T24 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
T24 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2020 Cumartesi

Okuyucularıma bir not

Yazılarımı sürdürmem için ortak bir zemin kalmaması nedeniyle artık T24’e yazı yollamayacağım. 
 
Türkiye medyasında çalışmaya başlamamdan bu yana en sık yaptığım şey kovulmak veya kendi isteğimle ayrılmak oldu. Bu defa neden her ikisinin karışımıdır.

Yeni yazılarımı okumak isteyen okuyucularım salı, perşembe ve cumartesi günleri onları T24 ile eşzamanlı yayımlayan Lefkoşa merkezli Diyalog Gazetesi’nin web sayfasına bakabilirler:

https://www.diyaloggazetesi.com

Eski yazılarımın bazıları ise şu adreste okunabilir: http://pazaryazilari.blogspot.com

Saygılar ve güzel günler dileğiyle...

2 Temmuz 2020 Perşembe

Ağustos böceklerini güldürdüm

Bağırıyorum ama beni bahçede bağırışan ağustos  böceklerinden başka duyan yok. 

Geçen yılın bir  daha tekrarlanamayabilecek özgürlüğünde Girit'e uçtuğum Yunan Aegean Havayolları'ndan iki de bir e-mail alıyorum.

Beni Yunanistan'daki 31 destinasyona yüzde 30 indirimle uçmaya davet ediyor.

"Şimdi çocuklarınızı da bedava uçuruyoruz," diyor.

"Sağlığınız ve güvenliğiniz önceliğimizdir," diyor.

"Tamam," geliyorum, diye bağırıyorum. "Bize adaya giden uçaklarınızdan birinde yer ayırtın. Hangisi olduğu fark etmez. Siz karar verin. Espasito'yu da alıp geliyorum."

Bağırıyorum ama beni bahçede bağırışan ağustos böceklerinden başka duyan yok.

27 Haziran 2020 Cumartesi

Sıcaklık adaları

Ozanköy

Evimden arabayla sağa sola giderken inşaat hâlinde olan evler görürüm ve haftalar ayları izlerken tamamlanmalarını...

Tamamlanmanın son aşaması her seferinde bütün evler için aynıdır: Bahçenin neredeyse tamamı küçük beton bloklarla döşenir ve aynı bloklarla arasında ağaç ekmek için yer bırakılmayan kaldırımlar yapılır.

Belki, ev sahibi zenginse, bir yerden sökülen asırlık bir zeytin ağacı bir yerlere dikilir, ağaçtan çok süs olarak veya duvar dibinde bir şeyler ekmek için dar bir alan bırakılır.

Ama doğaya verilen bu küçük tavizler yapılmış olan şeyi değiştirmez: Toprak olan yer betonlaşmıştır. Bir heat island "sıcaklık adası" yaratılmıştır.

Hem o evde oturacak olanlar hem de çevre için ısı yükseltilmiş, iklim felaketine bir halka daha eklenmiştir.

Sıcaklık adası meskûn yerlerin onları çevreleyen kırsaldan daha sıcak olma olgusudur. Bir milyon nüfuslu bir şehrin yıllık ortalama sıcaklığı, çevresindeki kırsaldan 1 ila 3 santigrat derece fazla yüksek olur. Geceleyin bu fark 12 dereceye kadar çıkar.

Sıcaklık adaları yaz aylarında pik enerji talebine yol açar, klima kullanımının bedelini yükseltir, hava kirliliği ve sera gazı salınımını artırır ve sıcak bağlantılı hastalık ve ölümleri çoğaltır.

Sıcaklık adası fenomeni, genellikle şehirlerin onları çevreleyen taşradan daha sıcak olduğu şeklinde tarif edilirse de son zamanlarda bu tarif daha çok şehir içi alanlardaki ısı farkını anlatmak için kullanılmaya başlandı.

Yeni araştırmalar sıcak günlerde aynı şehrin değişik semtlerinde bu farkın 20 dereceye kadar ulaşabileceğini gösteriyor.

Binalar, yollar, üstü açık araç park alanları ve endüstri bölgeleri çevredeki ısıyı artırırken, büyük parklar ve yeşil alanlar serinletici bir etki yaratır.

Baltimore ve Washington gibi şehirlerde yapılan araştırmalarda en yüksek sıcaklık güneş enerjisini emen ve yayan evlerin ve asfaltın bol, ağaçların az bulunduğu semtlerde tespit edildi.

Asfaltın sıcaklığı hapsetme yeteneği beton ve diğer sert yüzeylerden çok fazladır. Çimentodan yapılan kaldırımların pik yaz sıcaklığı 48 ila 67 dereceye kadar çıkabilir.

Evinin çevresini çimento temelli kaldırımlarla döşeyenler yaz için ateşten bir kuşak takmış gibidirler.

Sıcakla bağlantılı hastalıkların en fazla görüldüğü yerler sıcaklık adalarıdır.

İklim felaketi nedeniyle ısı yükseldikçe bu sıcaklık adalarında yaşayanların sağlığı daha çok tehdit altında olacak.

Meskûn yerlerdeki sıcaklığı düşürmek için çareler vardır.

Herkesin başvurabileceği çare ağaç ve bitki örtüsünü genişletmektir.

Daha çok yeşil, daha az asfalt, daha az kaldırım, şeklinde düşünmektir.

Evinin bahçesine ağaç dikmeyen kendini de komşularını da bir sıcaklık adasında yaşamaya mahkûm eder.

Sonunda ölüm bile olabilecek bir akılsızlıktır bu.

 

25 Haziran 2020 Perşembe

Yüzmek ve yüzememek

Bu sene yüzmeye nisanda başlamayı planlıyordum ama işte haziranın sonuna geldik ve daha bir defa yüzdüm.

