25 Temmuz 2017 Salı

Hey çocuklar, ben döndüm!


Bir arkadaşım vardı, eşi ile beraber, evlerini o kadar seviyorlardı ki tatile çıkarken bir ayakları ileri, diğeri geri giderdi.

Daha havaalanına varmadan “Evimiz gibisi yok,” derlerdi.

Cuma akşamı, Antalya’dan, iki saat gecikmeli Pegasus uçağıyla adaya dönerken hatırladım. Galiba ben de onlar gibi olmuştum.

Dinlenmek için değil, adanın insafsız temmuz sıcağından kurtulmak, üşümek için tatile çıkmıştım.

Bir dergide Antalya’nın kuzeyindeki Toroslar'da İbradı ilçesinde, Ormana isimli, eski taş evlerin bulunduğu bir köy ve bu köyde Ormana Active adlı küçük bir otel olduğunu okumuştum.

Hamam suyuna dönen denizde terleyerek yüzerken ağaçların arasında üşüyerek birkaç gün geçirme düşüncesi, gittikçe çekici gelmeye başladı.

Arkadaşım her şeyi organize etti ve havaalanından kiralık bir arabayla oraya gittik. Yolculuk bizim pek Formula One olmayan hızımızla üç saat kadar sürdü. Antalya-Manavgat arasında trafik kâbus gibiydi. Manavgat’tan kuzeye, Konya yönüne dönünce hafifledi. Sedir ve servi ağaçlarının arasındaki dağ yoluna sapınca neredeyse yok oldu. Araç seslerinin yerini, tenha yerlerde yazın melodisi olan ağustosböceklerinin yoğun cırcırları aldı.

Bir şey dışında her şey umduğum gibi, hatta umduğumdan da güzeldi: Dağ, gündüzleri neredeyse Kıbrıs kadar sıcaktı.

Gene de geceleri klimasız uyumak, hatta sabaha karşı hafifçe üşümek, büyük bir rahatlıktı.

Ağaçlı bahçeleriyle Ormana gerçekten güzeldi.

Ermeniler yok olmuştu, ama taş ve sedir ağacı odunundan yapılmış evleri hâlâ duruyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen kaldığımız iki katlı yapı sedir kokuyordu. Bana odununun kokusunu içinde saklayan asırlık sandıkları hatırlattı.

Ormana Active, biri lokanta olan birkaç binadan müteşekkil. Kaldığımız yerden lokantaya gitmek için sağında ve solunda birer kahvehane bulunan bir caddeden geçiliyor. Hangi kahvede oturulduğunu güneş tayin ediyor. Sabahları gölgede kalan doğudaki revaçta, öğleden sonraları batıdaki. Akşamleyin müşteriler paylaşılıyor.

Kahvehanelerde kadın olmadığını söylemek gerekmez belki, ama söyleyeyim çünkü Türkiye’nin asık suratlı olmasının en büyük nedeni kadınsız erkekler ve mekânlardır.

Ormana, Eski Yunan’dan kalma Erymna üzerine kurulu bir yerleşim yeri. Eski kentten neredeyse hiçbir şey kalmamış.

Günlerimizi araba ile ormanlık çevreyi dolaşarak geçirdik. Dağlar muhteşemdi. Her gün vadiye indik ve Üzümdere’de yıkanmaya çalıştık. Sakin akan su, donma derecesine yakın olduğu için bir defada içinde on beş-yirmi saniyeden uzun durmak mümkün değildi.

Otelin lokantasında tanıştığımız Ormanalı bir adam, her gün Üzümdere’de yüzdüğünü ve suda altı dakika kaldığını anlattı. Temizlenmek ve arınmak için camiye değil suya gidiyormuş. Dere bir dua imiş.

Su ile maceramızdan sonra dere kenarındaki ilkel bir lokantada, çınar ağaçlarının altında alabalık yedik.

Binanın çevresindeki çınarlar numaralıydı. Lokanta yapılırken duvara değen asırlık bir çınarı kesmişler, Orman İdaresi diğerlerinin kesilmesini önlemek için su kenarındaki yirmiye yakın çınarı numaralamıştı.

Güneşin sıcaklığı ormanın kokusunu azdırıyordu, ağaçlar arasında en güzel kokan çınardı.

Dua olan sadece su değildi. Dağda; görmeyen, duymayan, koku almayan, para karşılığında yapmayacağı hiçbir şey olmayan insan dışında, her şey dua idi.

