14 Temmuz 2011 Perşembe

Facebook mu, o da ne?

Facebook arkadaşım olmak için davet yollayanlara bir mesajım var: Davetinizi kabul etmedim çünkü facebook’la uğraşmak istemiyorum.
Twitter, Linked-in, YouTube, PayPal ve buna benzer şeylerle de ilgilenmiyorum. Skype’da işim yok.
Zaten iş dolayısıyla günümün büyük bir bölümü bilgisayarın önünde geçiyor. Geriye kalan zamanı bilgisayarın önünde değil onunla arama mümkün olduğu kadar çok mesafe sokarak, prize sokulu veya pille çalışan şeylerden uzakta yaşamak istiyorum.
Cep telefonumun internet hizmeti yok çünkü acelem yok.
Tenha bir hayat istiyorum. Özel hayatım özel kalsın istiyorum. Sohbet değil sessizlik istiyorum.
An be an ne yaptığımı, kimle olduğumu veya ne düşündüğümü anlatmak, gerçek zamanlı yorum yapmak ihtiyacında değilim. An be an ne yaptığımı, kimlerle olduğunu veya ne düşündüğünü rapor edenler de beni hiç ilgilendirmiyor. Bunu aşırı derecede narsist, saçma ve gereksiz buluyorum.

Geçenlerde köşe yazarı bir arkadaşım sohbet arasında twitter’da “on binden fazla” takipçisi olduğunu söyledi. Çenem düştü. Evvela başkalarını izlemek için twitter’a yazılmış. “Sonra ben de yazmaya başladım” dedi. Günde bazen on, bazen beş defa ötüyormuş.
Beni böyle bir iş yapmaya ancak dolar veya euro cinsinden hatırı sayılır bir para ikna edebileceği için “Neden?” diye sordum. Neden gönüllü olarak yapıyordu bu mesaiyi?
“Birden çok ihtiyaca cevap veriyor” diye cevap verdi. Temas halinde olmak için. Haber almak ve vermek için. Yalnız olmadığını bildirmek için. Yalnız olduğunu bildirmek için. “Büyük bir kahveye veya okulun kantinine girmiş gibi oluyorsun.”
Geçenlerde pembe renkli gazetede okuduğum bir araştırmaya göre twitter’a yollanan mesajların yüzde kırkı “Anlamsız boşboğazlık”tan ibaretmiş.
İnternet ve cep telefonu hayatları devralıyor. Sen onları kullandığını sanıyorsun ama daha çok onlar seni kullanıyor. Bağlantısallık bağımlılık haline geldi. Ardı kesilmeyen, kalitesi belirsiz bir haber ve bilgi bombardımanı altındayız.

Devamlı parmağımız klavyede, kulağımızda telefon sıcak olsun istiyorlar. Okyanuslardan derin cepleri dolsun diye.
Ama, kafan öne eğik telefonunun ekranına bakarken hayat önünden geçip gidiyor, üstelik para ödüyorsun. Günün sonunda eline ne geçti?
Lütfen. Taksim’de veya Kızılay’da ayaklanma başlatacaksanız bana haber vermeyin. Bon Jovi konserinde şu anda tişörtünü çıkardı ise, o bilgi sizde kalsın.
Beni, ümitsiz derecede çağdışı buluyorsanız size bir öykü anlatayım. Üç yılı geçiyor. Bir gün, uzun yıllardan beri uzaktan hoşlandığım bir kadından facebook arkadaşım ol diye bir mail aldım. Cevaben neden facebook arkadaşın olayım, dedim. Aynı şehirde oturuyoruz. Benimle arkadaş olmak istiyorsan karşılıklı görüşelim. Yürüyüşe gidelim.
Gittik. Gidiş o gidiş. Hâlâ yürüyoruz.
Facebook’u kullanmak diye buna derim ben!