2 Ocak 2010 Cumartesi

Ben daha doğmadım dedi

“Dün gece rüyamda öğrenci Metin’i gördüm.” Kumların üstünde T şeklinde yatıyorduk. Benim ayaklarım denize doğru uzanmıştı. Onun başı karnımın üzerinde idi.

“Ne yapıyordum?” diye sordum.

“Otobüsle okula gidiyordun. Yanına yaklaşıp elimi yanağına dayadım ve saçlarını okşadım. İrkildin. Şaşkınlıkla yüzüme baktın. Tanışıyor muyuz, diye sordun. Hayır dedim. Ben daha doğmadım. Ama bir gün beni tanıyacaksın ve çok seveceksin.”

Arabayı park edip bir saat kadar kıyıda yürümüş sonra kumların üzerine uzanmıştık. Saatimi kaybettiğimden beri saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Umurumda da değildi. Dalgalar beyaz köpüklerini kıyıya bırakıp geri çekiliyor ama köpükler kaybolmuyorlardı. İnsan yiyen bilim kurgu canavarları gibi kumların üzerinde bir süre köpürüyor, köpürmeleri bittikten sonra kumun üzerinde beyaz bir iz bırakıyorlardı. Kimyasal salyangozlar gibi.

Deniz denize benziyordu ama deniz olduğu kadar çöplüktü. İnsanlığın oturağı.

Balinalar belki denizin pisliğine ve gürültüsüne dayanamadıkları için kendilerini Avustralya kıyılarına atıp intihar ediyorlardı. Dünyanın pisliğine ve gürültüsüne dayanamayıp kendimizi denize atacağımız günlerin elçisiydiler. Ama mesajlarını anlamıyorduk veya anlamak istemiyorduk.

Başka binlerce mesajı anlamadığımız veya anlamak istemediğimiz gibi.

Kum zambakları kum dağcıklarında dinleniyorlardı. Onların arkasında yabani kuşkonmazlar büyüyordu. Onların arkasında çam korusu vardı. Onların arkasında, vadilerin sessiz düzlüklerinde, ekinler rüzgârlar tarafından okşanarak büyüyordu. Onların arasında arpa çiçekleri boy atmaya başlamıştı ve şarap renkli laleler topraktan çıkmaya hazırlanıyordu.

Çitlembikler, kamışlıklar, anemon tarlaları, adını bilmediğimiz minik lacivert çiçekler vardı.

Ve tarlaların arasındaki toprak yollarda avcıların bırakan barut kokan, havayı kuşsuzlaştıran fişekleri, boş tarım ilacı şişeleri, yırtık pırtık elbiseler, kırık koltuklar, çöp yığınları. Ölçe ölçe kumaşçı nasıl kumaş topunun sonuna gelirse biz de dünyanın sonuna gelmiştik. Orada, tuzdan çok deterjan ihtiva eden denizinin kıyısında, onunla beraberdim.

Ama bütün bunları o an düşünmedim. Ondan sonra, eve gelip yattıktan sonra, uykunun gelmesini beklerken düşündüm. Orada, başı karnımın üzerinde onunla beraber yatarken, kapıyı dünyanın suratına kapatmıştım.

“Sonra ne oldu” diye sordum.

“Rüya bitti.”

“Nasıldım?”

“Kocaman gözlüklerin ve siyah saçların vardı. Elinle otobüsün askılığına tutunmuştun. Koltuğunun altında kitaplar vardı.”

Kıbrıs’ın EOKA yıllarında bisiklet güvenli olmaktan çıktığı için Rum tarafındaki okula polis aracı eşliğinde otobüsle gitmeye başlamıştık. O daha doğmamıştı. Ben on dört yaşında iken doğmasına daha on dört yıl vardı.

Kilometrelerce uzanan kumsalda bizden başka kimse yoktu. Eşsiz bir gündü.