene gel, sana nergis soğanı vereyim,” dedi. “Soğanların sende kalsın,” dedim ama içimden.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

17 Kasım 2020 Salı

Hayatın amacı nedir?

Büyük salgından önce Yapay Zekâ konusu dünyayı meşgul eden sorunlar listesinin başlarında yer alıyordu. 
 
Yapay Zekâ insan gibi düşünen ve hareket eden makinelere verilen isimdir. Akla robotları getirir ama robotlar Yapay Zekâ’ya sahip olsalar da bu olgunun sadece bir uygulamasıdır. 
 
Yapay Zekâ konusunda iki ana düşünce var. Bunlardan birincisi Yapay Zekâ’nın ileride insanı aşan muazzam bir akıl birikimine sahip olacağı, insana karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde yardımcı olacağıdır. İklim değişikliği, çevrenin bozulması konularında mesela. 
 
Diğer düşünce Yapay Zekâ’nın kontrolden çıkacağı, onu yaratanlardan bağımsız olarak kendini ve zekâsını çoğaltma gücüne erişeceğidir. Bu aşamada artık insana ihtiyacı kalmayacaktır. Dünyanın sorunlarını insan yarattığına göre, onları çözmenin en kestirme yolunun insanları yok etmek olduğunu çarçabuk anlayacaktır. Ve allahaısmarladık homo sapiens. 
 
Paniğe gerek yok. Hâlen, İngilizce adı Artificial Intelligence olan Yapay Zekâ, böyle bir güce sahip olmaktan çok uzaktır. Bunları birkaç gün önce Financial Times’ta çıkan ve bugüne kadar keşfedilmiş en güçlü Yapay Zekâ makinesini anlatan bir yazı* aklıma getirdi. 
 
Konu, Yapay Zekâ dünyasında sansasyon yaratan GPT-3 adlı bir makinedir. San Francisco menşeili Open AI şirketi tarafından yapılan ve 175 milyar dil parametresine sahip olan GPT-3, bugüne kadar yaratılan en kapasiteli Yapay Zekâ makinesidir. Hâlen kapalı devre çalışan makine bu sahada uzman olan seçilmiş kişilere kullandırılıyor. Onu değerlendirsinler, öneride bulunsunlar diye. Her zaman bu gibi durumlarda olduğu gibi, kimisi çok etkilenmiş, kimisi burun kıvırmış. Ama insan zekâsı ile Yapay Zekâ arasındaki aranın kapanmakta olduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikir. 
 
İnsanın ise ne kadar zeki olduğu tartışmalı: Yapay Zekâ insanlığı ortadan kaldırmaya kalkışabilir. Bu kalkışma, eğer olacaksa, insanın onu durdurma şansı ortadan kalktıktan sonra meydana gelecek. Bu risk var ve bu denli büyük iken böyle bir yaratık meydana getirmek akıl işi midir? 
 
GPT-3’ü kullanan bir uzman ona “Hayatın amacı nedir?”diye sormuş ve “Kâinattaki güzelliğin miktarını çoğaltmak,” diye bir cevap almış. 
 
Hayatın amacının bu olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Bu bağlamda şunu düşünmüştüm: Canlılarla dolu olan bir gezegenin cansız bir gezegenden farkı ondan daha güzel olmasıdır. Bir Dünya’ya, bir de Ay veya Mars’a bakın. Onların yaşamsızlığında ürkütücü bir çirkinlik ve cansızlık var. Ona, dünyada mı ayda mı yaşamak istersin şeklinde bir seçenek sunulsa hemen hemen hiç kimse Ay’ı tercih etmez. Kâinatı yaratan da. Hayat kâinatı güzelleştirmek ve daha ilginç yapmak için var, diye düşünmüştüm. 
 
Tabii bu çok insanvari bir düşünce tarzı. Yapay Zekâ idareyi ele geçirdiğinde hayatın amacının kâinattaki güzelliği artırmak fikrini taşımaya devam ederse temel fonksiyonlarından biri Dünya’yı çirkinleştirmek olan insanın varlığını sürdürmesine izin verir mi dersiniz?

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

12 Kasım 2020 Perşembe

İyi biten her şey iyidir

Havaalanına gitmeden önce bahçede bir gezinti yapayım dedim ve her zaman böyle gidişlerden önce hissettiklerimi hissettim. 

Gitmek istememe hissiydi bu. Neden gidiyordum ki? 

Buradan daha çok olmak istediğim bir yer yokken neden sıkıcı ve yorucu olacağı kesin bir yolculuğa çıkıyordum? 

Saat bir civarında Ercan’da başlayacak olan seyahat saat yediye doğru, karanlıkta, İzmir’de sona erecekti. 

