14 Ocak 2007 Pazar

Güneşte otlara uzanmış

OZANKÖY

Güneşte otlara uzanmış, atkım başımın altında yastık, bulutları seyrediyorum. Mavi bir merada küçük bir koyun sürüsü. Bulutlar öbek öbek batıdan doğuya gidiyorlar. Aynı anda şekil değiştiriyorlar. Bazıları, oklavanın altındaki hamur gibi, her yöne doğru genişliyor. Bazılarından parçalar kopuyor, dağılıp yavaş yavaş kayboluyor. Bazılarının ucunda küçük girdaplar dönüyor.
"Öğrendin artık bunu" diyorlar bana. "Her şey, her zaman değişim içindedir. Bunu kabul et. Buna teslim ol."

Kışın en soğuk günlerinde bile adada güneşli, kuytu yerler sıcacıktır. Lisedeyken, havanın açık olduğu kış günlerinde, bazen sandalyeyi sokağa çıkarır, evimizin önünde veya yanında, rüzgâr almayan bir yerde oturarak güneşin keyfini çıkarırdım. Sandalyeyi iki arka ayağının üzerinde duvara dayar, başımı yukarı çevirir, şimdi yaptığım gibi bulutları seyrederdim.
İlkbaharda, oluklarda ve kiremitlerde biriken toprağın içinden yağmur suyu içerek çıkmış çiçekler olurdu.
Kardeşim Ziya, o yıllarda Lefkoşa'nın özelliklerinden biri olan bu dam çiçeklerini âşık olduğu kıza benzeten bir şiir yazmış, adını Kelebekler Eksilmesin Başından koymuştu. Dün onu gördüğümde bu şiiri hatırlattım ve yeniden okumak istediğimi söyledim. "Kayboldu" dedi.

Güneşin önüne bulut geldi mi gölgesi üstüme düşer, anında soğuk içime işlerdi. Bulut tutamı ufak olunca serinlik birkaç dakika sürerdi. Büyük ve yavaş hareket eden bir bulut gelince sandalyeyi sırtlayıp içeri girmek zorunda kalırdım. Evler ısıtılmadığı için içerisi de dışarısı kadar soğuktu, o ayrı hikâye.

Bazen uzun süre güneşin önünden bulut geçmezdi. O zaman önce kazağımı, sonra gömleğimi, sonra da atletimi çıkarıp sıska ve kılsız göğsümü güneşe teslim ederdim.
Şimdi olduğu gibi.

Vaktin çok ama çok bol olduğu o günlerde hoşuma giden başka bir şey bulutlarda insan veya hayvan şekilleri aramaktı. Şimdi aradığım gibi. Yanımda olsaydınız parmağımı uzatıp size balık iskeletini gösterebilirdim.

Dünya o kadar güzel ki bazen neden doğayı seyretmekten başka bir iş yaptığıma şaşıyorum. Başka herhangi bir uğraş vaktin boşa harcanması gibi geliyor bana. Saatlerce bulutları, ağaçları, çiçekleri, kayaları, dağları, denizi seyredebilirim.

Burada olduğum zaman, her gün bu bahçede bazen dolaşır, bazen deniz kenarından getirdiğim yassı çakıl taşının üzerine oturur -mantarın üzerine tünemiş masal cücesi gibi- çevreyi seyrederim. Ayaklarım bahçede patikalar meydana getirdi.

Uzandığım yer bahçenin en hoşuma giden köşelerinden biri. Sağımda sıra halinde ağaç haline gelmiş mısır incirleri, solumda sahte kavaklar var. Mısır incirlerinin arasından oraya kendi kendini ekmiş sarmaşık, servi, keçiboynuzu, çitlembik ve mersin çıkıyor. Üzerinde yattığım otlar kısa, sık ve yumuşacık. Şanslı olduğumun farkında olmadığımı sanmayın. Güneş battaniye gibi üstümde, doğa yüklü havayı içime çekerken bana bu dakikaları verdiği için kâinata teşekkürlerimi yolluyorum.