Sanırım Ormana’ya tekrar gideceğim. Bu defa muhtemelen mayısta, ilkbahar çiçeklerini görmek için.

NOT: Ormana Active (http://www.ormanaactive.com/tr/anasayfa) Türkiye’deki en güzel küçük otellerden biridir. Çift için oda kahvaltı günlük 180 lira. Biz beş gece için, akşam yemekleri dahil, 1400 lira ödedik. Lokantanın kendi ekmek ve pidelerini pişirdiği taş fırını var. Her gün çevrede yetişen sebzelerle sulu yemek pişiriliyor. On iki tabak özenle seçilmiş peynir, zeytin, ev reçeli, bal ve köy yumurtası ile kahvaltı da özellikle övülmeye değer.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Aelian'ın Kargaları


Bahçede kuşlar, yılanlar, fareler ve susayan diğer yaratıklar için taştan oyma üç kap var.

Eve en uzak olanından başlayacak olursam …

Birincisi, su deposu çeşmesinin altında duruyor.

İkincisi, büyük bir çakıldan oyulmuş, eski bir havan. Bahçe kapısına yakın düz bir kaya çıkıntısının üstünde duruyor.

Üçüncüsü, biber ağacının dallarının üstüne düştüğü, ince bir sütun parçası üstünde duruyor. Zarif, küçükçe.

Hikâyem, bir gün, denizden yassı, beyaz çakıl taşları toplayıp gerdanlık gibi çevresine dizdiğim bu havanla başlıyor.

Birkaç gün sonra bazı taşların yerlerinde durmadıklarını gördüm. Dört beş taş yere düşmüştü, birkaç taş kabın içinde idi.

Kuşlar, konarken bazı taşları düşürmüş olabilirlerdi. Ama çakıl taşları havanın içine nasıl girmişti?

Bahçede benden başka kimse yok. Birinin, ben fark etmeden, kabın içine taş koyma amacıyla bahçeye gireceğini düşünemiyordum.

Taşları eski yerlerine yerleştirip kaba su doldurdum ve başımı kaşıyarak eve döndüm.

Su kabının içine taşları koysa koysa suyu yükseltmek için kargalar koymuş olabilir, diye düşündüm.

Bahçe kapısına yakın duran ve üç kap arasında en hacimli olan havanın suyu sürekli kirlenip yeşil-kara bir renk alıyor, pis pis kokmaya başlıyordu.

Bir süre dedektiflik yaptıktan sonra, bunun kargaların işi olduğunu keşfettim.

Kargalar sert şeyleri yenebilir hale getirmek için buraya atıp yumuşatıyorlardı. Bazen, suda, bir süre sonra kaybolan büyük ekmek parçaları görüyordum.

Bir gün, ağzında bir ekmek parçası ile kabın kenarında oturan bir karga görünce bu teorim doğrulandı.

Fakat birkaç kere pusuya yattıysam da kargaları, çakıl taşlarını kaba koyarken göremedim.

Ama kanıt başka bir yerden geldi.

Birkaç gün önce bir konuyu araştırırken Aelian adlı Romalı bir yazarın “Hayvanların Özellikleri” adlı kitabıyla karşılaştım.

Aelian hakkında, Milattan Sonra yaklaşık 175 yılında doğup 235 yılında ölmesi ve Romalı olmasına rağmen kitaplarını Yunanca yazması dışında, hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor.

Aelian’ın kitabında, kargalar hakkında, çoğu başka yazarların kitaplarından derlenmiş, birkaç madde var.

Bunların birinde Aelian, karga yumurtasının saçları siyahlaştırdığını “öğrendiğini” yazıyordu.

“Ama,” diye devam ediyordu, “saçını bu şekilde boyayan kişinin ağzında biraz zeytinyağı olması ve çenesini sıkı sıkıya kapalı tutması çok önemlidir. Aksi takdirde dişler de saçlar gibi kararır ve onları bir daha beyazlaştırmak mümkün olmaz.”

Saçlarımı karga yumurtası veya başka bir şeyle boyamak gibi bir niyetim olmadığı için Aelian’ın Libya kargaları hakkında yazdıkları daha çok ilgimi çekti.

Libyalılar, su çekip testilerini doldurduktan sonra dama, temiz havaya koyarlarmış. Kargalar, girebildiği kadar gagalarını sokar, susuzluklarını bu testilerden giderirlermiş. Su seviyesi erişemeyecekleri kadar alçaldığında gagaları ve pençeleri ile çakıl taşı taşır, bu toprak kapların içine atarlarmış.