İstanbul üzerinden gitmek zorundaydım, çünkü Covid-19 nedeniyle artık İzmir’e direkt uçuşu yoktu. 

İnmek, binmek, uzun, az ışıklı koridorlardan geçmek, panoların önünde kapı numarası aramak, kalkış beklemek, tıklım tıklım uçaklarda yolculuk... 

Bahçede dolaşırken bunlar gözümde büyüyordu. Başka bir yerde olmak iyi, ama orada olmak için yolculuk yapmak zorunda olmak kötü. 

Bir gece önce “Beni oraya ışınla,” demiştim Espasito’ya, o da “Ne iyi olurdu,” demişti ama, nerede o günler… 

Adadan en son geçen yılın Eylül’ünde Midilli’ye gitmek üzere ayrılmıştım. 

İzmir’den Ayvalık’a gitmiş oradan feribotla karşıya geçmiştik. Yol da Ayvalık da kâbustu. Ne zaman bu kasaba şehir olmuştu, caddeleri kirli kalabalıklarla dolmuştu ve bütün yeni yapıların zevksiz olması şart mıydı? 

*** 

Espasito sigarayı bırakınca kilo almaya başlamıştı. İlk ay beş kilo. İkinci ay da beş kilo alınca harekete geçmeye karar verdi. 

Bir otelin spor salonuna abone oldu ve koşu bandında koşmaya başladı. İki kilometre ile başladı. Sonra artırdı. Dört, beş, altı. 

Spor hocası “Neden dışarıda koşmuyorsun,” deyince sahilde koşmaya başladı. Üçkuyular’dan Konak’a doğru. 

İlk yarı maratonunu, ki 21 kilometre uzunluğundadır, Antalya’da koştu. Çok zor bitirdi ve bitirdiğinde bir daha koşmamaya karar verdi. 

Yarışa profesyonel koşucuların da katıldığını bilmeyen babası onu bitiş yerinde bekliyordu. “Kızım nerede kaldın?” diye sordu. “Herkes geleli yarım saat oldu.”

Espasito kendine verdiği sözü birkaç gün içinde unuttu. Hâlâ haftada 25-30 kilometre koşuyor. Ve yarı maraton yarışlarına katılmaya devam ediyor. 

*** 

Yirmi bir kilometre koşmak bir tarafa yirmi bir kilometre koşmayı düşündüğümde nefes nefese kalan ben ile o iyi arkadaş olduk. 

Karantina zorunluluğu nedeniyle adaya gelemiyordu. 

“Dağ peygambere gelmezse peygamber dağa gider,” aksiyomuna uyarak onu görmek için İzmir’e gitmem şart olmuştu. 

Yolculuk nasıl geçti diye soracak olursanız... Korktuğumdan da kötü geçti. 

Az daha İzmir uçağını kaçırıyordum ve bu kaderi önlemek için koridorlarda yaptığım mini maraton yüzünden kan ter içinde kaldım. 

Ama, Shakespeare'in (1564-1616) ünlü komedilerinden birinin sözleri ile “All is well that ends well”: İyi biten her şey iyidir. 

Şimdi buradayım ve iyiyim.

 www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

10 Kasım 2020 Salı

Her şey neden bu kadar güzel?

Bu sabah yağmurun damda çıkardığı sesle uyandım. Kasım’a kadar bekleyen yağmur en sonunda bana da uğradı ve bahçemin topraklarına uzanıverdi.
 
Bir arkadaşımla, yağmur yağan ilk gün yürüyüşe gitmek için sözleşmiştik. Onu aradım, çabucak geldi ve ara sıra serpiştiren yağmurda Beşparmak’a doğru yola koyulduk. 
 
Dağın beşparmak şeklinde olan yeri bulutlar içinde kayıptı. Su çamları, servileri ve çalıları yıkamış, yeşilini canlandırmış, onları sanki gençleştirmişti. Güneşsizliğin loşluğunda ormandan harika bir koku geliyordu. Artık mantarlar da ayrelliler de -yabani kuşkonmazlar- çıkar diye düşündüm.
 
Doğada her şey güzel. Güzellik giyinmemiş hiçbir canlı yok. Güzellik sınavını geçmemiş hiçbir şey var olamaz gibi. Her canlı, bir başka şey olmanın yanı sıra, güzel olmak zorunda. 
 
Yılana, kuşa verilen renk ve desen; gizlenmeleri, toprağın, bitki örtüsünün veya ağaçların ve çiçeklerin rengine uyup görülmelerini zorlaştırmak içindir. Ama sadece bunun için değil. Bir amaç daha var: Onları güzelleştirmek. Ve bu güzellik kendi için var, herhangi bir görevi yapmak, başka bir işe yaramak için değil. 
 