Kızgın güneş altında öğleye doğru olan bu yüzme sonrasında pişik oldum ve esrarengiz bir şekilde başım kaşınmaya başladı.

Pişik, teri vücudun dışına atmaya yarayan kanalların tıkanması sonucunda, terin derinin altında hapis olması olayıdır. Kabarcıklara, kızarıklığa ve kaşınmaya neden olabilir.

Ender hâller dışında, deriyi birkaç gün serin tutmak ve terlemekten kaçınmak, pişiğin kendiliğinden geçmesi için yeterlidir. Hava sıcak ise gölgede veya klimalı ortamda kalmak veya bir vantilatör aracılığıyla hava sirkülasyonunu sağlamak gerekir.

Çarçabuk iyileşeceğimi umuyordum ama olmadı. Benimki ender hâllerden biri olduğu için doktora gitmek zorunda kaldım ve temmuzun kapısına dayanmış olmamıza rağmen hâlâ ilaç kullanıyorum.

Parlak mavi suyu görünce cildimin güneşe karşı hassaslaştığını unutmuştum. Ve boynumu korumayı ihmal ederek bedelini bir türlü bozamadığım bir yüzme orucuyla ödedim.

Yüzmemenin eksikliğini vücudumda enerjisizlik ve çeviklik eksikliği ve bazı eklem yerlerimin garç garç etmesi olarak hissediyorum, fena hâlde.

Karada tenha yerlerde yürümek ne ise (koşmak veya jogging ayrıdır ve bana göre değildir) denizde yüzmek odur: Vücut ve ruh ve beyin için başka yerden elde edilmesi mümkün olmayan bir besin.

Bugün tesadüfen okuduğum bir yazısında Iris Murdoch (1919-1999) yüzmek hakkında şunları söylüyor:

"Yüzmenin ilginç özelliklerinden biri şudur ki yüzen kişi kendini bütün hastalıklardan ve memnuniyetsizliklerden iyileşmiş hissedebilir ve arzuladığı şeylerden arınmış. Yüzmek sanki ölmek gibi bütün sorunları hâlleder ama sonunda sağ kalırsınız."

Feylesof ve ünlü bir romancı olan Murdoch hayatta iken İngiltere’nin nehirlerinde yüzmeye bayılırmış.

Murdoch hayatının son iki yılını Alzheimer’lı olarak geçirdi. Hastalığında ona eşi John Bayley (1925-2015) baktı. Bayley, Murdoch’a dair hatıratında, onu ara sıra sağlıklı yıllarında yüzdükleri bir nehre götürdüğünü ve suya girdiğinde kadının yüzünde beliren memnuniyet ifadesini anlatır.

Murdoch yüzmekle ilgili yazısında kendisi gibi nehir yüzücüsü olan Alman feyleseof Ludwing  Wittgenstein’ın (1889-1951) yüzmekle düşünmeyi karşılaştıran bir gözlemine de yer vermiş:

Yüzerken "insan vücudunun doğal eğilimi yüzeye doğrudur ve derine inmek için gayret sarf etmek gerekir -düşünürken de aynıdır."

Bugün pazartesi. Sabah aynaya baktığımda pişiklerimin geçmek üzere olduğunu gördüm. Bu hafta artık muhakkak yüzmeye başlarım. Ve yüzerken belki derin derin, derin düşünmek için ne kadar gayret gerektiğini düşünürüm.

23 Haziran 2020 Salı

Yere düşen limonun düşündürdükleri

Bir meyve ağaçtan düşerse yere çarptığı noktadan çürümeye başlar.

Bunun neden böyle olduğunun bilimsel bir açıklaması vardır, muhakkak, ama ben bilmiyorum.

Beni ondan sonrası ilgilendiriyor.

Ağaçtan düşen iki limonu yerden alıp eve getiriyorum ve mutfak masasının üzerine koyuyorum.

Benim evde mutfak masası -Edip Cansever’inki gibi- üzerine herhangi bir şeyin konabileceği bir yerdir.

Şu anda, mesela, üzerinde bu yazıyı yazmakta olduğum bilgisayar dâhil şunlar var: Arabamın anahtarı, tükenmez kalem, kol saatim, vantilatörün uzaktan kumandası, arasında tükenmez bir kalem olan not defterim, tuzluk ve karabiberlik, zeytin kabı, mandalina ve shea yağlı organik cilt kremi, birisi bu yazıya ilham kaynağı olan iki limon, başka bir cilt bakım kremi, üzerinde şapkam olan bir kâğıt mendil kutusu, üzerinde tükenmez kalemi ile ikinci bir not defteri, organik harnıp pekmezi, içinde hardal, tuz, bal vs bulunan bir tabak, cepte taşınabilecek bir paket kâğıt mendil ve bir tepsi içinde tohumları ayıklanmak üzere sökülmüş kuru arpa çiçekleri. 

Dönelim limona.

Limon çürümeye başlarken üzerine meyve sinekleri konmaya ve yıpranmış yerinden başlayarak onu yemeye başladılar.

Bu sinekler benim için büyük bir merak konusudur.

Bereli limon masanın üzerinde belirinceye kadar neredeydiler, mesela? Limonun masanın üstünde olduğunu nasıl öğrendiler?

Ama konum bunlar da değil.

Konum, doğanın sahip olduğu muazzam temizleme mekanizmasıdır.

Ömrünü tamamlamış bütün canlı şeyleri yok eden bir başka canlı veya kimyasal bir süreç var.

Demir paslanacak, odun çürüyecek, süt kesilecek, peynir küflenecek, çimento dökülecek...

Öldürülüp yola atılmış yılanı veya arabanın çiğnediği kirpiyi kargalar ve karıncalar yiyecek.

Aslandan artakalan ceylan akbabalara ziyafet olacak.

