24 Eylül 2006 Pazar

Bitkin

OZANKÖY

Dalgaların üzerinde kıyıya vurduktan sonra dağılmayan köpükler var. Sudan başka bir şeyin köpüğü. Kimyevi bir pislik. Kim bilir neyin kalıntısı. Birkaç kilometre batıdaki otelin denize boşalttığı çamaşır suları olabilir.
Arabaya binip diğer koya gidiyorum. Orada da aynı köpükler var. Tekrar arabaya binip başka bir koya gidiyorum. Orada da durum aynı. Akdeniz bir lağım haline geldi. Her yer böyle.
"Canı cehenneme" deyip suya giriyorum ama içim rahat değil. Kulaçlarımın meydana getirdiği hareket suda köpüklerin oluşmasına neden oluyor.
Maskenin camından altımda yüzen küçük balıklar görüyorum. Açık ağızlarından içeri giren suyun içindeki oksijenle yaşıyorlar. Acaba suyun tadının değişmiş olduğunun farkında mıdırlar?
Ayağıma bir şey takılıyor. Naylon torba olmalı. İğrenerek itiyorum.

Böyle yüzmenin keyfi yok. Çabuk kulaçlarla dışarı çıkıyorum. Mayomu çıkarıp belime havlu sarıyorum. Oturacak yer arıyorum ama üzerinde katran olmayan bir tek kaya yok.
İçimi kasvet kaplıyor. Daha tatilin ilk günü.
Etrafa bakıyorum.
Issız koyu bir uçtan diğer uca kaplayan çakıllar, denizin dışarı attığı veya buraya gelen tek tük insanın terk ettiği plastik pisliklerle kaplı. Bitkiler bitkin. Toprak susuzluktan çatlamış. Beşparmak Dağı yorgunluktan yere düşecek gibi. Üzerinde duran sıra bulutlar bile sanki ikinci el.
Dünyanın genç olduğu çağları özlüyorum.
Bazen tarihinin son yıllarını yaşıyoruz gibi geliyor bana. İnsanı sırtında taşıyan yeryüzü, acımasızca hor kullanılan bir katır gibi takatının son kertesine gelmiş, bitkinlikten ne yapacağını düşünemez halde. Bizi üzerinden atmaya hazırlanıyor.
Dünyayı olduğu gibi kabul et. Dünyayı olduğu gibi kabul et. Dünyayı olduğu gibi kabul et, diye tekrarlıyorum sesli olarak arabanın direksiyonunda. Hiçbir şeye bağlanma. Her şey geçicidir. Bağlılık kasvet getirir.
Dikiz aynasında sabırsızlıkla homurdanan bir inşaat kamyonu var. Yavaşlayıp yol veriyorum.
Bir gün, çocukken, babamla buralardaki koylardan birine yüzmeye gelmiştik. Babam dağla deniz arasındaki yamaç köylerinden birinde ormancılık yapıyordu.

Cebinden gümüş bir iki şilin çıkarıp suya attı. Sikke havada döne döne uçtu, suyu hafifçe kıpırdatarak kumun üzerine yattı. Durduğum yerden onu görüyordum.
"Su ne kadar temiz görüyor musunuz?"
Babamın yüzündeki tebessümü hâlâ hatırlıyorum. Öğleden önceydi. Kumsal boştu. Bulutsuz gök masvaviydi. Güneş suyun kıpırtılarını kumların üzerinde gösteriyordu. Sahilde hiç pislik yoktu.
Dünyayı olduğu gibi kabul et. Hiçbir şeyi değiştiremezsin. Hiçbir şey kalıcı değildir.
"Oğlum, sen bitmişsin" diyorum kendi kendime.
Sen buradan kovuldun.
Her şeyimi satıp gideceğim ve bir daha geri dönmeyeceğim.