25 Mart 2017 Cumartesi

Nyagradha ağacının meyvesi

Bana Nyagradha ağacının meyvesini getir” der Udlaka, oğlu Svetaketu’ya.

Kır onu. Ne görüyorsun?

Tohumlarını, neredeyse görünmeyecek denli küçük tohumları,” diye yanıtlar Svetaketu.

İçlerinden birini kır. Şimdi ne görüyorsun?

Hiçbir şey.

İşte o gördüğün, bu ağacın özüdür.” (*)

Hiç yani, demek ister Udlaka.

Sadece ağacın değil her şeyin özü odur, her şey “hiç”tir.

*

Atom veya zerre, bilinen evrenin en küçük yapıtaşıdır.

Atom eski Yunanca’da “bölünmez” anlamına gelir.

Gözle görülmesi imkansızdır, sadece özel mikroskoplarla görülebilir.

Böyle bir mikroskopla bakıldığında, bir atomda, çekirdek ve çekirdeği saran bir bulut, başka parçacıkların meydana getirdiği bir bulut görülür.

Demek ki atom sözcüğü her ne kadar “daha küçük parçacıklara bölünemeyen” gibi bir anlam taşısa ve Eski Yunan’dan yakın zamanlara kadar böyle bilinse de, öyle değildir.

Çağdaş bilimde atom “atomaltı parçacıkların birleşimi” olarak tanımlanır. (**)

Birbirinin çevresinde titreşen, bu parçacıkların altında başka parçacıklar, onların altında başka parçacıklar olabilir mi?

Bilindiği kadarıyla kâinattaki her şeyin hammaddesi aynıdır.

Sizi veya kendimi özel bir mikroskobun altına koysam en sonunda göreceğim şey atom altı parçacıkların dansı olur.

Sadece sizi ve kendimi değil... Yerden bir taş, çalıya takılan bir tutam koyun yünü, kuştan düşen bir kanat alsam, veya bir çiçek veya yaprak koparsam ve mikroskobun altında incelesem, hepsinde aynı şeyi göreceğim: Bir çekirdek ve çekirdeği saran bir bulut, başka parçacıkların meydana getirdiği bir bulut.

Bütün evrende şekiller değişik ama öz aynı.

*

Yıllarca önceydi. Akşam yemeği bitmiş, çocuklar yukarı odalarına çıkmıştı.

Kuzguncuk’taki evimin mutfağında tabureye oturmuş rüzgarın cama serpiştirdiği yağmurun sesini dinliyordum.

Karım, o zaman eşim olan kadın, o gün Claudia’yla konuştuğunu söyledi. Claudia 93 yaşında idi. Bir süre önce, Münih yakınlarında, artık tek başına yaşayamayacak kadar güçsüzleşmiş insanların kaldığı bir eve taşınmıştı.

Zamanı gelmişti. Ölüm gelip onu başka bir yere götürecekti. Vücudu kasım ayında palamutlarını döken meşe gibi ruhunu dökecekti.

“Ne dedi?” diye sordum.

“Yeni bir dönemece varmış. Her an ölümü düşünmüyormuş ama hazırlık yapması gerekiyormuş. İnsan New York’a giderken bile hazırlık yapmaz mıymış.”

Bir süre sustu. Sonra Claudia’nın ona bir egzersiz öğrettiğini anlattı.

“Bir mum yak. Işığına bakarak Ich Bin Nichts,” de,” dedi.

Yemek masasının üstünde yanan muma baktım. Gözlerimi kısıp daha dikkatli bakınca alevin etrafında bir hale oluşuyordu. Atom çekirdeğinin etrafında, atomdan küçük parçacıkların içinde döndüğü bulutu andıran.

Ich Bin Nichts.

Ben bir hiçim.

Karım bir süre düşündü ve ekledi; “Hiç olduğunu anlayınca etrafındaki her şeyin de hiç olduğunu anlıyorsun.”

Ben bir hiçim.

Bunu bilmiyor muydum?

Yemek masasının üstüne sarkan zayıf mutfak ışığının altında duran karımı profilden görüyordum. O an, bulunduğu yere ait değilmiş gibi geldi bana. Oradaydı, ama geçici olarak...