Kargaları, karıncaları, aslanları ve akbabaları da bekleyen benzer düzenlemeler var.

Her şey ama her şey, sonunda onu meydana getiren atomlara bölünecek, başka canlılar için hammadde olacak.

Limon babında bu süreçleri başlatan sinekler ve çürüme olgusudur. Limonu olduğu yerde bıraksam ve sinekleri rahatsız etmesem -ki etmiyorum- sinekler ve çürüme onu masanın üstünde bir leke oluncaya kadar tüketmeye devam edecek. Sinekleri kuşlar yiyecek. Kuşları...

Eğer limonu toprakta bıraksaydım olduğu yerde küflenecek ve onu meydana getiren ağaç için gübre olacaktı.

Hiçbir şeyin çürümediği, paslanmadığı, küflenmediği veya başka bir şekilde un ufak olmadığı bir dünya olamazdı.

Doğanın yaptığı hem kendini temizlemek hem de işini görmeye devam etmek için hammadde yaratmaktır.

Ben -bütün canlılar gibi- hem benim hem de beni meydana getiren atomlar. Ben kendime ait olabilirim ama beni meydana getiren atomlar benim değil. Onlar bana verildikleri gibi, başka maksatlar için kullanılmak üzere, geri alınacaklar.

Ben öleceğim ama yaşam devam edecek.

Bununla bir sorunum yok.

20 Haziran 2020 Cumartesi

Peygamber

 Peygamber olsam kutsal kitabımda üç cümle olurdu:

"Bütün canlılara saygılı olacaksın. İnsan, hayvan hiçbir yaratığa eziyet etmeyecek, karnını doyurmak için bile olsa öldürmeyeceksin. Dünyadaki tek bir hücreye dahi zarar vermeyeceksin."

Gözü kör, eli ayağı tutmaz oluncaya kadar her gün beş vakit namaz kılan rahmetli anneannem duysa "Sus melun," derdi, "Çarpılacaksın. Sen kim peygamberlik kim!"

"Korkma, çarpılmam," derdim ona. "Ben tanrısız bir dinin peygamberi olmaktan bahsediyorum. Tanrısız peygamber olmayacağına göre, peygamber olmaktan da bahsetmiyorum. Lafın gelişi, işte."

Dünya bir tanrı tarafından yaratılmış veya yaratılmamış olabilir.

Olsa da olmasa da özel bir yerdir, çünkü çorak bir sonsuzluğun içinde üzerinde canlıların yaşadığını bildiğimiz tek gezegen burasıdır.

Ama bakın neler olmuş:

İnsanlar bin ila beş bin yıl önce Pasifik adalarına yerleşmeye başladıktan sonra, orada yaşayan yaklaşık 2 bin kuş cinsini yok etmişler ki bunlar yeryüzündeki kuş cinslerinin beşte biri imiş.

Ve neler olacak:

Avustralya’nın batısındaki Pilbara Çölü’nde yeni sahalar açıp üretimini artırmayı planlayan dev bir madencilik şirketi, BHP, Aborjinler tarafından kutsal sayılan 40’tan fazla mekânı yıkacak.

Karaların üçte biri çöldür.

Belki çöl dendiğinde, uçsuz bucaksız, susuz, insansız ve bâkir bir yer gelir aklınıza ama öyle düşünmeyin.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nükleer silah yarışı başlayınca birçok çöl nükleer test alanına dönüştürüldü.

Kendi ülkesinde çöl olmayan İngiltere yüzde 18’i çöl olan Avustralya kıtasını deneme alanı yaptı. 

Patlamalardan, deneme alanlarında bulunan Aborjinlere uzak durmaları için yeterli uyarı yapılmadı. Çöl gezgini William Atkins’in yazdığına göre otuz bin kilometre karelik bir alandan yerlileri uzaklaştırmak için bir kişi, bir kişi, tayin edildi.

Kaç Aborjin’in öldüğü veya nükleer kirlenmeye uğradığı bilinmiyor.

İlk nükleer deneme 1945’te  New Mexico’nun Jornada del Muerto isimli çölünde yapılmıştı. O yıldan bu yana Nevada, Kazakistan, Çin, Hindistan’ın Thar Çölü’nde ve Fransız Sahrası’nda, yeryüzünde ve yeraltında, yüzlerce nükleer bomba denendi.

Sadece Rusya, 1949-1990 yılları arasında Polygon olarak bilinen steplerde 600 bomba patlattı.

Her yeryüzü testinden sonra günlerce kör olan step kartallarını telgraf tellerinin üzerinde kıpırtısız otururken görmek mümkündü, diye yazıyor Atkins.*

Hayali bile korkunç.

Ben en iyisi peygamberlikten vazgeçeyim ve üç cümlelik kutsal kitabımı koltuğumun altına yerleştirip kaybolayım.

Benimkisi bir kişilik din olarak kalsın.


* The Immeasurable World: Journeys in Desert Places/ Willam Atkins (Türkçesi yok).

18 Haziran 2020 Perşembe

Çölü nasıl bilirdiniz?

Tevrat’a göre "Rab Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi," ama insan vücudunun yüzde altmışı sudur.

Bütün yaratıkların vücudu su doludur ve nasıl su hayat ise ölüm de suyun yokluğu, suyun vücudu terk etmesidir.

Can bırakan her şey yere düşen bir yaprak gibi kurur, dağılır, yeniden başka bir şekilde bütün olmak üzere ufak parçalara bölünür.

Bir dağın başında çıkan su, denize karışırken arkadan gelen suyun bilincinde midir?

Çöller su yokluğunun yeryüzüne verdiği şekildir.

Sahra Çölü gezegendeki en sert, barınılması en zor yerlerden biridir. Ama her zaman böyle değildi.