“Taşlar ağırlıklarından dolayı batarken su onların yarattığı basınç nedeniyle yükselir,” diye yazmış Aelian. “Bu olağanüstü maharetli tertibat sayesinde kargalar suya kavuşur. Demek ki, esrarengiz bir içgüdüyle, bir mekânın iki nesne içermeyeceğini biliyorlar.”

Ne diyorsunuz?

Bu arada, bahçemdeki kaplarla ilgili olarak gözünüzden bir ayrıntı kaçmasın. Kargalar sert yiyecekler için sadece bir kabı kullanıyorlar. Sütunun üzerindekini kirletip suyunu içilmez hale getirmiyorlar. Üçüncüyü ise, deponun altında pusuda yılan veya kedi olabileceği için hiç kullanmıyorlar.

Demek ki kargalar biraz fizik bilmek yanında kaynak yönetimini de biliyorlar: Bahçeye koyduğum suları akıllıca kullanarak sürdürülebilir bir kaynak haline getirdiler.

Kendisi için hayati olan kaynakları süratle tüketen ve kirleten insan için iyi bir ders.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Aylak adam

İnsan, yaz gelince kışın soğuğunu, kış gelince yazın sıcağını çarçabuk unutuverir ama her ikisi de geri döner, kendini hatırlatır.

Biri dağa, diğeri denize bakan iki pencere arasındaki esintiyi almak için yastıkları yatağın ayak ucuna taşıdım, ama esinti yok.

Dışarıdan içeriye ağustos böceklerinin sesinden başka bir şey girmiyor.

Perdeler, sokağa çıkmalarına izin verilmemiş çocuklar gibi omuzları düşük, somurtuyor.

Başımın altında üç yastık, kitap okuyorum. Terden ıslanınca yastığı ters çeviriyorum. Boynumda terden bir gerdanlık var, tişörtüm vücuduma yapışık.

Klimayı çalıştırabilirim ama klima veya serinlik verecek başka bir aygıtın bulunmadığı lise yıllarımdaki kitap okumalı sıcak yaz öğleden sonralarını yeniden yaşamak için açmıyorum.

Saat bir ile dört arasında Lefkoşa’da dükkânlar kapanır, herkes eve çekilir, yemekten sonra uykuya yatardı. Güneşin tecili olmayan bir sıcakla cezalandırdığı sokaklarda gölgeler duvar diplerine çekilir, asfalt yer yer erir, kediler, köpekler ortadan kaybolurdu.

Ben uyumazdım, çünkü her uyuduğumda derin ve açıklaması olmayan bir depresyonla uyanırdım. Ev halkı uyurken kitap okurdum.

O öğleden sonraları okumalarından en iyi hatırladığım Aylak Adam’dır. Numan amcamın kitapları arasında bulmuştum, bugün Türk klasikleri arasında olan, lakayt yayınevlerinin bir sürü yazım hatasını vurdumduymazlıkla düzeltmeden basmaya devam ettiği bu kitabı.

Daha yaprakları kesilmemişti.

Loş odada, yatakta sırt üstü yatışımı, akşamüstünün yaklaşmasını, kırlangıçların keskin cıvıltısını, tellal Avrayimi’nin o akşam yazlık Halk Sineması’nda oynanacak filmleri bağırarak geçmesini, çok iyi hatırlıyorum.

Ondan önce de, sonra da hiçbir kitap tarafından bu kadar etkilenmedim.

Yusuf Atılgan’ın (1921-1989) Aylak Adam’ı o gün - o beyaz çarşaflı sert yatağın üstünde - beni içine aldı ve bir daha dışarı bırakmadı.

Birkaç yılda bir yeniden okurum. En az yirmi kez okumuşumdur; toplumun, tekrarın ve zamanın alt edemeyeceği bir aşkı, onunla paylaşacak kadını arayan C’nin öyküsünü.

O günlerde evlerde veya başka bir yerde sıcağı kovan aygıtlar yoktu. Yelpazeler vardı, hurma dalından ve yaprağından yapılmış. Sandalyelerin üstünde dururlardı. İsteyen alıp sallardı. Ziyaret günlerinde misafirlere sunulurdu. Yelpazeler sallanır, kahveler içilir, kayısı, ceviz macunları yenirken kadınlar yüksek pencerelerden gelecek bir esinti kırıntısını beklerdi.