Görevlendirildiği işi bitirinceye kadar... Sonra, bir daha dönmemek üzere esas ait olduğu yere, gerçek evinde dönecekti.

Sanki o da aynı şeyi düşünüyordu.

* (Upanişad’lardan) Aslı Erdoğan / Bir Kez Daha / Everest Yayınları

** Atomla ilgili teknik bilgiler Wikipedia’dandır.

18 Mart 2017 Cumartesi

İnsan olan nehir

Birkaç gün önce harika bir şey oldu.

Yeni Zelanda Meclisi bir yasa geçirerek bir nehre, Whanganui Nehri’ne, insan statüsü tanındı.

Whanganui Nehri, canlı bir varlık sayılacak, bir insanın sahip olduğu haklara sahip olacak, adanın yerlileri olan Maorilerin “ata”larından biri olarak kabul edilecek.

Whanganui Maori kabileleri isimlerini, ruhlarını ve güçlerini Yeni Zelanda’yı meydana getiren iki adanın kuzeyindeki dağlarda çıkan ve denize dökülen bu nehirden alırlar.

Var oluşlarından itibaren, Maoriler, Whanganui’nin sularında kanolarla seyahat ettiler, yılan balığı avladılar, kıyılarında köyler kurdular ve onun için savaş verdiler.

Meclis'teki oylamanın sonucu açıklanınca orada bulunan yüzlerce Maori yerlisi sevinç gözyaşları dökmüş.

Buna şaşırmadım.

Orada olsaydım ben de sevinçten ağlayabilirdim, doğa ile insanın akrabalığını kütüğe geçiren bu ilk karara.

Whanganui, ülkenin üçüncü büyük akarsuyudur. Canlı bir birey olarak kabul edilmesini, adını kendinden alan Whanganui Iwi kabilesine borçludur.

Iwiler, 1870’lerden beri, 290 kilometre uzunluğundaki nehre kutsal bir statü verilmesi için mücadele ediyordu.

Onlarınki, herhalde, doğa için verilen en uzun hukuk savaşı olmalı.

Whanganui’yi Meclis’te temsil eden Maorilerin başkanı olan Gerrard Albert mücadelelerinin nedenini şöyle açıkladı:

“Konuyu buraya taşımamızın nedeni nehri atalarımızdan biri saymamızdır. Bu bizim için her zaman böyleydi.

Nehre doğru yaklaşım onun canlı bir varlık, görünmez bir bütün olduğunu kabul etmektir. Geçen yüzyıl olduğu gibi sahip olunan ve ticari amaçlarla yönetilen bir şey değil. Bizim açımızdan bunun böyle olduğunu herkesin anlamasını istedik.”

Nehre canlı bir varlık statüsü vermenin anlamı şudur:

Artık, yasalar karşısında, nehre zarar vermek veya onu kötü amaçlarla kullanmak ile bir insana zarar vermek veya taciz etmek arasında bir fark kalmamıştır. Nehir artık bir insanın sahip olduğu haklara, görevlere ve yükümlülüklere sahiptir.

Whanganui Nehri’ni temsil etmek üzere, biri hükümetten diğeri Whanganui Iwi kabilesinden olmak üzere iki “vasi” seçilecek. Hükümet işlerini yapabilmeleri için para sağlayacak.

Maori inancına göre Maori kabileleri evrenin bir parçasıdır; dağlar, nehirler ve denizlerle birdir.

“Soyağacımız evrenin başlangıcına dayanır. Bu nedenle biz doğanın efendisi değil bir parçasıyız. Başlangıç noktamız, buna uygun olarak yaşamaktır.”

Iwiler’e göre nehrin sağlığı ile insanların sağlığı doğrudan bağlantılıdır.

Nehrin, onların yaşam ve inançlarındaki yerini belki de en iyi bu sözler anlatır:

E rere kau mai te awa nui nei
Mai i te kāhui maunga ki Tangaroa
Ko au te awa
Ko te awa ko au.

Nehir akar
Dağlardan denize
Ben nehirim
Nehir bendir.

11 Mart 2017 Cumartesi

Ağaçlar dostun olsun

Dolmabahçe Caddesi
Bilmemekle sorup öğrenmemek arasında bir okyanus var.