Milyonlarca yıldır esen rüzgârlar milyonlarca ton tozu Batı Afrika ve okyanusa döker. Birikmiş toz katmanlarını inceleyen bilimciler muson yağmurlarına uyumlu olarak Sahra’nın her 20 bin yılda bir çöllük ile yeşillik arasında değiştiğini keşfetti.

Çöldeki iklim "gelgit"inin ana nedeni, dünyanın güneş çevresinde dönerken ekseninin oynaması, bunun güneş dağılımında meydana getirdiği farklılıklardır. Buna göre her 20 bin yılda bir gezegen güneşten uzaklaşarak veya ona yaklaşarak yazları daha az veya daha çok güneş alır. Bu da şimdi olduğu gibi kuru veya eskiden olduğu gibi yeşil bir Sahra yaratır.

Buralardaki eski yeşilliğin ve insan ve hayvan bolluğunun tek ipucu toz katmanları değildir. Kayalara resmedilmiş binlerce timsah, hipopotam, fil, zürafa, devekuşu, insan resmi ve papirüsten yapılmış kayıklar bir zamanlar buralarda Serengeti düzlükleri kadar zengin bir yaban hayatın var olduğuna işaret ediyor.

Milattan Önce 2600-1450 yıllarından itibaren bolca görülmeye başlanan sığır resimleri buraların insanın göçebe hayatı terk edip yerleşik düzene geçmeye başladığı yerlerden biri olduğunu gösteriyor.

Kazılarda ateş ve yontulmuş taş alet kırıklarının yanında bulunan yaban domuzu, leopar, kertenkele, balık, ceylan ve zürafa kalıntıları çevredeki yaban hayat bolluğunun kanıtıdır.

Ama bu bolluk uzun sürmeyecekti. Milattan Önce 5500 - 5000 yılları arasında iklim değişmeye başladı ve 2000 yıl süren bir değişim sonunda Afrika’nın ıslak dönemi sona erdi. Sığırı saymayacak olursak Afrika’nın kayalarına resmedilmiş zürafa, deve kuşu ve ceylan gibi hayvanlar buralarda binlerce yıl yaşamadı.

Yağmurlu yıllar azalmaya başlayınca insanlar Nil Nehri’nin yanlarına doğru göç etmeye başladı ve 3500 yıl önce Sahra bugün bildiğiniz görüntüye büründü.

Şimdi iklim değişikliği yağmurların daha da azalmasına yol açıyor.

Sahra Çölü’nün tarihi bize yeryüzündeki insan ve yaban hayat varlığının iklimle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Denize akan ırmak suyu nasıl başka bir su olursa iklim değişikliğinin öğüttüğü dünya da başka bir dünya olacak. Ne kadar başka bilemiyoruz.

Ve belki de bilmememiz daha iyidir.

16 Haziran 2020 Salı

Bir şey kırıldı, kim bilir koptu belki

Yıllarca önce idi. Beni adada birkaç defa ziyarete gelmişti. Onu sevdiğim yerlere götürmüştüm. Uzun sohbetler ve sessizlikler etmiştik. Sonra ortadan kayboldu. Ondan haber almadan yıllar geçti.

Birlikte olduğumuz zamanların toplamı bir haftayı ya bulan ya bulmayan bir arkadaşlıktı benimki onunla.

O ise yazılarım aracılığıyla beni bulduğu için uzun zamandan beri tanıyordu ve hatta, canı isterse, benimle haftada birkaç kez birlikte olabiliyordu.

Ona sormalıydım ama hatırlayamadığım bir nedenle soramadım, yüz yüze tanıdığı adamı yazılarından tanıdığı adamdan az mı çok mu buldu diye.

Oysa bu sorunun cevabını yıllardır zaman zaman merak eder dururum: Yazdıklarım ne kadar ben? Onlar ben miyim yoksa sahte bir boya ile boyanmış benler midir?

Tanıdığım en özgür ve belki de hayattan en çok zevk alan kadındı. Sanırım kural tanımaz, başına buyruk canının istediği her şeyi korkusuzca yapan bir insan olduğu için böyleydi. Hayatın rutininden bağlarını koparmak, özgürce yaşamak için yıllarca çalışmış ve istediğini elde etmişti. Para kazanmanın cazibesinden kendini kurtarmış kendini esas yaşamak istediği hayata nakşetmişti. 

Son gelişinde bikinisini kurutmak için astığı dalda unutmuştu. Arasına bahçede o günlerde çıkan birkaç çiçek koyup adresine postalamıştım.

Sonra uzun süren bir sessizlik.

Geçenlerde, ondan birkaç e-mail aldım. Covid - 19 günlerinde neler yaptığını anlatıyordu. 

Bir mailinde şunları yazdı:

"Geçen gün aklıma geldi; bahçede ben koltukta uzanmış yatarken, mart ayının güneşi beni delice yakarken, memelerimin altından ılık ılık ter akarken sen karşımda durmuş bana bakıyordun, elinde zarif bir çay fincanıyla... Ne kadar iyi hissetmiştim o an. Bir tek an bile ne kıymetli."

Başka anlar hatırladım ama o ânı hatırlayamadım.

* * *

Her canlı kendi içine kilitlidir. Dışına çıkıp başka bir şey olamaz.

Ben sen olamam, sen ağaç olamazsın, ağaç içinden çıkıp kuş olamaz, kuş kelebek.

Zamanın aynı kesiti içinde birlikte olsak bile –sen, ben, ağaç, kelebek, kuş– algılarımız farklıdır.

Her zaman tek ve yalnızız. Bilinmeyen bir şeyden kopmuş, birbirimizin ne düşündüğünden habersiz, yan yana ama ayrı.

Bir şey kırıldı
Kim bilir koptu belki
Zincir desem değil
Ne de sahibi belli. 

