19 Mayıs 2012 Cumartesi

Fil ayağı ağacının altında

Ozanköy
Doğa durmadan değişiyor. Taşın üstünde oturmuş, gölgedeki ağaçların arasından gelen esintinin keyfini çıkararak, güneş içindeki tarlayı seyrediyorum.

Çatalköy’den gelen traktörcü, birkaç gün önce, her mayısta yaptığı gibi tarlayı sürdü. Ve her zaman olduğu gibi tarlanın çok taşlı olduğundan şikâyet etti, ondan başka kimsenin bu taşlı tarlada traktörünü risk etmeyeceğini söyledi ve fiyatını yükseltti.

Aslında, evin bahçesini meydana getiren yedi dönümlük bu tarlayı sürdürmek istemiyorum. Ben hiçbir şey ekmiyorum, sağa sola sokuşturulmuş birkaç soğanlı çiçek, aloe vera ve kaktüs dışında. Canı isteyen gelip, kış ve ilkbahar yağmurlarıyla büyüyor. Tohum verip kuruyor. Yürüdüğünüzde iğneli, dikenli tohumlar takılıyor çoraplarınıza, paçalarınıza ve canınızı acıtıyor.

Hiç sürülmese tarladaki çeşitler artacak. En çok çeşit hep sabanın rahatsız etmediği yerlerde olur.

Küre dağlarının kıyısında dolaşırken, yerleşim yerlerinden uzak köy mezarlarındaki bitki çeşitliliğine şaşırmıştım. Köylüler ölülerini gömdükten sonra bir daha geri dönmüyorlardı. Her biri, içinde yürümesi olanaksız birer bitki çılgını yeşilliğe dönüşmüştü. Otların ve kır çiçeklerinin altında, kuş seslerini dinleyerek, yaşlılıktan yıkılıp düşen ağaçlarla tahta mezarlar birlikte çürüyordu. Hiçbir yerde ölüler bu kadar rahat uyumuyordur, diye düşünmüştüm. Bu güzellikte kötü ruh barınamazdı.

Kendi haline bırakılsa Türkiye’nin nasıl bir yer olacağını, mezarı korkunçluğundan arıtan bu mezarlıklarda görmek mümkündü.

Ama yangın tehlikesine karşı tarlayı, istemesem de sürdürmek zorundayım.

Doğa durmadan değişiyor. Bitmeyen sonsuz bir hareket. Mevsimlerin istasyonundan durak yapmadan geçen, başlangıç noktası ve varacak bir yeri olmayan bir tren. Penceresinden görülen her şey güzel ve yatıştırıcı.

Yapraksız çitlembik yaprak açınca yüzünü yelpaze arkasına gizleyen bir kadın gibi arkasını kapatıyor. Mersinde minik beyaz meyveler belirdi. Akasyanın, zangalağın çiçekleri geldi ve geçti. Zakkumlar çiçek açtı.

Bütün yürüyüşlerimde durup teker teker bitkileri izliyorum. Rüzgârda sallanışlarını, güneşi ışık ve gölgeye çevirişlerini, gölgelerini yere salışlarını, daha güzel olması mümkün olmayan güzelliklerini. Bazen merak ediyorum, acaba herkes benim gördüklerimi görüyor veya görebiliyor mu diye.

Taştan kalkıp eve doğru yürüyorum ve fil ayağı ağacının altındaki güneş yatağına oturuyorum. Yerlisi olduğu Güney Amerika pampa otlaklarında ombu (Phytolacca dioica) adı taşıyan ağacın açmaya başlayan salkım şeklindeki çiçeklerinde yüzlerce arı var. Nedense, arılar en çok bu ağacın çiçeklerini seviyorlar ve nedense sadece güneş doğmadan ve batmadan geliyorlar.

Arı kovanının içinde olmak böyle olmalı diye düşünüyorum uğultuyu dinlerken, hayır dinlerken değil, içinde yüzerken.

Zakkumlarda ve diğer çiçekli bitkilerde hiç arı yok. Nedir bu ağacı onlar için özel yapan?

Bir arı kulağımın etrafında uçuştuktan sonra saçıma konuyor ama kısa zamanda çiçek olmadığını anlayıp beni bırakıyor.

Güneş batıyor. Bahçe karanlık kuşanmaya başlıyor. Akşam ezanı okunuyor. Kurbağalar çıkıyor. Arılar fil ayağı ağacında uğuldamaya devam ediyor. Sonra birdenbire kayboluyorlar, ben de içeri giriyorum.

Ertesi sabah güneş doğmadan uyandığımda gene arıları duydum. Pencereyi açtım. Ağaçtan muazzam bir uğultu geliyordu. Ses, o kadar gür ve yekpare idi ki sanki arılar değil ağaç tarafından çıkarılıyordu. O kadar güçlüydü ki, sanki, ağaç motorlarını ısıtıyordu ve az sonra yükselip uzayın derinliklerine doğru kaybolup gidecekti.