19 Ağustos 2007 Pazar

Metin Münir'in iflası

Çocukluğumda, tatillerde, bazen dedemle dayımın birlikte çalıştırdığı lokantada garsonluk yapardım.
Dükkân Lefkoşa'nın o zamanki alışveriş merkezindeydi. Selimiye Camii, bandabuliya (hal), bedesten, sırıtan sessiz develeriyle Deveciler Hanı, körükleri har har eden kara demirciler, arşınla kumaş ölçen kumaşçılar, saz büken sandalyeciler, manifaturacılar, yorgancılar, bakkallar, şekerciler, dülgerler, dilenciler falan hep buradaydı.
Alışverişi lokantanın ahçısı olan dedem yapardı. Garsonluk dönemlerinde peşine takılırdım. Arkamızdan, elinde köfün (kamıştan yapılmış küfe) satın alacaklarını taşıyacak olan bir garson gelirdi.
Dedem, huysuz, hiddetli, çok az konuşan bir insandı. Bana konuştuğunu hiç hatırlamıyorum.
Alacaklarını işaret eder, kaç okka (1283 gramlık eski bir Osmanlı ağırlık ölçüsü) istediğini söyler, önlüğünün cebinden çıkardığı paralarla öder, arkasına bakmadan yoluna devam ederdi. Her şeyin en iyisini, en pahalısını alırdı. Manav, alınanları garsonun köfününe yerleştirirdi.
Bandabuliyanın kapısında köfününden tavşanlar için dirifil satan bir adam dikkatimi çekti. Dirifilin ne olduğunu sormayın. Ne olduğunu bilmiyorum. Artık satılmıyor, çünkü hiç kimse evinde tavşan besleyip yemiyor. Demet halinde satılan, maydanoza benzeyen, ama daha uzun, yeşil bir ottu dirifil veya trifil.
Dedemle bandabuliyadan çıktığımızda adam malını tüketmiş ve gitmiş olurdu.
On-on bir yaşlarındaydım. Dirifil satmaya karar verdim. Bir ayda annemden aldığım cep harçlığının beş altı mislini, belki daha fazlasını, bir günde çıkarabilirdim.
Tasarımı önce anneme açtım. Çamaşır yıkıyordu. "Delirdin galiba" diye bağırdı, sonra gözlerini gökyüzüne kaldırdı ve beni Tanrı'ya ihbar etti: "Bandabuliyanın kapısında dirifil satacakmış! Nedir benim bu çocuğun elinden çektiklerim?"
Anneanneme gittim. "Yürü bre melun" dedi. Sinirli bir biçimde beyaz tülbentini başından çözdü ve hızlı hızlı yeniden, daha sıkı bir şekilde bağladı. "Seni dirifilci olsun diye mi okutuyoruz!"
Projem teyzelerimi çok eğlendirdi. Günlerce beni gördüklerinde "dirifilci geldi" diye kahkaha attılar.
Dayıma gittim. Gözlüklerinin üstünden beni süzdü ve kaşlarını yukarı kaldırdı. Dedemden ödüm patladığı için ona açılmadım.
Uzun etmeyeyim. Sonunda herkesi o kadar bezdirdim ki, dirifil girişimimi finanse etmeyi kabul ettiler. Ama bir koşulla: Dirifilleri lokantanın kapısında satacaktım.
"Lokantada dirifil mi satılır yahu?" diye itiraz ettim. Herkes dirifilini, alışverişini bitirdikten sonra, en son alıyordu.
Kimse beni dinlemedi. Ya lokantanın kapısında satacaktım ya hiç. Boyun eğdim.
Ertesi sabah lokantaya gittiğimde bir köfün dirifil beni bekliyordu. Ümitle, kapının yanında, kaldırımda mevki aldım. Dakikalar geçmeye başladı. Sokak, bandabuliyaya giden insanlarla doldu. Ama kimse durup benden dirifil almıyordu.
O zaman herkesin bisikleti vardı. Lokantanın müşterileri, bisikletlerini lokantanın kapısının sağında ve solunda duvara dayarlardı. Bir süre sonra köfünüm bisikletlerin arkasında kayboldu.
Galiba üç bağ dirifil sattım. İflas ettim. Günlerce benimle dalga geçildi. Teyzelerim misafirliğe gelen arkadaşlarına "dirifil işine girdiğimi ve battığımı" anlatıyor, ev kahkahalarla çınlıyordu.
İşte böyle. Aklıma geldi. Anlatayım dedim.
Dirifil işi istediğim gibi gitseydi belki de Ortadoğu ve Balkanlar'ın en büyük dirifilcisi olacak, bu sıcak pazar sabahı acıklı bir iflas hikâyesiyle kafanızı ütülemeyecektim.