O günleri hatırlamak sanki sıcağı arkadaşlaştırıyor. Ama o günleri fazla hatırlamaya gelmez, çünkü hemen hemen herkes suretini siyah beyaz fotoğraflarda bırakarak göçtü. Hisar içindeki birçok ev yıkıldı, ayakta kalanların içinde başka aileler yaşıyor, sokaklarında başka çocuklar oynuyor, başka aksanlar hatta dillerde konuşarak.

Aylak Adam hiç değişmedi ama. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış, yaşlanmadan ve ümitsizliğe kapılmadan bitmeyecek aşkı arıyor ve buluncaya kadar İstanbul’un sokaklarını arşınlayacak. Aile ve toplumun dışında, bir tek o yaşıyor, yabancılaşmış ve yalnız, bir tek o, bulunmaya değen tek şeyi arıyor.

Bir gün muhakkak “onu” bulacak, ama istediği iki kişilik dünyayı kurabilecekler mi?

Bitmeyen tek aşk, kavuşamayanların aşkı değil mi?

Yolculuk, erişmekten önemli olabilir mi?

Varmak, başlangıç değil sondur, değil mi?

Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

11 Temmuz 2017 Salı

Düşünülmüyorsunuz sanmayın

Sıcak.

Ağustos böcekleri ötüyor, buzdolabının motoru çalışıyor.

Terliyorum. Ama kendi evimde terliyorum.

Buzdolabından soğuk bir şişe su çıkarıp bardağa doldurabilirim ve soğuk camı ara sıra yanağıma değdirerek suyu içebilirim. Soğuk karpuz dilimleyebilirim.

Üst kata çıkıp klimanın serinliğinde uyuyabilirim. Kalkınca çay yapabilirim, ekmek kızartıp üzerine bal sürüp yiyebilirim. Svetlana Alexievich’in kitabını okumaya devam edebilirim ve güneş pembe toz serperek ufukta batarken arabama binip çakıllı koyda yüzmeye gidebilirim.

Veya bütün bunlardan başka şeyler yaparım.

Hürüm.

Ama aklıma hapisteki arkadaşlarım, tanıdıklarım veya sadece yazılarından, konuşmalarından ve fotoğraflarından bildiklerim geliyor ve bu özgürlüğün üzerine kara bulutlar toplanıyor.

Herkesten önce, üniversiteden beri arkadaşım olan Şahin Alpay. Aynı gazetede çalıştığımız Musa Kart, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel. Yan yana gazetecilik yaptığım Ahmet Altan ve Mehmet Altan. Köşe yazılarındaki düşüncelerinden ve kibrinden tiksindiğim ama hiçbir zaman kötülüğünü, susturulmasını istemediğim Mümtaz’er Türköne. Ali Bulaç.

Hiç karşılaşmadığım ama saygı duyduğum Selahattin Demirtaş. Figen Yüksekdağ.

Bu sıcak günde, şu anda ne yapıyorlar?

İnsan her yere alışır. Bunu, dağ başında aç, sefil ve pireli geçen mücahitlik yıllarımdan biliyorum. İki yıl Erenköy’de Trodos Dağları’nın eteklerinde, Rum askerleriyle sarılı hapiste gibiydik. Ama hürdük.

Hapishane, Türk yönetim sisteminde neredeyse her zaman parlamento kadar önemli bir kurum oldu. Belki, daha önemli.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’nin hapishaneleri hiç boş kalmadı.

Türkiye, hiçbir zaman hukuk devleti olmadı.

Yargı, hiçbir zaman bağımsız olmadı.

“Kanunsuz suç ve ceza olmaz; herkes suçluluğu yargı önünde kanıtlanıncaya kadar masumdur,” gibi uygarlığın ana hukuk kuralları, Türkiye’de hiçbir zaman uygulanmadı.

Ve her zaman gazeteciler ve politikacılar hücrelerin baş müşterisi oldular.

Hapishanelerde yüzden fazla gazeteci olduğu, Türkiye’nin bu konuda, Çin’i bile arkada bıraktığı söyleniyor.

Bütün cumhuriyet tarihi boyunca – altı sene sonra yüz yıl olacak – Türkiye’nin vebası olan rüşvet ve yolsuzluktan kaç kişi kovuşturuldu, kaç kişi hüküm giydi? Kaç rüşvetçi kaç yıl hapis yattı yargıç önüne çıkmayı beklerken?

Bir isim söyleyin bana. Bir tek isim!