Güzellik sadece canlılara ait değil. Dağlar, kayalar, toprak, su, sonsuz karanlığın içinde parlayan gök cisimleri, yaradılışta her şey, iç titreten bir güzelliğe sahip. 
 
Demek kâinatta gemlenemeyen, taşkın bir güzellik yaratma dürtüsü var. Her şey olduğundan daha güzel olamayacak kadar güzel, sanki. Doğadaki her şey gözü memnun ediyor. 
 
Neden her şey bu kadar güzel? Dünyayı sevelim diye mi? Yoksa güzel veya herhangi başka bir şey değil de gözlerimiz her şeyi güzel görmek üzere mi dizayn edildiler? 
 
Bin bir şekil alan bulutlara bakıyorum. İstiflenmiş, uzun, tül gibi şeffaf veya hallacın elinden çıkmış gibi pamuk pamuk, beyaz, kurşuni, siyaha çalan ve kızıl, her zaman sessiz ve uzak ve hareket hâlinde. Her zaman güzel. 
 
Her şey bu kadar güzel de insan neden bu kadar çirkin? Doğada her şeyin güzel olması herkesin bu güzellikleri gördüğü anlamına gelmiyor. Güzelliği görmek de bir eğitim işidir. Her konunun cahilliği olduğu gibi güzellik cahilliği de var ve bu çok yaygındır. Ve her cahilliğin bir bedeli olduğu gibi doğa cahilliği de bir maliyetle geliyor – ve cahil olanla olmayanın ödediği bedel eşittir.

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

7 Kasım 2020 Cumartesi

Beni uyandırmayın da...

Saat üçe geliyor. 

Yardımcımın ütüyü bitirip gitmesini bekliyorum. 

O gidince yukarı çıkıp uyuyacağım. Bütün uykular güzeldir ama uykuların en güzeli yeni değiştirilmiş çarşafları olan yataklarda uyunur. 

Bir yerde, zengin değil iken sonradan zengin olan bir kadının ilk iş olarak keten çarşaf, nevresim, yastık yüzü aldığını, yardımcısına yatağının çarşaflarını her gün değiştirmesini söylediğini okumuş ve bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm. Belki abartılı bir iyi fikir. 

Evlilikleri yarım yüzyılı aşmış olmasına rağmen hâlâ eşleriyle birlikte uyuyan arkadaşlarım var. 

Seninle hayatını uyumlu bir biçimde geçirecek bir eş bulmak, astronot olmaktan daha zor bir iştir. Bana sorun. Tebrikler vallahi. 

Yatakta bir kadının nefesini yüzünde hissettiğinde başını çevirmezsen onu seviyorsun demektir. Bunu da bir yerde okumuş ve test etmiştim. Doğrudur. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama aynı şey kadın için de geçerlidir. Hatta belki daha fazla. 

Neden uyuyoruz bilmiyorum, başkalarının da bildiğini sanmıyorum, her ne kadar bu konuda ileri sürülen birçok kuram varsa da. 

Bir uyku bağımlısı olarak benim amatör düşüncemi soracak olursanız uyku iki amacı gerçekleştirmek için vardır: Birincisi, vücudun kendini genel bir bakımdan geçirmesine fırsat vermektir. İkincisi, kesintisiz şuurun, yani sürekli hayat ile bağlantıda olmanın insanı delirtmesini önlemektir. 

Uyku insanın kendine hayattan verdiği bir tatildir. Uyumayı severim, uyanmayı sevmem. Çocukluğumdan başlayarak uyanmaya değer pek bir şey bulamamamdandır belki. Mamırlamam, yani kendime gelmem, yataktan çıkıp hayata katılmam da uzun zaman alır. 

Freelance çalışan bir gazeteci olduğum için şanslıyım. Dokuz-beş hayatım ender oldu. İstediğim zaman uyur istediğim zaman uyanırım. Hayatımın en büyük zenginliklerinden biri budur. 

Uykuyu sevdiğime göre ölümü de seveceğim diye düşünüyorum. 

Bazıları az uyku ile idare etmeyi marifet sanır. Birçok aptallık gibi bu da Amerika’da başladı. Kargalar uyanmadan kalkıp koşmalar, her gece geç saatlere kadar çalışmalar, cep telefonunu hiç kapatmayıp başucundan ayırmamalar... Bunlar bir ara çok moda idi. 

Okuduklarıma bakacak olursam şu sıralar uyku “in” olmaya başladı. Şimdi akıllılık, akıllı telefon veya akıllı saatin kumandasında her gece erkenden yatıp erkenden uyanmak oldu veya olmasına çalışılıyor. Uykunun faydalarını anlatan kitaplar yayımlanıyor. Yakında bir uyku dergisi çıkarsa – tabii internette – hiç şaşırmam. 

