15 Aralık 2012 Cumartesi

GECENİN BİR SAATİNDE

Gecenin bir saatinde uyanıyorum ve uyuyamıyorum.

Yağmur yağıyor.

Uzakta, dağın arkasında, belki Mesarya ovasında, belki daha uzakta, gök gürlüyor. Işığı yakıp saate bakıyorum. Beş on beş. Işığı kapatıp bir süre daha uyumaya çalışıyorum. Nafile.

Uğraşmaktan vazgeçip aşağıya iniyorum, mutfak masasının üzerinden Bob Dylan'ın yeni biyografisini alıp yukarı çıkıyorum ve yorganın altında sevgili gibi bekleyen sıcaklığa dönüyorum.

Kışın, yatağa geri dönüldüğünde orada bırakılan sıcaklığı bulmakta nefis bir şey var.

Okumaya başlıyorum. Dylan Manchester'de, konserin ikinci bölümünde, gitarı, ağız armonikasını ve halk şarkılarını bırakıp elektrik popa geçiyor ve yuhalanıyor ama inadına söylemeye devam ediyor.

Yağmur yağıyor. Damlalarının dama, ağaçlara çarpışını, suyun yol kenarından dere gibi şırıltılarla akışını duyuyorum. Azalmadan ve çoğalmadan yağıyor bir süre; sonra, karı koca kavgası gibi, şiddetleniyor, bir süre öyle gidiyor sonra eski, sakin haline dönüyor.

Kitabı elimden bırakıyorum. Aklım ona gidiyor. Yanımdalığını özlüyorum. Keşke yanımda yatıyor olsaydı, başımı çevirdiğimde onu uyurken görüyor olsaydım.

Kitap uykumu getirir diye düşünmüştüm ama olmadı. Gene aşağı iniyorum ve bu defa yatağa bir fincan çayla dönüyorum. Gene kitabı elime alıyorum.

Yağmurun damla damla yağması ilginç değil mi? Yağdığı her yere eşit miktarda düşüyor. Çaydanlıktan fincana dökülen çay gibi aynı yere dökülmüyor. Doğada, her şeyde olduğu gibi, bunda da derin ama fark edilmeyen, ya da fark edilip unutulmuş, sakin bir akıl var.

Yağmur yağıyor ve sıcak yorganın altında sesini dinleyerek yatmak bana keyif veriyor. Damın akıtmayacağını, korumalı bir yerde olduğumu, sıcak olduğumu ve olmaya devam edeceğimi bilmenin bu zevke katkısı var. Ev dediğin bir anlamda bir yağmurluk ve paltodur.

Saat altı ve gün ağardı. İlk karga sesi.

Gece yağan yağmurla gündüz yağan yağmur arasında fark var. Gece yağan yağmur bütün uyuyanların ve uyanıp da uyuyamayanların üstünde bir kubbe meydana getirir. Gündüz yağan yağmur parça parça, herkesin yağmuru ayrı.

Onunla yattığımızda başlarımız duvara eşit mesafededir. Uyku konumu aldığımız zaman o aşağı kayar. Uyuyabilmesi için ayaklarının yataktan dışarı sarkması lazım. Aşağı kayınca, yatakta, onun yattığı bölümün üst kısmı sanki boşmuş gibi durur. Yatakta tek başıma yatıyormuşum gibi kolumu oraya atabilirim. Bunu hatırlayınca onu daha çok özlüyorum.

Gonca'nın horozu ötüyor. Geç kaldın, ahbap. Sabah çoktan oldu.

Ne insan, ne araç sesi var.

Pencerelerden bakınca sadece yeşillik görüyorum.

Yağmur yavaşlıyor ve diniyor.

Sessizlik. İlk av tüfeğinin sesi. Sessizlik.

Bir tek kuş kalmayıncaya kadar katliam devam edecek.

Işığı söndürüyorum, kulak tıkaçlarımı ve maskemi takıyorum. Dokuz buçuğa kadar uyuyorum. Uyandığımda bulutları dağılmış, güneşi açık buluyorum. Kalkıp pencereyi açıyorum. Dutun altındaki masada unuttuğum çay fincanı yağmur suyu doldu. Bahçeye üç-dört santim yağmur yağmış, demek.

Pencerenin açıldığını duyan Limon başını kaldırıp miyavlıyor. "Bu saate kadar uyunur muu? Açlıktan ölüyorumm? Zaten ıslandımm. Haydi, in aşağıı."

Dolaptan en sevdiği mamayı çıkarıp yağmur suyunu boşalttıktan sonra kabına koyuyorum. Bir çay daha yapıp yukarı yatağa dönüyorum ve bunları yazıyorum.