5 Haziran 2010 Cumartesi

Metin Münire

OZANKÖY
Boşandıktan ve kız arkadaşım tarafından ıskartaya çıkartıldıktan sonra yalnız yaşıyorum ve bu bana ev kadını olmanın ne kadar zor olduğunu öğretti. Çok geç, tabii. Hayat bana bütün dersleri iş işten geçtikten sonra öğretiyor. Bazı şeyleri hiçbir zaman öğrenmeyeceğimi de öğretti, en acısı da bu.
Gün doğarken arı kovanında uyanıyorum. Dalları pencereme kadar uzanan fil ayağı ağacının tohum salkımlarından bal toplayan sayısız arı var.
Bu dalları kısaltmam lazım aksi takdirde fareler onları kullanıp evde sömürge kuracak. Dün gece bir tanesini suçüstü yakaladım. Gece yarısını geçiyordu. Panjur sesiyle uyandım. El fenerinin ışığında pencerenin pervazında dönüp duran bir fare gördüm. Onu elimle aşağı itebilirdim ama sivrisinek ve salyangoz hariç hiçbir canlıyı öldürmüyorum. Onun için pencereyi kapatarak onu kaderi ile baş başa bıraktım.
Gene güneşli bir gün olacak.
Cibinliği katlayıp yatağın üstüne bağlıyorum. Yorganı havalandırmak için pencereden aşağı sarkıtıyorum. Yastıkları kabartıp yorganın üzerine diziyorum. Dört yastıkla yatıyorum. İki tane daha almayı düşünüyorum. Farkında değilim sanmayın. Kadınlar azaldıkça yastıklar çoğalıyor.
Bu ilk işim. Mutfağa iniyorum ve çay yapmak üzere su ısıtıyorum. Dün gece yıkadığım yedi çift çorabı sıkıp bahçedeki kurutma zımbırtısına diziyorum. Çamaşır makinesinde dünden beri bekleyen çamaşırları çıkarıp onları da aynı zımbırtıya seriyorum. Bulaşık makinesindeki kap kacağı çıkartıp dolaplara yerleştiriyorum.
Sonra kahvaltı hazırlıyorum.
Bütün bunları yaparken aklımda yazı yazıyorum. Annem aklıma geliyor. Yardımcısız, bulaşık ve çamaşır makinesiz, gaz ocaksız, buz dolapsız ve hatta uzun süre akar susuz büyüttü bizi. Ablam, ben ve benden küçük iki erkek çocuğu. Yeni Cami Sokağı’nda su aktığı zaman, köşe başındaki çeşmeden tenekelerle taşınırdı. Buzdolabı üst kısmına buz konan tahta bir dolaptı. Yiyecekler tel dolapta saklanırdı.
Yemek yapmam lazım. Mercimek yapacağım.
Bir gün eski eşime bir yemeğin nasıl yapıldığını sorduğumda bana “Her şey soğan kızartmakla başlar” demişti. Kendim yemek yapmaya başlayınca ne demek istediğini anladım. Soğanları soyup ufak parçalara bölüyorum, aynı şeyi biber ve havuç için yapıyorum. Önce soğanları sonra diğerlerini kızartıyorum. Suda ıslanmaya bıraktığım mercimekleri üzerine döküyorum ve su ve domates ilave ediyorum.
Neden benim yemeklerin seninki kadar lezzetli olmuyor dediğimde eski eşim “Ben gidip gelip içine bir şeyler katıyorum” demişti. Onun için ben de gidip gelip içine bir şeyler katıyorum: Pul biber. Kara biber. Kimyon. Üç defne yaprağı. İki adaçayı yaprağı. Bir tutam kekik. Biraz limon.
Ama benim yemeklerim gene başkalarınki kadar lezzetli olmuyor. Bir yemek kursuna gitmeliyim.
Yemek pişerken bilgisayarı kucağıma alıp yazı yazmaya başlıyorum. Ev kadınlığı bitmeyen bir mesai imiş. Annemin, bitmeyen ev işinden amele eli kadar sertleşen küçük, yüzüksüz elleri geliyor aklıma. Bazen çamaşırları çitilemekten parmaklarının derisi çatlamış ve kanamış olduğunu görürdüm.
Öteki dünyada ödemek mümkün değilse bazı borçlar hiç ödenmeyecek.