İnsan denilen yaratık dünyaya ayak bastığından beri değişmeyen gerçeklerden biri şudur: Sağlıklı bir yaşam için her gün 7-8 saat gece uykusuna ve yeteri kadar da siestaya ihtiyacı var. Bunlardan kendini mahrum bırakan kişi er geç, unutulmaya başlanan iki Kıbrıs deyimi ile, mannos olur, sersemler ve gunolaşır, aptallaşır. Seçenek sizin. Beni uyandırmayın da siz ne yaparsanız yapın.


www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

6 Kasım 2020 Cuma

Bitkilerin dervişi

Bugün dağa adaçayı toplamaya gideceğim. 

Yoldan tepeye çıkan bir patikanın kenarlarında, adaçayı çalılarının bulunduğu, eksildiğinde gittiğim bir yer biliyorum. Oraya gideceğim. 

Siyah çay içmeyen bir arkadaşım için yaptığım, siyah çaydan bıkınca ara sıra benim de içtiğim rooibos’lu karışımın içine katıyorum adaçayını. 

Rooibos, Güney Afrika’da yetişen bir bitkiden elde edilen kırmızımtırak, kafeinsiz bir çaydır. Çay değildir aslında ama çay gibi içildiği için çay dedim. 

Bizim buradaki dağlarda ve tepelerde yetişen adaçayının tadı ve kokusu Türkiye’de yetişenden çok daha keskindir. Bunu, burada yazların daha sıcak, yağmursuz mevsimin daha uzun olmasına bağlıyorum. 

Nisan’dan bu yana yağmur yağmadı. Altı yedi ay. Adaçayı toplamanın en iyi zamanı şimdidir. Kokusu ve tadı en keskin olan yapraklar, bitkinin en susuz ve sıcak baygını olduğu bu aylarda elde edilir. Bu kadar susuzluğa rağmen kurumuş bir adaçayına rastlamadım. Susuz nasıl dayanıyor bu kadar uzun zaman? 

Modern araştırmalardan bitkilerin birbirlerine yardım ettiklerini, sağlam ağaçların güçsüzleri kökleri vasıtasıyla beslediğini biliyoruz. Adaçayı ihtiyaç duyduğu suyu bu şekilde çevresindeki bitkilerin köklerinden alıyor olabilir mi? Olabilir. 

Yaprakları kışın toplamaktan kaçınmak gerekir; yağmurlu aylarda yapraklar çiğ ve sulu ve daha yeşildir ve koku o kadar keskin değildir. 

Adaçayı toplarken her bitkiden sadece birkaç dal kesmek, çoğunu çalının üstünde bırakmak gerekir ki yaşamaya devam edebilsin. 

Sadece birkaç dalı olan yeni bitkilere hiç dokunulmamalı. Ya kaktüsler, diye sorabilirsiniz, ya onların susuzluğu? Kaktüsler susuzluğun bitkisidir. Çöllerin ve neredeyse çöl olan yerlerin tamamen yeşillik ve çiçekten mahrum olmamaları için vardır. Onlar gövdelerinde, yapraklarında ve köklerinde suyu depolamak ve idareli kullanmak için muazzam karmaşık ağlara sahiptir. Bir babutsa (mısır inciri) yaprağı kesip kurutur ve kabuğunu soyarsanız gördüğünüz yapıya şaşabilirsiniz. 

Akdeniz havzasının yerlisi olan adaçayı antik çağlardan beri şifalı, kutsal bir bitki olarak kullanılıyor. Çağımızda yapılan bazı araştırmalar, adaçayının bilinci güçlendiren ve sinir dokusunun bozulmasını önleme yeteneği taşıyan etkin maddeler ihtiva ettiğinin ipuçlarını veriyor. Ama bu araştırmaların* sonuçları kesin değil. 

Biraz adaçayı topladıktan sonra yere, çam iğnelerinin halısına uzanıyorum ve etrafa kulak veriyorum. Yükseklerde uçan bir kartalın tok ötüşlerinden başka ses yok. Bana bir şey iyi geliyorsa adaçayından çok bu dinginliğin yatağında dinlenmektir diye düşünüyorum. 

Adaçayına karşı büyük bir sevgim ve saygım var. Sıcak ve susuzlukla boğuşmakla geçen çilekeş bir hayatları olduğunu düşünüyorum, bitkilerin dervişi onlar olmalı. Konuşabilseler Yunus Emre’nin (1238-?) veya Mevlana’nın (1207-1273) diliyle mi konuşacaklar, ayrılığın ve yoksunluğun acısından mı bahsedecekler? 

https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC5318325/

www.diyaloggazetesi.com ==> OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ
Diyalog Gazetesi

ZAMANSIZ YAZILAR