Öyle ortalıkta bir şey
Eskimeden bitmiş işi
Parlayıp dururdu geceleri
Yaz olup geçti sanki. 

Dün tam oradaydı, gördüm
Hep durduğu yerde, ışıl ışıl
Ne olur dokunsam dedim
Yok şimdi.*


* Bülent Celasun

13 Haziran 2020 Cumartesi

Antik zeytinliğe yapılmamış bir ziyaret

Ozanköy

Yoğun eve kapanma günlerinin birinde sıkılan canım, Kalkanlı yakınlarındaki antik zeytinlikte dolaşmayı çekti.

Orada yüzlerce zeytin ağacı vardı. Bazıları dikildiğinde Kayı Aşireti daha Söğüt’e varmamıştı.

Gazeteci olmanın sağladığı özgürlük ile arabama atladım ve izin kâğıdımı göstere göstere birçok polis denetim noktasından geçip batıya, Güzelyurt yönüne gittim.

Kalkanlı’ya varmadan birkaç kilometre önce kuru bir dere yatağı vardır. Zeytinliğe gitmek için oradan sağa, toprak yola sapılır.

Canım yürümek istediği için arabamı zeytinlikten uzakta park ettim.

İlkbaharın sonuna gelmiştik ama gökyüzünün bir yerlerinde bize verilecek birkaç yağmurcuk da yok değildi.

Ekinler biçilmemişti, çevre hâlâ yeşildi. Dere kenarında, solda, İngiliz zamanında ekilmiş soylu okaliptüsler duruyordu. Sağda ise gene İngiliz zamanında dikilen çam ormanı ta Akdeniz Köyü’nün oralara kadar gidiyordu.

Sağa sola bakarak, tanımadığım birkaç çiçek ve otu inceleyerek, acele etmeyerek, zeytinliğe doğru yürüdüm. 

Oraya varınca fikrimi değiştirerek bazılarının üstünde yaşları yazan ağaçlara saygılarımı sunmak yerine bir çamın gölgesine uzanıp aklıma ne gelirse onu düşünmeye karar verdim.

Neden fikir değiştirdiğimi düşünebilirdim, meselâ, ve son zamanlarda neden sık sık fikir değiştirdiğimi.

Veya gene son zamanlarda neden unuttuğumu sandığım şeyleri hatırlamaya başladığımı.

Hafıza kaprislidir ve başına buyruktur, arşivinden hangi hâtıraları çıkarıp kafanıza çalacağını bilemezsiniz.

En iyisi, sahibi ne verirse onu yemek zorunda olan köpek gibi, uysal bir onama ile hafızanın attığını almak ve başka bir şey atılıncaya kadar evirip çevirmektir.

Meselâ:

Hilton’un Boğaz’a bakan terasında, bir mesai sonrası, yazın serinliğinde kırmızı saçlı (yoksa sarı mı idi?), orta yaşlı, kadife hippi ceketli, Türkçesi aksanlı kadınla oturan ben.

Adını unuttum. Yıllardır onu düşünmemiştim. Bir aşk macerası falan değildi. Arkadaşlık da olmadı.

Nereden çıkageldi?

Zeytinlerin üzerinde yaşlarının yazması, insanı o yıllarda adanın kimin hâkimiyetinde olduğunu düşündürmeye veya başka tarihi olaylarla veya saltanatlarla eşleştirmeye zorluyor.

İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard (1157-1199) Haçlılara katılmak üzere Filistin’e giderken 1191’de Kıbrıs’ı fethetmiş ve o yılın Mayısında adada Navarre’li Berangaria (1165-1230) ile evlenmişti. Richard bir yıl sonra Kıbrıs’ı Fransız Lüzinyanlara sattı, onlar da adayı 1489’a kadar yönetti.

Bunları düşünmek yorucu bir iş gibi gelmişti o gün.

Yürürken bir meşrubat tenekesine rasgele vuran bir teenager gibi hafıza tarafından tekmelenerek ağacın altında yatmayı yeğledim.

Sonra zeytinliği dolaşmadan geri döndüm. Sonra yine gelirdim.

Geldim de.

Ancak bu arada büyük bir yangın çıkmış ve çam ormanının ve zeytinliğin büyük bir bölümü yanmıştı.

 

9 Haziran 2020 Salı

Büyücünün çırağı

İnsanın yeryüzündeki tarihi birkaç paragrafa sığacak kadar kısadır.

Bu tarih iki yüz bin yıl kadar önce başlar ve Covid - 19 günlerine kadar gelir.

O yılları ikiye ayırabiliriz.

Birinci dönemde, ki yüz doksan bin yıla yakın sürmüştür, insanın hayatı diğer hayvanlarındakinden pek farklı değildi. Atalarımız yüz kişiyi bile bulmayan küçük gruplar hâlinde yaşıyor, karnını avlayarak ve doğanın sunduğu meyveler, mantarlar, yeşillikler, kabuklu yemişler ve diğer gıdalarla doyuruyordu.

İnsan doğanın ona bahşettiği çerçevede yaşıyordu, doğanın insafındaydı. 

Yirmi bin yıl önce dünyadaki insan nüfusu bir milyon civarındaydı.

Bu tarz ebediyen sürebilirdi. Ama tam bilinmeyen nedenlerle, on - on iki bin yıl önce terk edildi ve yerleşik düzene geçildi. İnsan çiftçi oldu, hayvan beslemeye başladı ve yavaş yavaş avlama ve toplama alışkanlığını geri plana attı.

Bugün nüfusumuz sekiz milyar civarında ve yerde, suda, havada elimizin değmediği, değiştirmediği, bozmadığı ve kirletmediği yer kalmadı.

Şimdi doğa bizim insafımızda.

İhtiyacı olan her şeyden yeteri kadarına sahip bir hayatı tepip her şeyin bol olduğu bir düzene yönelirken herhalde bolluğun bir felâket getireceği aklımızdan geçmiyordu.

