2 Eylül 2011 Cuma

Hey! Çocuklar! Yoğurt yaptım!

OZANKÖY
Eğer Metin Münir’i çaktırmadan mutfak penceresinden gözlüyorsanız ve koltuğunun altında küçük kırmızı bir battaniye ve bir yastık ve elinde bir şişe, ne halt karıştırdığını merak ediyorsanız nazlanmadan hemen söylesin: Yoğurt yapmaya hazırlanıyor.
Bir süre önce meraklı bir gazeteci arkadaşımla konuşurken konuyu süpermarketlerde satılan endüstriyel yoğurtlara getirdi. Neden, konuşacak bir milyon başka konu varken, bana yoğurt endüstrisinin perde arkasını anlatma ihtiyacı duydu, bilmiyorum. Gazeteciler böyledir. Bir konuyu araştırırlar. Bilmedikleri birçok şey öğrenirler. Veya öğrendiklerini sanırlar. Sonra, önlerine gelene, “imdat” diye bağırtıncaya kadar, anlatırlar.
Kendimden biliyorum.
Neyse. İsterseniz ne anlattığını size anlatmayayım. Sadece o günden sonra yoğurttan kesildiğimi söyleyeyim.
Ama yoğurtsuz hayat karpuzsuz çekirdek gibidir. Kendi yoğurdumu kendim yapmaya karar verdim.
Bu arada bir parantez açayım.
Bekârlığa geri döndüğümden beri -hayatımın Metin Münire dönemi- günlerimin bir bölümü ev işi ve yemek yapmakla geçmeye başladı. Yemek yapmasını bilmediğim için kız arkadaşımdan ve arkadaşlarımın eşlerinden yemek tarifleri sormaya başladım. Hangi yemeği sorarsam sorayım aldığım cevaplar şu kelimelerle başladı:“Ooo. Çok kolay.”

Grumpff. İllet! Kolaymış.
Tahmin edebileceğiniz gibi, yoğurt yapmak da çok kolaydı.
Aslında, bu evde, eski eşimle otururken, o yapardı, onun için yoğurt imalatına göz aşinalığım var.
Ayrıntılar için muhtelif çobanlara ve çoban eşlerine danıştım. Bir sabah köylüm Necibe Hanım’ın kapısına dayandım. Eşi Ali Bey’in iki günde bir sağdığı, çobanlı keçi ve koyunları var. Bana iki şişe süt sattı.
Evde öğrendiklerimi uygulamaya koyuldum. Sütü, tahta kaşıkla sürekli karıştırarak, üç defa taşma noktasına gelinceye kadar kaynattım.
Bir buçuk litrelik bölümünü tarihi bir Lapta yoğurt kabına doldurdum. Kabı mutfak bankosunun üzerine yerleştirdiğim yastığın üzerine koydum. Maya olarak kullanacağım dört-beş yemek kaşığı yoğurdu bir bardakta ılık sütle ile karıştırıp ayranlaştırdım.
Süt 43 santigrada kadar soğuyunca mayayı içine döküp iyice karıştırdım. Sonra eski eşimin Türk Hava Yolları’ndan çaldığı küçük yün battaniyeyi ikiye katlayıp üzerine örttüm. (Eminim THY’den çalınmamış battaniyeler de aynı işlevi görür.)
“Sütün 43 santigrada geldiğini nasıl anladın” diye soracak olursanız, ki işin püf noktası budur...

Alman olan eski eşim yoğurt yaparken Almanya’dan getirdiği bir yoğurt termometresi kullanıyordu. Ben ... Tabii, termometre hak getire. Kız arkadaşıma sordum, annesine sordu, şu cevabı aldı: “Parmağını süte sokacaksın. Isıracak. O zaman mayayı içine koyacaksın.”
Isırmayı daha bilimsel olarak şöyle tarif edebilirim: Süt ne çok sıcak, ne de ılık olacak. Birkaç defa yanık tedavisi için acil servise gittikten sonra alımını alıyorsunuz, Kıbrıs deyimi ile.
Yoğurt yalıtım görevi gören battaniyenin altında dört ile altı saat kalacak. Mayanın içindeki bakterilerin sütü yoğurda çevirmesi için ısının belli bir süre “ısırma” düzeyinin civarında kalması lazımmış.
Sonra buzdolabında dinlenecek.
Öğünmek istemem, ama yoğurdum ilk defadan tuttu ve nefis oldu. Sadece bir defa ayranımsı bir yoğurt elde ettim. Onda da açgözlülükten yoğurdun neredeyse hepsini yediğim için maya az geldi.
Öldüğümde, öbür dünyanın kapısında, “Orada ne başardın” diye sorarlarsa, artık söyleyecek iki şeyim var: Sigarayı kestim. Yoğurt yapmayı öğrendim.