Neden okyanus da dere değil, dere veya ırmak?

Dere veya ırmak idi bir zamanlar belki, ama sormaya sormaya, öğrenmeye öğrenmeye okyanus oldu.

Öğrenmeme okyanusu.

Sadede geleyim.

Gözleri güzellik görmeye talim ve terbiye edilmiş birinin Türkiye’nin şehirlerini ve kasabalarını gezerken karşılaştığı çirkinlikler ve zevksizliklerden duyduğu ıstırabı ikiye katlayan bir olgu var: Kamu alanındaki ağaçlar.

Yol kenarlarına, meydanlara, parklara falan dikilen ağaçlardan bahsediyorum.

Daha spesifik olmam gerekirse, ağaçların budanma stilinden. Buduyorum diye ağaçların sakatlanmasından, bozulmasından, çirkinleştirilmesinden ve en önemlisi, ömürlerinin kısaltılmasından.

Doğada ağaç kendi kendini budar. Altta kalan, güneş almayan dallarını kurutur. Rüzgar, kuruyan bu dalları yere düşürür. Ağaç, zarar görmeden büyümeye devam eder.

Şehirlerde ağaçlar insan eli isteyebilir.

Budama, ağaçların gövdesine ve dallarına uygulanan kesme, bükme, tomurcuk, sürgün ve yaprak alma işlemidir.

Budama bir sanattır. Zor bir sanat değildir. Biraz bilgi ister, o kadar.

Budamaya gelmeden önce, belediyelerin hangi ağaçların parklara veya caddelere dikileceği konusunda bilgili olması gerekir.

Soğuk Erzurum başka, sıcak İzmir başka ağaç ister.

Kar ve don olayının olağan olduğu bölgelerde, o iklimde yaşayabilecek ağaçlar dikmek gerekir.

Sıcak yerlerde sokaklara ficus, gölge yapan ağaçlar yakışır.

İlkbaharda çiçek açan ağaçlar dikilmelidir çünkü çiçek görmek insanın içini açar.

Bazı ağaçlar budanmaz. Okaliptüs bu sınıfa girer. Vatanı Avustralya olan okaliptüs, dünyanın çiçek veren en uzun ağacıdır. Uzunluğu 60 metreyi aşabilir.

Bazı ağaçlar, kaldırımlara veya gidiş geliş yolu arasına dikilmez çünkü köke yakın yerden başlayarak yayıldıkları için yolu veya kaldırımı kapatırlar. Çam, mesela.

Dikildikten sonra fidan, onu dik tutan sağlam ve kalın çubuklara bağlanmalıdır. Bunun doğru dürüst yapıldığını hiç görmedim. Sonuç ağacın eğri büyümesidir. İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayı’nın yanındaki caddedeki çınarlar bunun klasik örneğidir.

Belediyeye veya sorumlu her kim veya kurum ise ona budama notu vermek amacıyla TC’nin büyük küçük bütün şehirlerini dolaşırsanız sıfır veya sıfıra yakın notlar vermemeniz imkânsızdır.

Altı yüz yıl Avrupa’nın birçok büyük kentine hükmeden Osmanlı, nasıl ve neden budamayı öğrenmeden Türkiye’ye döndü, bir muamma.

*

Bilgi sevgiden doğar.

İyi yapılan her işin kökeninde sevgi vardır.

Türkiye endemik, sadece bir yere özgü bitkiler bakımından dünyanın en zengin birkaç ülkesinden biridir. Bitki OPEC’i olsaydı, TC baş köşeye oturtulurdu.

Ama bu zenginlik ülkenin en az bilinen ve kesinlikle en az umursanan servetidir.

Kamu alanlarına dikilen ağaçların Türkiye’nin her yerinde acınacak halde olması, bu az bilinme ve hiç umursanmamanın bir yansımasıdır.

Bir diğer yansımasını da insanlarda görebilirsiniz – Türk insanının ilişkilerine hakim olan güvensizlikte ve kabalıkta.

Ağaçları ve çiçekleri sevmeyenler ve doğaya saygı duymayanlar insanları da sevemez ve sayamaz.