18 Kasım 2007 Pazar

Yanıma uzan dedi

Kimmeridge, Dorset

Sabah erken pencereden güneşli ve parlak bir gün görüyorum.
Taş bahçe duvarının üzerinde bir düzine sülün var, ikisi hariç erkek. Dişiler erkeklerden ayrı, sakin sakin karınlarını doyuruyorlar. Erkekler kıpır kıpır, zaman zaman birbirlerine efeleniyorlar. İki tanesi ben bakarken kanatlarını gerip sekerek, horoz gibi gaga gagaya geldiler ve didişmeye başladılar. Daha küçük olanı kanatlarını açıp kendini çimenlere bırakınca kavga sona erdi. Dişiler dönüp bakmadılar bile. Her cinsin erkeği, galiba, biraz salak oluyor.
Sülünler buzulların geri çekilirken yuvarlaklaştırdığı tepeler ile deniz arasında uzanan geniş, yeşil tarlaların arasına serpiştirilmiş küçük korularda yaşıyorlar. Arazi sahibi onları civcivken alıp büyütüyor, av mevsiminde parasını ödeyen avcılara avlattırıyor.
Bu kadar güzel bir yaratığa nasıl kıyılır?
"Onları avlanmak için büyütüyoruz" demişti bir zamanlar bir arazi sahibi, elinde avı protesto eden bir yaftayla beliren ihtiyara. "Biz olmasak onlar da olmayacaktı. Tanrı gibi, önce onlara hayat veriyoruz, sonra da alıyoruz."
Kahvaltıdan sonra kabanımı giyip bastonumu elime alıyorum ve tarlalardan sahile doğru yürümeye başlıyorum. Evin pencerelerinden deniz görünsün diye açılan iki yanı ağaçlıklı yeşillikten geçerken orada yemlenen sülünler gürültüyle kalkıyorlar, kısa uçuşlarla ağaçların arasında kayboluyorlar. Gürültüyü çıkaran erkekler. Dişiler ya mağrur bir şekilde adımlarını çabuklaştırarak ya da sessizce uçarak saklanıyorlar.
Biraz daha yürüyünce kulaklarıma ağaç kakan bir ağaçkakanın sesi geliyor. Durup bakıyorum, ama onu göremiyorum. Tak. Tak. Tak. Çocukluğumda masasını kapının önüne çıkarıp sokakta ayakkabı tamir eden çangarın dudaklarının arasına kıstırdığı çivileri çakarken çekicinin çıkardığı sesler gibi. Tak. Çivi içeri giriyor. Tak, tak, tak. Ayağa batmaması için yassılaştırılıyor.
Hava güneşli ve açık, ama soğuk. Dün eldivenlerimden birini kaybettim. Ellerim donuyor. Baston tutmayanı cebime sokuyorum.
Tarlaları birbirinden ayıran demir kapıları aça kapaya koya doğru yürüyorum. İngiltere'de yürüyüşçüler için her yerde patikalar var. Hiç asfalta çıkmadan, İngiltere'yi bir boydan bir boya tarlaların ve koruların içinden geçen bu patikalarla kat edilebilirsiniz.
Deniz kenarına varınca bir kayanın üzerine oturuyorum. Ve, neden bilmem, birdenbire aklıma yıllarca önceki o sabah geliyor.
Ölmeden önce yaşlı adamı hastanede koğuştan alıp tek kişilik bir odaya götürdüler. Karısı, üç kızı ve iki damadı ziyarete gediklerinde yastıklara dayalı, uyanıktı.
"Yarın İzmir'de olacağım" dedi. Tedavi için İzmir'den gelmişti. Yıllarca gidip geldiği halde Ankara'dan nefret ediyordu.
Karısına "yanıma uzan" dedi. Kadın yüzünde utangaç bir tebessüm, ne yapayım, der gibi kızlarına ve damatlarına baktı. "Hadi biz dışarı çıkalım" dedi damatlardan biri. Kapı kapanırken şişman, yaşlı kadın yatağın ucuna ilişmiş, kocasının yanına uzanmak üzere ayakkabılarını çıkarıyordu.
Erkek olduğum için ihtiyar adamı çok iyi anlıyorum. İstememesine rağmen yatakları ayırmışlardı ve yıllardan beri birlikte yatmıyorlardı. Zaman zaman yanına yatmak istediğinde kadın onu kabaca itip dışarı çıkarıyordu. Bir kadınla birlikte olma isteği bir akarsuyun beraberinde getirdiği kum ve çamurla kendini tıkaması gibi içini tıkamıştı. Bu tıkanıklı duygusuyla birlikte ölmek istemiyordu.
O gece öldü. İstediği yere gidebilmesi için vücudu ruhunu serbest bıraktı ve belki o da, önceden kararlaştırıp haber verdiği gibi, İzmir'e gitti.
* * *
Ortalıkta kimse yok. Teknelerin üzeri örtülü. Yazın deniz sporcularının kullandığı tek katlı kulüp binası kapalı ve kilitli. Uçurumların altında, dalgalarda, demir atmış küçük tekneler gibi sallanan martılar oturuyor.
Hurilerle birlikte olduğunu umarak ihtiyarın ruhuna bir selam yolluyorum ve kalkıp aynı yoldan eve dönüyorum.