Yerleşik düzen ve gittikçe artan bolluk, insan karakterinde var olan ama eskiden kontrol altında bulunan birçok olumsuz hasleti ön plana çıkardı: aç gözlülük, aza kanaat etmeme, başkalarına ait olana göz koyma, servet tutkusu, kendisi yan yatıp başkalarını çalıştırma eğilimi, zalimlik...

Ve toplum düzeni değişik bir yapı aldı. Yoksulluk ve zenginlik, eşitsizlik, ırk ayrımı, kadınlara baskı, salgın hastalık, kölelik, savaş ve çağımıza ait diğer kötülükler hayatımızın bir parçası oldu.

Geçtiğimiz 50 yıl içinde yabani hayvanların sayısı yüzde 60 azaldı. Onların yerini biz ve evcilleştirdiğimiz hayvanlar ve bitkiler aldı. Bugün biz ve hayvanlarımız, yaşayan hayvan kitlesinin yüzde 96’sına ve kuşların yüzde 70’ine tekabül ediyor.

Doğanın dengesi ve bizim o denge içindeki yerimiz tamamen altüst oldu.

Geri dönülemez, hayatın basit olduğu yere giden o yol kapalı. Ama ileri de gidilemez. Veya gidilir de o, bu kısa bir yolculuk olur zira, o yol şimdi açık olmasına rağmen bir süre sonra kapanacak.

Bu bolluk âlemi devam edemez çünkü insan çoğalırken doğa azaldı ve yok olmanın eşiğine geldi. 

Bolluk yaratmanın, zenginleşmenin, uzun zaman fark edilmeyen bedeli, bu zenginleşmeye zemin hazırlayan kaynakların fakirleşmesi ve yok olmaya başlamasıdır.

İçinden geçmekte olduğumuz bu acayip ve tehlikeli günlerde bunları düşünürken aklıma Goethe’nin (1749-1832) 1797’de yazdığı ünlü şiir, Büyücünün Çırağı "Der Zauberlehrling" geldi.

Ustası gidince büyücü çırağı biraz onun büyülerinin keyfine varmak ister. Dolaptaki süpürgeye nehirden su getirmesini buyurur. Süpürge büyük bir iştahla işe koyulur ve banyo küvetini doldurur ama durmaz, su getirmeye devam eder. Kısa zamanda bütün kap kacak dolmuştur ama çırak ne dese süpürgeyi durduramaz. Son çare olarak onu baltayla ikiye böler ama bu defa iki parçası da su getirmeye başlar. Ev sular altında kalınca çırak çığlık çığlığa ustasını çağırır.

"Geri git süpürge," diye komut verir büyücü. "Eskiden olduğun gibi ol. Ta ki ben, gerçek efendin, seni tekrar hizmetime çağırıncaya kadar."

Bu hikâye insanlığa çok iyi uyuyor. Emrimize aldığımız sihirli süpürgeler kilerlerimizi ve ambarlarımızı ve dükkânlarımızı ağzına kadar doldurdu ve doldurmaya devam ediyor. Boğulmaya başladığımızın farkına varmaya başladık ama süpürgeleri durduracak sihirli kelimeyi bilmiyoruz.

Ve çağırdığımızda gelecek bir ustamız da yok.

2 Haziran 2020 Salı

En büyük muamma

En büyük muamma, yaşayan sayısız canlı arasında bir tanesinin, insanın, diğerlerinin neredeyse hepsini yok edecek bir güç kazanacak biçimde evrilebilmesidir.

Neden? Ne amaçla?

Aslında bu iki soru da saçmadır.

Veya saçma değilse bile kısıtlı beynimizle cevaplayabileceğimiz cinsten sorular değildir.

Kâinatın ve onun küçük bir parçası olan dünyanın, neden meydana geldiği kâinatın yaratıcısının, buna Tanrı da diyebiliriz, kendine sakladığı ve bilimin hiçbir zaman çözemeyeceği bir sırdır.

Bilim belki bir gün kâinatın nasıl meydana geldiğini açıklayabilir. Ama neden meydana geldiğini asla söyleyemez.

Söyleyebilmesi için kâinatın yaratıcısının kulağına fısıldaması, "Bu âlemi ben şu nedenle yarattım," demesi gerekir.

Bunu da fısıldamaz sanırım. Çünkü insanın sağır ve kör ve kalbinin mühürlü olduğunu biliyor.

Bir başka bilinmeyen, dünyanın neden canlılarla dolu olduğudur.

En küçüğünden en büyüğüne, her biri mucizevi özelliklere ve güzelliğe sahip olan sayısız yaratık dolduruyor yeryüzünü.

Ay veya trilyonlarca başka yıldız ve gezegen gibi boş ve ölü olabilecek iken dünya neden dirsek dirseğe yaşayan, yıldızlar kadar sayısız varlıkla doldu?

Ve neden bunlardan biri, insan, doğayı ve içinde yaşayan canlıları yok etmeye girişti?

Doğa, ona da Tanrı diyebiliriz, neden böyle bir yaratığı yok etmedi de çoğalmasına ve ilerlemesine izin verdi? 

Yoksa vermedi mi?

Covid-19, esrarengiz ziyaretçi, iznimizin iptal edildiğini haber vermeye gelen bir ulak olabilir mi?

"Neden" ve "ne amaçla" soruları anlamsızdır, aslında, çünkü bunlar kâinatın değil insanın söz varlığına ait kelimeler, insana ait meraklardır.

Kâinat onu meydana getiren kuralların toplamıdır. Kelimelerle konuşmaz. Kayırmaz, kendini sorgulamaz ve yargılamaz.

Bilebildiğimiz kadarıyla hayvanlar da böyledir: Ne varlıklarını sorgularlar ne de içinde yaşadıkları dünyayı.

