18 Mart 2007 Pazar

Yağmur yağıyor

OZANKÖY

İki gündür yağmur yağıyor. Yavaş, yumuşak, gök gürültüsüz, neredeyse sessiz bir yağmur.
Bahçemdeki bitkilerin susuzluğunu alıyor, benim de su hasretimi.
Yabani siklamenlerin, frezyaların, Kıbrıs lalelerinin, turuncu krokozmiyaların, tomurcuklu portakal ve limon ağaçlarının, yeni yaprak açmış bademlerin, dut ve incirlerin üzerine yağmur düşüyor.
Selvilerin ve çamların tozunu alıyor.
Yalancı kavakların arasına gerili hamağı ıslatıyor.
Yağmurdan başka ses yok. Yağmur, inşaat işçilerini içeri kapatıp çimento makinelerini susturdu.
Keşke günlerce devam etse.
Mart -ihtiyar toprağın her yıl geri gelen gençliği- adada ayların en güzelidir.

Yazın kurak sıcağında fırınlanmış cılız topraktaki tohumları canlandırır, ot ve çiçek fışkırtır. Kıroların ve hödüklerin çöplüklerini ve pisliklerini örter.
Bahar bitkileri tarlalarda, dağ eteklerindeki inşaatların dibine kadar sokulur, gelmekte gecikmeyecek olan sıcaklarda dökmek için tohum besler.
Yıllarca uykuda kalabilen bu tohumlar bir gün doğadan çalınanı geri almak için pusuya yatacak. İnsanlar görmeyecek, ama onlar hep orada olacak.
Martta arılar, karıncalar ortaya çıkar, kirpiler kış uykularında esnemeye başlar, keklikler gebe kalır. Kırlangıçlar geri dönmeye başlar.
Hava soğuk, temiz, tütülüdür.
Mart, insanın geçici, yaşamın kalıcı olduğunu hatırlatır.
Ertesi gün ormanın içlerinde, alıç ağaçlarının bulunduğu düzlüğe vardığımda yirmi metre kadar önümde gürültüyle altı keklik havalandı. Gak gak öterek ve kalbimi zıplatarak.
Üçü sağa, üçü sola gitti, çam ağaçlarının arasında kayboldular.

Keklikler aynı anda kalkma konusunda nasıl anlaştılar? Hangilerinin sağa, hangilerinin sola gideceğini nasıl kararlaştırdılar? İçlerinde hangisi kalkın komutunu verdi?
Bu soruların cevabını kim bilir?
Keşke insan canlıdan canlıya atlayabilse. Birkaç aylığına keklik, karga, nar ağacı olabilse, birkaç günlüğüne gelincik.
Bir zamanlar burada, ormanın ortasında, insanlar yaşıyordu. Yıkık üç-dört taş ev, bakımsız zeytin ve keçiboynuzu ağaçları var. Bir yerlerde bir su kaynağı olmalı.
Otların üzerine uzanıp başımı güneşe döndürüyorum ve şapkamı yüzümün üzerine koyuyorum.
Üzerimde arılar uçuşuyor. Yüzlerce arının vızıltısını duyuyorum. Onları buraya sarı çiçek açmış katırtırnakları getirdi. Beni insan, inşaat, araç, elektrik direği, su borusu, açgözlülük, hamlık, olmaması getirdi.
Ben de azaldım, böyle yerler de; ama birbirimize yetiyoruz.
Umarım burası, benim burada olduğum kadar benim burada olmamdan memnundur.