12 Haziran 2010 Cumartesi

Bergman adası

Birkaç aydır Ingmar Bergman filmlerini topluyorum. Onu daha iyi tanıyabilmek için bir de hayatını ve yönetmenlik serüvenini anlattığı bir dokümanter satın aldım (Bergman Island).
Film 2004 yılında, yani Bergman’ın ölümünden dört yıl önce çekildi.
Dünyanın belki de en büyük direktörü olan Bergman o tarihte 86 yaşında idi. Baltık Denizi’ndeki okulsuz, postanesiz, doktorsuz, sürekli nüfusu 500 olan Farö adasında yaşıyordu.
Beş defa dünya güzeli kadınlarla evlenmiş, birçok serüven yaşamıştı ama bu adada, gençliğinde yaptırdığı 56 metre uzunluğunda evde, tek başınaydı.
Fakat kendini yalnız hissetmiyordu. “Bazen günlerce hiç kimseyle konuşmadığım oluyor. ‘Şu telefon konuşmasını yapmalıyım’ diyorum, ama erteliyorum. Çünkü konuşmamakta zevk veren bir şey var. Bu sessizlik çok harika.”
Herkesin kendine has bir dünyası var. Bergman galiba artık tamamen o dünyaya çekilmişti. Dolunayda, sessizlik tam iken, uyuyamadığı, ileri geri yürüdüğü gecelerde, şiddetli bir biçimde başka gerçeklerle, ona bir şeyler fısıldamak arzusu taşıyan başka varlıklarla çevrili olduğunu hissediyordu.
En ünlü filmlerinden biri olan The Seventh Seal (Yedinci Mühür) filmini anlatırken ölümden bahsetmeye başladı. O filmde bir şövalye ve canını almaya gelen Azrail var. “ Halim... İnanılmaz bir ızdırap hali idi” diye anlattı. “Ölümden dehşetli bir şekilde korkuyordum. Ölümle ilgili her şey... Dehşet vericiydi. Film o dehşetten doğdu.”
Oduncu gömleği, üst üste kazaklar giyiyor. Yanakları kırmızı ama bu enerjinin değil yaşlılığın verdiği sağlıksız bir kırmızılık.
“Hayatımda ölümü düşünmeden geçen bir günüm olmamıştır” diyor. “Ya da ölüm düşüncesinin bir şekilde bana dokunmadığı. Sonra acayip bir şey oldu. Vücudum apse yaptı ve kanımı zehirlemeye başladı. Apsenin kesilerek alınması gerekti. Bir iğnenin batırılışını hissettim... Sonra... Hiçbir şey. Hayatımın sekiz saati tamamen silindi. ‘Ölüm böyle mi?’ diye düşündüm. Yakılan bir ışıksınız. Sonra bir gün söndürülüyorsunuz. Sonra hiçbir şey yok alevden geriye bir şey kalmıyor.”

Yavaş, duraklayarak, bazen bir cümleyi yarıdan kesip yeniden başlayarak, el kol hareketleriyle, konuşuyor.
Yirmi dört yıllık eşi Ingrid öldükten sonra önünde başka bir soru işareti beliriyor. “Mantıklı düşündüğümde kendi kendime ‘Ingrid’i artık bir daha hiç görmeyeceğim, diyordum. Ebediyen gitti.’ Ama bir acayiplik var. Ingrid’in varlığını hissediyorum, özellikle burada, Farö’de. Hem de şiddetli bir biçimde. Ve ‘Eğer var olmasa varlığını hissedemem değil mi?’ diye soruyorum kendi kendime.”
O zaman geçirdiğim bu ameliyat kimyevi bir tepki olmalıydı. Gerçek bir ölüm değildi, yapay bir ölümdü. Gerçek ölümde Ingrid belki beni bekliyor, Ingrid var. Ve beni karşılamaya gelecek.”
Buna o kadar inanıyor ki son çevirdiği filmde bu karılaşmanın nasıl olacağını bir karakterine anlattırıyor.
Bir sabah, bir adam ormandan geçerek nehre doğru yürüyor. Bir sonbahar günüdür. Sisli. Rüzgâr esmiyor. Her şey sessiz. Karşıdan kot etek ve mavi kazak giyen bir kadın beliriyor. Ayakları çıplak. Saçları kalın hasır örgülü.
Ona doğru yürüyen bu kadın ölmüş karısı. “O zaman ölmüş olduğumu anlıyorum” diyor filmdeki karakter. ‘Bu kadar basit miymiş?’ diye düşünüyorum.”
Dokümanterdeki Bergman’a dönüyoruz. “Ingrid’le karşılaşacağımızı biliyorum” diyor o. “Diğer düşünceyi, onu hiçbir zaman göremeyeceğim düşüncesini, tamamen sildim.”
Bergman 2007’de Farö’de uykusunda öldü. Umarım uyandığında yerde kot etek ve mavi bir kazak vardı ve mutfaktan kahve kokusu geliyordu.