15 Ekim 2011 Cumartesi

Anlaşılmamış mutsuzluklar

Fırtına bulutlu elleriyle uçağı tutmuş sallıyor, sallıyor, ‘seni yere çalayım mı mı mı, çalayım mı?’ diye soruyor. İki bebek ağlıyor. Onların dışında Bodrum-İstanbul uçağında yolcular sessiz. Yanımda oturan genç turist başını öne eğmiş, dudakları kıpır, gözleri kapalı. Elini yanında oturan kız arkadaşının kucağına koymuş o da iki avucunun arasına almış sıkıyor.
Ağlayan bebekler ikiz, üç-dört aylık, arka arkaya iki koridor koltuğunda, biri annesinin diğeri bakıcısının kucağında yatıyor. Bodrum arkada kaldı. Dün bu vakitlerde Lale ile birlikteydik. Epey zamandır tanıdığım ama üç-dört yılda bir, sadece iş tesadüfleri dolayısıyla bir araya geldiğim genç bir kadın.
Otelin iskelesinden ayaklarımızı denize sarkıtıp konuştuk. “Böyle neşeli olduğuma bakma” dedi. “Büyük dertlerim var. Alışveriş hastasıyım ben. Gülme! Bu da bir hastalık. Kanser gibi.” Kendini tutamıyor, parası olmadığı halde durmadan alışveriş yapıyor. “Sen var ya, Sabancı’yla evlensen, kesin onu da batırırsın” diyormuş kız kardeşleri.
“Gidiyorum bir koltuk beğeniyorum. Kızım koltuğu ne yapacaksın? İhtiyacın yok. Evde koltuğu koyacak yerin yok, lan!” Durup yüzüme bakıyor. Ne diyorsun bu işe, diye sorar gibi. “Koltuğu alıp eve gidiyorum.” Alacağı primi çoktan harcadı. Bütün kredi kartları borç yüklü. Ailesi illallah getirdi. Annesinden geçen gün dört yüz lira borç istemiş, vermemiş. “Dört yüz lira! Vermedi! Düşünebiliyor musun?”
Ankara’ya döndükten sonra psikiyatriste gitmeyi düşünüyordu. Daha doğrusu yeniden gitmeyi. Sekiz bin metrenin üstündeyiz ama hâlâ bulutların içindeyiz. Uçak durmaksızın sallanıyor.

Bebeklerin ikisi de sustu. Uyuyorlar. Uzanıp bakıyorum. Kendi çocuklarım bebekken birlikte uçuşlarımızı hatırlıyorum, o küçük yük geliyor aklıma ve koku.
Psikolog Sedat Topçu’nun Medyadan Psikolojiye Çeşitlemeler kitabını okumaya çalışıyorum. “Ruhsal sorunlar, anlaşılmamış insan mutsuzluk belirtileridir” diye yazıyor.
Ben Lale’den önce havaalanına gidecektim çünkü değişik zamanlarda, değişik yönlere uçacaktık. Israrla beni geçirmek istedi. Tam otelin kapısından çıkıyorduk ki arkamızdan bir adam koştu.
“Toka almıştınız” dedi, kırık bir tebessümle. “Ben ayrılmıyorum” dedi Lale. Adamın yüzündeki ifade rahatladı. Dükkânına geri döndü. “Konuşma. Boş ver” dedi, bir şey söylemeye hazırlandığımı görünce. Anlaşılmamış insan mutsuzlukları... Ne kendimiz, ne eşimiz dostumuz ne doktorumuz tarafından anlaşılmamış.
Bütün ruhsal sorunlar anlaşılmamış mutsuzluklarımızdan kaynaklanıyor olabilir mi? Buna inanabilirim. Araba çarpıyor, kemiklerimiz kırılıyor, mutsuzluk çarpıyor, benliğimiz kırılıyor. Geriye dönüp o mutsuzlukları bulsak, anlasak acaba bizi salıverirler mi? O yolculuk nereye, kiminle yapacak? “Beni ilaca başlatmak istiyor” demişti. “Lityum tozu. Kabul etmemiştim ama, galiba bu defa deneyeceğim.”
Dükkânların önünden geçerken kendini tutamayıp içeri girmek ilaçla önlenebilir mi?
“Üff. Hem de nasıl” dedi. “Sonuçtan beni de haberdar et” dedim. Uçak, yere çakılacak gibi sarsıla sarsıla alçaldı ve inanılmaz bir yumuşaklıkla kondu.
Bebekler uyandı, mırıl mırıl sesler çıkarmaya başladı. Yolcular ayağa kalkmaya başladı. Başını çevirip onlara bakanların yüzünü bir tebessüm kapladı.
Bilmiyorum, farkında mısınız. İki şeyi görmek hemen hemen herkesin yüzüne tebessüm getiriyor. Çocuk ve para. Dağılıyoruz, herkes bir yöne gidiyor. Dış hatlar terminaline doğru yürümeye başlıyorum. Beni eve götürecek uçağın kalkmasına dört saat var.
Buna benzer diğer yazılar için: http://pazaryazilari.blogspot.com/
Bütün yazılar için: milliyet.com.tr