18 Aralık 2010 Cumartesi

Kötü üsteğmen kötü marangoz

OZANKÖY
Cuma gecesi. Koltukta uzanmış DVD’den Werner Herzog’un Bad Lieutenant adlı filmini seyrediyorum.
Sağ elim ara sıra tabağın içine dalıp sapından siyah bir İspanyol üzümü koparıp ağzıma atıyor.
Katrina kasırgasından sonra New Orleans’tayız. Orada Terence McDonaugh isimli bir polis (Nicholas Cage) Bad Lieutenant, yani Kötü Üsteğmen var.
Dışarıda rüzgâr esiyor. Fırtına uyarısı var. Ben ateşin kenarındayım, üzüm yiyorum ve iyi bir film seyrediyorum. Yarın tatil. Her şeyin mükemmel olması lazım ama değil. Ateşe bakan sağ tarafım sıcak, pencereye bakan sol tarafım soğuk.
Kötü bir marangoz yüzünden dışarıda esen rüzgârın bir bölümü pencerenin aralıklarından içeri girip ısı dengemi altüst ediyor. Biri kuru, biri ıslak çorap giymek gibi bir şey.
Pencerenin altına bir battaniye yerleştiriyorum ama fayda etmiyor.
Kötü Üsteğmen’in bağlı olduğu karakol tahliye edilirken Meksikalı bir mahkûm bodrumdaki hücrelerden birinde unutuldu. Su yükseliyor. Suda bir yılan yüzüyor. Mahkûm dehşet içinde, bağırıyor. Kötü Üsteğmen yukarıdan onu görüyor. Saatine bakıp “İddiasına var mısın?” diyor yayındaki arkadaşına. “Saat dörtte su burnuna kadar yükselecek.” Arkadaşı “Ben saat beşe kadar bir halt olmaz diyorum” diyor. “Yirmi dolar basarım.” Mahkûm yalvarıyor.
“Yirmi dolar mı? O da ne? Değsin bari. Bin dolar.”
“Bin dolara yokum.”
İki yüz dolara anlaşıyorlar.
“Lütfen” diye yalvarıyor mahkûm.
Kötü Üsteğmen, kulaklarına inanamayarak, geri bağırıyor: “Senin için ıslanmamı mı istiyorsun? İsviçre pamuğundan iç çamaşırı giyiyorum. Çifti 55 dolar. Senin için bu pisliğin içine atlayıp mahvetmemi mi istiyorsun?”
“Sen 55 dolarlık iç çamaşırı mı giyiyorsun?” diyor arkadaşı inanmayarak.
“Kız arkadaşım aldı.”
Mahkûm avuçlarını birleştirip duaya başlıyor.
“Hadi gidelim” diyor, arkadaşı arkasını dönüp yürümeye hazırlanarak. “Ölüm saatini otopsinden alırız.”
Babası alkolik, sevgilisi fahişe Kötü Üsteğmen’in. Aslında kötü değil. Herkes gibi. Hem kötü hem iyi, hem mutlu hem mutsuz, hem gaddar hem insaflı. Saatini çıkartıp arkadaşına uzatıyor. “Tut.” Ceket ve ayakkabılarını çıkarıyor ve suya atlıyor.
Hüzünlü ve komik bu filmi Londra’da gösterime girdiğinde görmüştüm. Eminim DVD’den birçok defa daha seyredeceğim. Tarihe gasp ve gaddarlık kapısından girenlerin kayıp torunlarının bir kesiti. Maddileşen, ailesizleşen, anlamsızlaşan hayatlar; alkol, uyuşturucu ve şiddete tutunarak bir günden diğerine tırmanmaya çalışan insanlar. Polis de, suçlu da, masum da kurban.
Ben de geceleri filmlere tutunuyorum. Film de bir tür uyuşturucu, kaçış. Yağmurdan kaçıp saçak altına sığınanlar gibi, birkaç saat kendinizi başkalarının hayatına atıyorsunuz, başkalarının derisi içinde yaşıyorsunuz.
İyi de pencereden esen şu rüzgâr ne olacak? Kendimi soğuk bir tabağa konan sıcak bir yemek gibi hissediyorum.
Lisede coğrafya öğretmenim “Doğada hiçbir şey mükemmel değildir” derdi. Anlar da öyle. Anlar da peynir gibi küfü ile beraber geliyor. En iyi anında bile, bakarsın, bir yerlerden soğuk hava perdeyi kaldırıyor.
Ama benim de numaralarım var. Battaniyeyi pencerenin altından çekip sırtıma atıyorum ve “Es” diyorum. “Esebildiğin kadar es.”