17 Ağustos 2008 Pazar

Sonbaharda incirler

Bilgisayarın önünde oturmuş, ekrandan yayılan radyasyonda hafif hafif kebap olarak ne yazacağımı düşünürken, telefon çaldı.
"Bilgisayarın önünde oturmuş ekrandan yayılan radyasyonda hafif hafif kebap olacağına, havuza gel." Havuz Perisi Hayrünissa'nın sesi.
Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler gelirdim ama ağustosböceği gibi bütün yaz şarkı söyledim. Şimdi, hayatımın sonbaharında, işte böyle bilgisayarın önünde oturmuş ekrandan yayılan radyasyonda hafif hafif keb...
"Tamam, tamam. Yirmi dakika sonra burada ol. Limonatanı ısmarlıyorum."
Geçen defa havuzda sigaranı elimde söndürdüğünü unutmadım, dedim.
"İdealimdeki adamı bulduktan sonra dünyaya getireceğim çocukları beslemek için Tanrı'nın bana verdiği uzuvlarıma dokunmaya kalkışmazsan ben de senin eline sigaramın ucuyla dokunmam" dedi ve telefonu kapattı.
Gırrrrr!
Yirmi falan dakika sonra, havuzda. Hayrünissa, çilli vücudunu güneşte esmerleştirerek limonatasını yudumluyor.
"Hangi tarafı tercih ediyorsun?" diye sordu kalkıp yanıma gelerek ve (kanımca) gereğinden fazla yanıma yaklaşarak. Elimi... "Hayır onu kastetmedim!" dedi sigarasını hazırlayarak. "Havuzun hangi tarafını tercih ediyorsun? Sağ taraftaki güneş yataklarına yatarsak ağaçlara bakabiliriz. Sol tarafta bulutlara bakabiliriz."
Bulutlara.
"Sabahleyin burada benden başka kimse yoktu. Sırtında bornoz bir Çinli kadın çıkageldi. Yanıma yaklaştı ve selam sabah demeden, 'Çinli erkekleri seksi buluyor musunuz?' diye sordu. Düşündüm. Çinli, erkekleri seksi buluyor muydum? 'Hayır,' dedim, 'bulmuyorum. Niye sordunuz?' 'Ben de bulmuyorum da, acaba bende bir acayiplik mi var, yoksa Çinli erkekleri seksi bulmayan başkaları da var mı diye merak etmiştim' dedi."
Sonra?
"Sonrası yok."
Mayomu giydim. İhtiyar kemiklerimi güneş yatağına bıraktım, içi buz dolu bardağa sıkıştırılmış limonatadan bir yudum aldım.
Yanımdaki yatakta ince kemikli, beyaz ciltli, zayıf olması gereken yerleri zayıf, zayıf olmaması gereken yerleri zayıf olmayan genç ve güzel kadın yatıyordu.
"Şimdi bakma" dedi Hayrünissa. "Yanındaki kadın var ya... Onun yanındaki erkek, kocası. Derginin içine sakladığı porno dergiyi okuyor. Kadınla göz göze geldik. Gözlerini yere çevirdi."
Porno dergi okuyan adam (daha doğrusu, porno dergi okuduğu iddia edilen adam -ben porno dergi falan görmedim) siyah, şık, ipek bir şort mayo giyiyordu.
"Burada olmak evde olmaktan daha iyi değil mi?"
Biraz sonra garsonu çağırıp apartman yüksekliğinde bir club sandviç ısmarlayacak. Üzerinde salatalık turşusundan dereler akan bir kızarmış patates dağının ortasından yükselen.
Havuzda yüzen son insan çıktıktan sonra geride, suda bıraktığı çalkantı yavaş yavaş yatışıyor. Su, ana rahmindeki ruh gibi kendiyle dolu, kıpırtısız ve duru, içine girecekleri bekliyor. Hayrünissa’nın göğüslerine bakıyorum. Ruh her şeye vakıftır ama vücut acemi, aç ve şaşkındır, durmadan bir oraya, bir buraya toslar. Yehuda Amichai’nin mısralarında anlattığı gibi. Ve ruhu çok görmüş geçirmiştir, Ruhu çok profesyoneldir. Gövdesi ise ebediyen amatör. Dener ama başaramaz. Yüzüne gözüne bulaştırır, hiçbir şey öğrenemez, Zevk alırken de acı çekerken de sarhoş ve kör.
Sonbaharda incirler nasıl ölürse öyle ölecek
Buruşuk, kendiyle dolu ve tatlı
Karşımda, saksılarda büyüyen bodur servilerin ardında şehir, minarelerin, sarayların, çan kulelerinin ve konutların ufukla birleştiği yere yastık gibi istiflenmiş bulutlara sırtını dayamış, ayaklarını uzatmış, güneşleniyordu.