Bilebildiğimiz kadar dedim ama diğer hayvanların ne düşündüğüne dair bilebildiklerimiz o kadar azdır ki hiçbir şey bilmiyoruz denebilir.

Kim her gece ayakucunda uyuyan kedisinin ne biçim bir yaratık olduğunu, ne düşündüğünü bilir? 

Ve kim bilebilir, her akşam bahçemdeki en uzun servinin tepesine tüneyen kargaların gün batımını izlerken yaşamı ve ölümü düşünmediğini?

Bilinmezlerle dolu bu dünyada nasıl yaşamalıyız?

İnsanın önündeki en büyük ve belki de tek önemli felsefi soru budur. Sadece insanın değil dünyadaki birçok başka yaratığın kaderi bu sorunun cevabı ile ilişkilidir.

Daha çok insanlar arasındaki ilişkilere bir düzen getirmeyi amaçlayan din kitaplarında bu sorunun cevabı yoktur. Veya cevabın tamamı yoktur.

Belli ki bu dinler, insanın insana zulmetmesini ve dünyayı hem kendisi hem de diğer yaratıklar için viraneye çevirmesini önleyemedi. 

Dünyaya verdiğimiz zararı tamir etmek, sorumlu ve yaradılıştaki her canlıya saygılı bir dünya yaratığı olmak için ne yapmalıyız, nasıl davranmalıyız, neye inanmalıyız?

Düşünmemiz gereken şeyler bunlardır.

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Grönland Köpekbalığı'nı da unutmayın

Binlerce yıl tepelerinde dünya yanar, yeniden yapılır ve yeniden yanarken Grönland Köpekbalıkları sessizce yüzüp duruyorlardı.

Bu balıklar dünyanın en uzun ömürlü omurgalı yaratıklarıdır, ama ne kadar uzun ömürlü oldukları yeni ortaya çıkıyor.

Danimarkalı Jan Heinemeier adlı bir fizikçi, 2008’de, Grönland Köpekbalıkları'nın gözlerinde bulunan bir kristali Karbon (C-14) testine tabi tutarak kaç yaşında olduklarını öğrenmeye çalıştı.  

Köpekbalıklarından biri, beş metre uzunluğunda bir dişi, 272 ila 512 yaşlarında idi.

Büyüklük göreceli olarak iyi bir yaş göstergesidir. Bazı Grönland Köpekbalıkları'nın yedi metre uzunluğa ulaşmış olması, denizlerde bu cinsin, altıncı yüzyılını idrak etmiş veya idrak etmeye yakın örneklerinin dolaşmakta olduğuna işaret etmekte.

Grönland Köpekbalığı göze pek güzel görünmez. Küt bir yüzü vardır, yüzgeçleri cüce kalmış gibidir ve gözleri ommatokoita elongata adlı uzun, kurda benzeyen bir kabuklu hayvana ev sahipliği yapar.

Bu yaratıklar, hayvanın korneasına yapışırlar ve onları neredeyse kör etmek yanında pek hak etmedikleri bir biçimde iğrençleştirirler.

Bu yetmezmiş gibi, bu köpekbalıkları gövdelerinde yüksek yoğunlukta üre olduğu için kötü kokarlar. Ürenin fonksiyonu vücutlarındaki tuz yoğunluğunu okyanuslardakine eşit tutmak, bu sayede ozmos, geçişme, nedeniyle su kaybetmelerine veya kazanmalarına mani olmaktır.

Bunun bedeli bu balığın fena halde idrar kokmasıdır.

O kadar ki, birçok Inuit (Eskimo) efsanesinde bu köpekbalığının deniz tanrıçası Sedna’nın oturağından doğduğu yazar.

Gene aynı üre nedeniyle, taze yenmesi hâlinde eti insan için zehirlidir.

Çiğ veya bir süreçten geçmemiş olarak yerseniz etindeki toksinler nedeniyle "köpekbalığı sarhoşu" olabilirsiniz; başınız döner, diliniz damağınıza dolanır, kusarsınız ve yalpalarsınız. 

Yenebilmesi için birkaç ay gömülüp fermente olmaya terk edilmesi ve birkaç ay da kurumak için açık havada asılı tutulması gerekir.

Bu süreçlerden geçtikten sonra hákarl adı verilen küçük parçalara ayrılan et kimilerince leziz, kimilerince tiksinçtir.

Yaşlı ve muhterem bir yaratıktan beklenilebileceği gibi Grönland Köpekbalığı yavaştır. Son sürat gider ve muazzam bir gayret içinde olursa ulaşabileceği hız saatte 1,7 ile 2,2 mil arasındadır.

Denizdeki et yiyen en büyük iki yaratıktan biri olmasına rağmen metabolizması hayret uyandıracak derecede yavaştır. İki yüz kilo ağırlığındaki bir balığın hayatta kalabilmesi için günde bir buçuk çikolatalı bisküviye eşit kalori alması kâfidir.

Derinlerde yaşarlar ve hayatları gizemlidir.

Suyun yüzeyinde göründükleri de olur ama okyanusun dibine yakın, soğuk ve karanlık yerlerde yaşamayı tercih ederler.

Hiç kimse bir Grönland Köpekbalığı’nın doğurduğuna şahit olmadı, çiftleştiğini de görmedik.

İnsanlara görünmez oldukları için nesilleri tehdit altında mı, onu da bilmiyoruz. Resmen "tehdit altında olmaya yakın" olarak biliniyorlarsa da okyanuslardaki en kalabalık köpekbalığı cinsi de olabilirler, yok olmaya yakın da.

Bazı zamanlarda, vücutlarındaki yağdan yararlanmak için aşırı derecede avlanıldıklarını biliyoruz.