Yasalar rüşvetçileri korumakta, söz hürriyetini korumaktan daha titizdir.

Hapiste geçirdiğiniz günleri hatırlayın Sayın Erdoğan.

Sizi hapse kapatanlar, ne kadar amaçlarına ulaştıysa siz de başkalarını hapsederek o kadar amacınıza ulaşacaksınız.

Darbe girişiminde bulunanlar, can alanlar cezalandırılsın ama diğer on binlerce insan?

Boş yere onlara, ailelerine, onları sevenlere eziyet ettirmekten vazgeçin.

Türkiye’nin huzura kavuşması, hapishanelerin dolmasına değil boşalmasına bağlıdır.

*
İşte böyle arkadaşlar.

Yüreğinize su serpmediğimi biliyorum. Türkiye’nin yüreklere serpilecek suyu kalmadı.

Ama düşünülmüyorsunuz sanmayın. Unutulmadınız, düşünülüyorsunuz, seviliyorsunuz ve sayılıyorsunuz.

Bir de benden duyun istedim.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Bir ben yetmez

Artık bunu iyice anladım.

Bana bir Metin Münir yetmiyor. En az beş Metin Münir’e ihtiyacım var.

Birisi, bu yazıyı yazacak.

Birisi, badem ağacının altında veya balkonda, hangisi daha serinse, Elif Batuman’ın The Posessed (Ecinniler) adlı kitabını okuyacak.

Birisi, çok az kişinin bildiği yerlerde bostan karpuzu aramaya, ardından Andız’da öğle yemeğine gidecek.

Birisi, denizde yüzecek.

Birisi, (karşı cinsten olmak şartıyla) başka biriyle yatakta kıkırdayacak.

Ve ben bütün bunların tadını aynı zamanda alacağım.

İstediğim her şeyi yapmaya yetmediğim için, bir süreden beri bunu düşünüyorum ve aklımda bu projeyi ayrıntılıyorum.

Yukarıdaki faaliyetleri değiştirme gücüm de olacak, diye tasarlıyorum.

Örneğin, diğer benlerden birini Batuman’ı okumaya değil, Lorenzo Vigas’ın From Afar filmini izlemeye yollayabilirim.

Birini sürekli angaryaya koşabilirim. Bankaya gider, arabayı yıkatır, bulaşık makinesini boşaltır, zamanında ilaç içmeyi hatırlar, kısaltmak için terziye pantolon götürür (eskiden boyum uzuyordu, şimdi kısalıyor, grrrrr!), bahçeyi sular, para biriktirir, postaneye gider.

Bir süre beşimiz badem ağacının altında şezlonglarda oturup kitap okur (aksi takdirde büyümekte olan bu kitap dağı hiçbir zaman alçalmayacak), ara sıra angarya işlerine bakan MM’nin getirdiği buzlu mülver* çiçeği suyunu içeriz.

Belki başka işler de yaparız. Benim tek başıma yapamayacağım. Mesela, beşimiz bir olup beni kazıklayan boyacıyı tenha bir yerde eşek sudan gelinceye kadar döver miyiz?

Yok. Yok. Bu iyi bir fikir değil.

Belki içlerinden birini kayırırım. O gün dağıtacağım görevlerden en zevklisini ona veririm. Hayalini kurup da gerçekleştiremediğim bütün yolculuklara onu çıkarırım. Birkaç hafta sonra Toroslar’a tatile gittiğimde, gerisi adada kalıp bahçeyi sular ve kediye bakar.

Uzayda yaşama uygun olan bir sürü gezegen bulunmuş. Belki bunlardan birinde, kendini çoğaltma yeteneğine sahip insan benzeri yaratıklar yaşıyordur.

İyi de burası, orası değil. Diğer dört MM’yi nerede bulacağız?

Bulmalı mıyız?

İyi bir soru.

Bi dakka!

Kim bakacak beş Metin Münir’e?

Beş şezlong, beş yatak, günde üç öğün, beş kişilik yemek.

Öldüğümde beş mezarım mı olacak?

Başka bir şey daha var: Ben bir Metin Münir’e zor katlanıyorum. Beşini nasıl çekeceğim?

Ya diğerleri?

Sevgili arkadaşım Andız, bir gün bahçe içindeki ofisinde otururken kapıdan içeri tanımadığı bir adam girmiş.

“Abi ben ressamım, senin portreni çizeyim,” demiş.

