4 Şubat 2007 Pazar

Şu anda penceremden içeri baksanız

OZANKÖY

Şu anda penceremden içeri baksanız yatakta bir adam göreceksiniz, ama orada iki kişi var ve ikisi de benim.
Geceleri aynı anda uykuya dalıyoruz, ama uyanır uyanmaz iki kişiyim.
Birim kalkıp aşağıya inmek, ateşi yakıp kahvaltı hazırlamak ve güne başlamak istiyor. Diğerim sıcak yorganların altında, başı yastıklara gömülü, uyku ile uyanıklık arasındaki tahterevallide inip çıkmaya devam etmek.
Dışarıda rüzgâr esiyor, yalnızların kendilerini daha yalnız hissetmelerine neden olan bir sesle.
Dün gece yarısına doğru havaalanından geldiğimde ev karanlık ve soğuktu. Elektrikler yanmıyordu ve 30 saat kesik kalacaktı. Trafo patlamıştı sonra öğrendiğime göre. Mutfakta el yordamıyla kibrit kutusunu buldum ve bir mum yaktım. Üst kata çıkıp yatağımın başucundan el fenerini aldım. Mumları yaka yaka geri mutfağa döndüm. Elektrik sık sık kesildiği için her tarafta şamdanlar var.

Eşyalarımı yerleştirdikten sonra mumları söndürdüm ve yattım. Yatak buz gibiydi, ama vücudumun sıcaklığından ısınması uzun sürmedi. Soğuk odalara ve yataklara çocukluğumdan alışkınım.
"Elektrik hâlâ gelmedi. Ev buz gibi. Kalkıp ne yapacaksın. Yat işte" diyor diğeri, ama onu yatakta bırakıp kalkıyorum ve giyinip mutfağa iniyorum. Ateşi yakıyorum. Çay yapıp ayaklarım şömineye uzalı, kahvaltı yapıyorum. Birkaç saat ateşin önünde oturuyorum. Ayaklarım sıcak, sırtım soğuk. Kalkıp yürüyüşe mi gitsem?
"Ben burada kalmak istiyorum" diyor diğeri. "Yağmuru görmüyor musun? Islanıp zatürre olacağız."
Kalkıp şapkamı, yağmurluğumu, eldivenlerimi ve yürüyüş ayakkabılarımı alıyorum. Esentepe'nin üst başında yürüyüşe gideceğim. "İlle yürüyeceksek deniz kenarında yürüyelim" diyor diğeri.
Köyün dışına çıktıktan sonra arabamı park ediyorum, ormanı ikiye bölen tenha asfalttan Alevkayası'na doğru yürümeye başlıyorum. Hava soğuk.
İçimdekilerden biri tepeye kadar yürümek istiyor, diğeri yarı yoldan dönmek. "Serserinin biri arabanın lastiklerini patlatırsa ne yapacağız? Karnımız acıkacak."
Tepeye varmadan geri dönüyorum. "Niyazi'de şiş kebap yiyelim" diyor biri. Diğeri, "Eve gidelim, sakin sakin ateşin başında çorba içelim" diyor. "Çorba, çorba, çorba gına geldi! Midemize doğru dürüst bir şey girsin bir defa da." Yol bu tartışmalarla geçiyor. Kebapçı galip geliyor.

Duble yolda giderken tek şeride inmek, sonra tekrar duble yol olmak gibi bir şey bu, insanın kafasında meydana gelen tartışmalarda ve münazaralarda farklı şeyler söyleyen bu sesleri dinlemek. Sonunda birinin buyruğuna uymak.
Bazen biri baskın çıkıyor, bazen diğeri. "Hangisi benim?" sorusuna bazen insan cevap veremiyor. Belki de bunun için diğerini bilmek mümkün değil.
Ama işte gece oldu. Salondaki şömineyi yaktım. Rüzgâr kesildi. Elektrik geldi. Ev ısınmaya başladı. Koltuğa uzanmış, bilmiyorum kaçıncı defa Mikis Theodorakis'in ilk bestelerini dinliyorum. Kafamdaki sesler yatıştı, gürültülü bir gösteri dağıldıktan sonra eski sessizliğine kavuşan bir meydan gibiyim. Hoşnut ve mutlu.