5 Ocak 2011 Çarşamba

Yazarın tatili

Ozanköy
Muhtemelen farkında değilsiniz ama geçen yılın son haftasında izin yaptım ve yazı yazmadım.
Bu bir tatil mi idi? Bir anlamda evet, bir anlamda hayır.
Yazı yazmamak eğer tatil ise, tatil yaptım. Ama tatil yazı düşünmemek, yazılarıma konu olan bir sürü kişi, olay ve düşünceye kapıyı kapatmak, not tutmamak ise, hayır.
Normal hayatımda beni durmadan arkamdan iten görülmez bir el, azarlayan bir ses var. Elin de sesin de sahibi benim aslında; kendimi iten, kulağımı çeken ikinci bir ben. Bu ben bana hiç aman vermiyor.
Eğer hayatıma bir amaç seçmek durumunda olsaydım, Montaigne gibi hür ve tembel olmak isterdim. Ama seçemediğim için zoraki çalışkan bir insanım. Ancak, tatillerde iyice şirretleşen ikinci benin gözünde tedavisi mümkün olmayan bir tembel ve kaytarıcıyım. Onun için beni devamlı işe koşuyor. “Tembellere tatil yok” diyor. “Çalış!”

Tatil yapmadığım zamanlarda, ertesi gün yazım olsun olmasın, devamlı yazı düşünürüm. Aklımda yazılar yazarım. Hemen hemen her şeye “acaba bundan ilginç bir yazı çıkar mı” diye bakarım. İnsanları o kulakla dinlerim. Satın aldığım kitaplardan, CD’lerden, DVD’lerden zeytinden yağ çıkarır gibi yazı çıkarmaya çalışırım. Akıllı ve bilgili bir kadın olan sevgilimle konuşurken bile beynimin bir kuytusunda rahlesini kurmuş olan ebedi kâtip not almaya devam eder.
Çoğu zaman birisiyle konuşurken veya bir toplulukta konuşmaları dinler gibi görünürüm ama aklım uzaklardadır ve hiçbir şey duymuyorum. Duymuş olduğum bir kelimenin veya cümlenin atına binmiş uzaklarda bir yerlerde cümlelerle cirit oynuyorum. Sonra benimle konuşan kişinin gözlerinden onu dinlemiyor olduğumu anladığını fark ederek geri dönüyorum. Hiç olmazsa bir süre.
Benim için yazar olmak karşılaştığım, okuduğum, gördüğüm her şey karşısında şu soruyu sormaktır: Yazacak olsam bunu nasıl yazardım?

Dün mesela. Ara sıra yağmur bırakan kurşuni sakin bulutlar altında Büyükkonuk’tan geri dönüyordum. Bir köyden girerken ileride, metruk kilisenin arkasındaki gökyüzünde sürü halinde uçan kuşlar gördüm. Nasıl becerdiklerini bilmediğim bir aynı anda ve beraberlik içinde bir süre, kısa bir mesafe, batıya doğru uçuyorlar sonra dönüp ters istikamete kanat çırpıyorlardı. Geri dönüşün farkına varmayan bazıları biraz daha batıya uçtuktan sonra sürünün onları arkada bıraktığını fark ediyorlar, hızlı kanat çırpışlarıyla aileye katılıyorlardı. Yaklaşınca güvercin olduklarını gördüm. Hayatlarında hiç köşe yazısı yazmamış bir sürü güvercin, belki 40 tane vardılar, sırf uçabilmenin keyfini çıkarmak amacıyla bulutların arasından sıyrılıp bir an üzerlerine vuran güneşin altında dönüp duruyordu. Aldıkları hazzı hissetmemek mümkün değildi.
Metruk kilise, ıslak asfalt, bazıları sürülü bazıları nadasa bırakılmış yeşil tarlalar, suya doymaya başlayan keçiboynuzları, zeytinler, çitlemitler, köşeyi dönen eski arabaya sıkışmış beş çocuklu göçmen aile, kokulu eşsiz hava... Nasıl yazıyla canlandırılır bunlar?
Yazmak biraz imkânsızı denemektir.
Bazen merak ediyorum, işi tamamen bıraksam, hiç yazı yazamasam normalleşir miyim diye. O kadar emin değilim. Farkına varmadan aklım yazı yazmaya devam eder diye düşünüyorum.
Uzun bir tekne yolculuğundan sonra yere indiğinizde toprakta da teknenin çalkalamalı kımıltısını hissedersiniz. Vücudunuz hâlâ teknedeymiş gibidir bir süre. Eğer iş tekne, yere inmek tatil ise, bende bu hâla teknede olma duygusu hiç geçmiyor ve galiba hiç geçmeyecek.