20 Kasım 2010 Cumartesi

Metin Münire: İlerleme raporu

Ozanköy
Dizimin dibinden ayrılmayan okuyucularım geçen haziranda sahneye çıkan Metin Münire’yi hatırlayacaklardır.
Metin Münire, Metin Münir’in sonra yalnız yaşamaya başlayan ve ev kadını olmanın ne kadar zor olduğunu keşfeden versiyonudur.
Bir tür bahçe Metin Münir’i.
Kendimi portakal gibi soydum ve altından o çıktı.
Bu MM her sabah havalandırmak için yorganını pencereden sarkıtıyor ve yastıklarını üstüne diziyor, evi düzenliyor, çamaşır yıkıyor, ayakkabılarını boyuyor, lezzetsiz yemekler yapıyor ve hayatından çıkan kadınların boşluğunu yatağına aldığı yastıkların sayısını çoğaltarak doldurmaya çalışıyordu.
Münire yazısını bekârlığımın taş devrinde yazdığım için galiba meramımı iyi anlatamadım. Bir defa erkeklerden hiç tepki almadım. Kadın okuyucularımdan kimisi ağlaştığımı, şikâyet ettiğimi sandı. Kimisi “yapılması çok kolay” mercimek çorbası ve kuru fasulye tarifleri yolladı. Bazıları bana acıdı. Bazıları “Daha beter ol” dedi.
Oysa ben o zaman tek başıma yaşamakla beraber rahat ve hoşnuttum. Repertuarıma ‘ev kadınlığı’ eklemek hoşuma gidiyordu. Kadın ve anne olmanın ne anlama geldiğini anlamaya başlıyordum.
Aradan geçen beş ay içinde epey mesafe kaydettim, Taş Devri’nden Cilalı Taş Devri’ne geçtim. Daha tekerleği keşfetmeme çok zaman olsa da evimi (aşağı yukarı) düzene soktum.
Yün çoraplarımı çamaşır makinesinin aşırı sıcak su programında yıkamamam gerektiğini öğrendim.
Lezzetli yemekler yapmaya başladım diyemeyeceğim ama artık yaptığım çorbadan bir kaşık aldıktan sonra tencereyi bahçedeki bitkisel çöplüğe götürüp ters yüz etmiyorum. Çocuklar da “Lütfen baba, balık çorbası yapma” diye yalvarıyor.
Aslında başlangıçta yemek yapmaya üşeniyordum. Alışverişe gittiğimde onu da pişireceğim bunu da pişireceğim deyip tonlarca malzeme alıyordum. Pişirmeye gelince tembellik ediyordum. Aldıklarımın çoğu bozulup çöpe gidiyordu. Ara sıra yaptığım yemekler de yavan oluyordu.
Zamanla bu iş beni sardı. Bazılarının hangi yemeklerde kullanıldığına dair en ufak fikrim olmadığı halde değişik baharatlar satın aldım. İnanılmaz keskinlikte bir Japon malı bıçak edindim. Esse’ye uğrayıp yapma ihtimalim olmayan yemeklere uygun tencereler almaya başladım.
Kadınlarla bir araya geldiğimde konuyu yemek tariflerine çekip tüyolar almaya çalışıyorum. Başlangıçta arkadaşlarım bunu yeni geliştirdiğim ve başarısız olması kaçınılmaz bir kadın tavlama yöntemi sandı ama sonunda ciddi olduğumu anladılar.
Uzun bir sapıştan sonra kendi yoluma döndüm. Derek Walcott’un Aşktan Sonra Aşk şiirindeki adam gibi kendimi kendi kapımda karşıladım, kalbimi kendime iade ettim, “seni seven yabancıya.”
Her sabah uyanmak yeniden doğmak gibi. Tek başıma, müzede şaheser bir tablo seyreder gibi bulutları, servilerin arkasındaki denizi, ağaçları, çiçekleri, kuşları seyrediyorum. Yaz can sıkmaya başlayan bir misafir gibi gitmiyor. Harnıp ve yenidünya ağaçları zamansız çiçek açtı, mandalinalar, portakallar ve turunçlar kış soğuğunu beklemeden turunculaşıyor. Siyah zeytin toplayıp cam kavanozlara dolduruyorum.
Tek başınalık güzel ama hiçbir şey seninle beraber olmak kadar güzel değil.