1 Temmuz 2007 Pazar

Kırk mı dedin? Yuhh!

Geçenlerde sessiz sedasız gazetecilikte kırkıncı yılımı kutladım.
Ne yaparak?
Hiçbir şey yaparak.
Hiçbir şey yaparak gazetecilikte kırkıncı yılımı kutlamamdan hiç kimsenin haberi olmadı. Ne karımın, ne çocuklarımın, ne arkadaşlarımın, ne çalışma arkadaşlarımın ne de herhangi başka birinin.
Kırk yıl önce, haziran başında bir öğleden sonra, üniversite mezuniyet sınavlarına çalışırken, Kavaklıdere'de tek başıma oturduğum bodrum katındaki evimden çıktım. Koltuğumun altında John Steinback'in East of Eden (Cennetin Doğusu) adlı kitap vardı. Kitabı Emre Ertürer adlı arkadaşımdan ödünç almıştım. (Selam Emre! Çok genç öldün be kardeşim!) Bitirdikten sonra telefon ettiğimde "Ablama bırak, ondan alırım" dedi.
Emel o zamanlar Konur Sokak'ta olan Daily News'ta çalışıyordu. Beni gazetenin editörü Nick Ludington'la tanıştırdı. Konuşmaya başladık. Mezun olduktan sonra ne yapacağımı bilmediğimi söyledim ona. Rumlar iki yıl Erenköy tepelerinde mücahitlik yaptığım için yüzlerce üniversiteliyle birlikte dönmemek üzere beni adadan sınır dışı etmişlerdi.
Diplomat olmak için Mülkiye'ye girmiştim, ama diplomatlığını yapmak istediğim ülke kaybolmuştu.
Nick, "Gel, burada çalış" dedi. Aşağıya inip gazetenin sahibi İlhan Çevik'le konuştu. Sınavlar bittikten sonra başlamak üzere beni işe aldılar.
O zaman bilmiyordum, ama dünyanın hiçbir yerinde kolay kolay Nick'ten iyi bir öğretmen ve Daily News'tan iyi bir "okul" bulamazdım. Gazete küçük olduğu için borsadan beysbola, diplomasiden iç politikaya her şeyi yaptım. Mizanpaj, editing öğrendim.
Nick birinci sınıf bir gazeteciydi. Daha sonra Associated Press ajansının en önemli bürolarını yönetti. Önemli her şeyi ondan öğrendim. Bana sadece gazetecilik öğretmedi. Giyinmeyi, kravat seçmeyi, şarap içmeyi, halı, resim, eski eser sevmeyi ve beni daha az vahşi yapan birçok şeyi ondan öğrendim.
Sana da selam Nick! Sana hep minnettar kalacağım.
Ve selam Emel, Yalçın, Mahmut, Celal, Affan, Hasan, Canan, Sinan, İlhan Bey, Turhan Bey ve adını unuttuğum diğerleri.
O gün bulvardan Kızılay'a doğru yürürken beni durdurup "Olmak istediğin yüz şeyi sırala" deseydiniz gazetecilik aklımın kenarından geçmezdi. Ama işte. Sabah evden öğrenci olarak çıktım, akşamleyin eve gazeteci olarak döndüm.
Kimileri, "Her tesadüf bir randevudur" der.
Belki.
Ben gazeteciliği seçmedim. Gazetecilik beni seçti. Çünkü ona uygun olduğumu biliyordu.
Benim için özgür olmak, özgür düşünmek servet sahibi olmaktan önemlidir. Rutinden, özellikle sabah sekiz akşam beş rutininden nefret ederim. Başıma buyruk olmak isterim. Canımın istediği an kalkıp gidebilmeliyim. Tek başıma çalışmayı severim. Kimseden emir almak, kimseye emir vermek istemem. Vaktimi kitap okuyarak, serserilik ederek, ağaç kucaklayarak geçirmek hoşuma gider.
Gazetecilikten başka bir meslek bu özelliklerimi misafir edemezdi.
Peki gençlere tavsiyem?
Nick o gün, "Kararını vermeden önce bir de Mehmet Ali Kışlalı'yla konuş" dedi. "Mülkiye'den abin olur."
Kışlalı Tercüman'ın Ankara büro şefiydi.
"Zengin olmak istiyorsan başka iş bul. İlginç bir hayat yaşamak istiyorsan gazeteci ol" dedi.
Kırk yıl sonra bu laflar duyduğum en iyi tavsiye olarak hâlâ kulaklarımda duruyor.