Norveç takımadalarında ciğerinin yağından elde edilen boya ile boyanan evlerin elli yılın ardından bile ışıldadığı söylenir; benzersiz bir boya.

Bildiğimiz bir başka şey, dişilerin doğuracak olgunluğa 150 yılda eriştiği, bu nedenle çoğalmalarının yavaş olduğudur.

Yunan şair Oppian (M.S. İkinci Yüzyıl) tehlike karşısında anne veya baba köpekbalığının mağaraya benzeyen ağzını açarak yavrusunu içeride sakladığını yazar. Bunun, heyhat, doğru olması pek mümkün olmadığı için yavruları bizim kollamamız gerekecek.

Grönland Köpekbalığı olmadığım için memnunun. Beş yüz yılı doldurmaya yetecek kadar düşüncem yok.

Ama onların var olmasının düşüncesi bile ümit veriyor. 

İçinde bulunduğumuz kıyamet tezgâhından çıkışımızı görecekler ve ardından gelecek olan çöküntüyü ve onu izleyecek olan, şu anda hayal edilmesi bile mümkün olmayan şeyleri; dönüşümleri, vahiyleri ve belki özgürleşmeleri... Onların güzellikleri bunda, sürüp giden yaşamlarındadır ve bu nefes kesici bir şeydir. 

Bu yavaş, pis kokan, yarı kör yaratık bu gezegenin sunabileceği ebedi olmaya yakın tek şey olabilir.

* * * 

Yukarıdaki yazı Katherine Rundell’in London Review of Books’un 7 Mayıs sayısında çıkan Consider the Greeland Shark adlı yazısının tarafımca yapılmış özet bir çevirisidir. Yazıyı o kadar sevdim ki sizin mahrum kalmanızı istemedim. Umarım ondan izinsiz çevirip yayımladığım için beni affeder. 

 

28 Mayıs 2020 Perşembe

Uykuya yatan tohumlar

Bir süre önce, çevresindeki ağaçların gölgesinde kaldığı için çiçekten kesilen bir çokum irisi (süsen) söküp güneşlik bir yere ektim. 

Bu değişikliği yapmamın bir nedeni daha vardı: İris rizomlu bir bitkidir. Çiçeğin sapı toprağa girdikten sonra golf sopası gibi bükülür. Bu bükülen parçaya rizom veya kök gövde denir. Zamanla bunlar çoğalır, büyür ve kümeleşir, bizim deyimimizle çokum olur. Ve çiçek vermemeye başlar. 

İrislerin her üç ila beş yılda bir sökülmeleri ve kökler temizlendikten, budandıktan ve bölündükten sonra yeniden ekilmeleri gerekir. 

Bunu yapmanın en iyi zamanı, çiçeklerin solmasından itibaren altı haftadır. Çiçeğe bu zaman tanınır ki kökleri kış uykusuna yatmadan önce gelişebilsin.

Uzattım. Aslında anlatmak istediğim bu değil başka, daha ilginç ve az bilinen bir şey.

İrisleri ayıkladıktan ve ektikten sonra suladım.

Ve kısa bir süre sonra hayretle (ve sevinçle) gördüm ki aralarından uzun, sarı papatyalar ve gelincikler fışkırmış.

O kadar ki bilmeyen, orada iris olduğunu göremezdi. Ben bile bazen onları biraz bakındıktan sonra buluyordum.

Toprakta göze görünmeyen milyonlarca tohum var. Bunlar uyanmak için kendileri için ideal olan durumun oluşmasını bekler ve oluşur oluşmaz yeşerirler.

İlk yeşerenler bulundukları yeri yoğun bir şekilde kaplarlarsa orada bulunan diğer tohumlar uygun ortam oluşuncaya kadar uykuda kalmayı tercih ederler.

Bu nedenledir ki, ilkbaharda bir yıl önce bahçenizin veya tarlanızın belli bir yerinde bulunan çiçekleri arar ama bulamazsınız ve "bunlara ne oldu," diye başınızı kaşırsınız.

Bunun tersi de olabilir, bir yerlerden ekmediğiniz çiçekler çıkar. Bu sene bahçemde iki ayrı yerde çıkan üç yabani orkide bunun örneğidir.

Ben kazıp irislere yer açmak için o bölgede bulunan bitkileri söküp kenara atınca orada uyumakta olan tohumlara fırsat yaratmış oldum.

Papatyalar ve gelincikler "Yaşasın, sıra bizde!" diyerek toprağın üstüne fırladılar.

İngiltere’de bilim insanları bazı çiçek tohumlarının yirmi yıla kadar uzanan bir zaman dilimini, en uygun şartları uykuda bekleyerek geçirebildiklerini keşfetti.

Bunların arasında bazı yabani orkideler, sarmaşıklar ve eğreltiotları var.

Uyku durumunu tetikleyen sadece rekabet değildir.

Bazen kışlar o kadar ılık geçer ki tohumlar ilkbaharın geldiğini fark etmezler ve filizlenmezler.

Yangına yatkın bölgelerde yangın söndükten ve uygun şartlar meydana geldikten sonra uykudan kalkmayı tercih eden tohumlar vardır.

Çevrede hastalık olması da uyku durumunu teşvik eden bir olgudur.

Tohum yeşerseydi güneşten aldığı enerjiyi gıdaya çevirerek varlığını sürdürecekti. Uykuda kalan tohumlar açlık çekmiyor. Birçoğu yer altındaki mantarlarla ilişki kurup onlardan besin alacak mekanizmalar geliştirdiler.

Uyku hâli, tohumlu bitkilerin kolay kolay ortadan kaybolmamasını sağlamak için yaratıcılığı sonsuz olan doğanın çeşitliliği korumak için geliştirdiği yöntemlerden sadece biridir.

 


ZAMANSIZ YAZILAR