Andız ofise çalışmak için gitmezdi çünkü yapacak işi yoktu. Bir süre evden uzaklaşmak, gazete okumak, uğrayan arkadaşlarıyla sohbet etmek için giderdi.

O gün pek gelen giden yokmuş.

“Çiz bakalım,” demiş.

Adam işe koyulmuş ve kısa zamanda Andız’ın oldukça Andız’a benzeyen bir portresi ortaya çıkmış.

Arkadaşım portreyi koltuğunun altına koyup eve götürmüş ve oturma odasına asmış.

Meryem, Andız’ın eşi, eve gelince bir portreye, bir de koltuğunda oturmakta olan Andız’a bakmış.

“Yoo,” demiş gözlerini çatıp. “İkinizi birden çekemem!”

Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi?

Meryem iki Andız’a, birisi duvara asılı olmasına rağmen isyan ederse, benim ortalığa bir MM kenteti salıvermem biraz abartmak olmayacak mı?

*
Ben galiba bu işten vazgeçmeye başladım.

**

*Mürver de denir.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Tatların mihenk taşı

Ozanköy

Güneş, akasyanın yapraklarına vuruyor, esinti akasyanın yapraklarını sallıyor.

Gittikçe daha erken uyanıyorum. Öğleye kadar uyuduğum günler gitti ve bir daha geri dönmeyecek.

Bu sabah, ağustos böceklerinden bile önce uyandım. Güneş daha doğmamış ama dünyayı aydınlatmıştı ve sadece o saatlere ait bir dinginlik ve sessizlik vardı.

Kısa bir an, benim gibi uykusunu almamışa benzeyen bir karganın isteksiz ötüşünü duydum, sonra sessizlik geri döndü.

Dünya, olacağı değil olması gerektiği gibi.

Birkaç saat içinde insanlar uyanacak ve dünyayı yaşanılmaz yapma işine devam edecekler.

İyi ki artık o mesainin bir parçası değilim.

Takvimlerle, saatlerle, bir yere yetişme zorunluğuyla, bir şeylere sahip olma, bir şey olma ihtirasıyla işim yok.

Hepsi ve her şey sizin olsun.

Bana vermediğiniz şeyleri – özgürlüğümü ve onun gibi şeyleri – benden almayın yeter.

Olabildiği kadar hayvanlar gibi yaşayayım. Onların dünyayı değiştirmek gibi bir dertleri yok. Ne de giderken yanlarında götüremeyecekleri şeyleri biriktiriyorlar.

“Neye sahipsen osun.”

İnsanı belirleyen bu mu?

Ellerim olacağına kanatlarım olsaydı daha mutlu bir yaratık olur muydum?

Uçmaktan güzel bir şey düşünemiyorum. En güzel rüyalarımda tüy gibi hafifler, havalanıp uçardım. Artık rüyalarımda uçmuyorum.

Kalksam.

Kalksam ve yukarı çıkıp gene uyumayı denesem.

Kalksam ve kahvaltı yapsam, sonra Rum tarafındaki posta kutumdan kitaplarımı ve DVD’lerimi alsam.

Kalkıp, kahvaltı hazırlıyorum. Bir fincan çay, bir dilim ekmek, reçel, peynir.

Ama herhangi bir çay değil, Çin’den, Paris ve İstanbul yoluyla Ozanköy’e gelen Lapsang Souchong.

Herhangi bir ekmek değil, anasonlu Litvanya ekmeği. Herhangi bir reçel değil, bahçenin kayısısından yapılmış reçel. Herhangi bir peynir değil, ücra ovalarda otlayan mutlu koyunların sütünden, onları otlatan çobanın karısı tarafından yapılmış hellim.

Ne zaman ve neden başladı bende bu her şeyin En güzeline ve En iyisine merak? Ve Gerçek Aşkı - ki güzelin ve iyinin uzantısı veya belki kendisidir.

Ama hiçbir şeyin En’i yok.

Örneğin, çobandan aldığım saf sütten, geleneksel yöntemlerle yapıldığını bildiğim hellim, adadaki En İyi hellim mi? En İyi hellim hangi ölçüyle bulunabilir? Böyle bir ölçü var mı?

Herhangi bir şeyin En’ini bulmak mümkün mü?

Tatlar, çocukluğumuzda nakşedilir beynimize ve hayat boyu bütün tatların mihenk taşı olur. Ömür boyu tatları onlara göre ölçeriz, o tatları ararız ve çoğu zaman bulamayız.

Trodos köylerinin mayhoş elması, komşunun bahçesindeki eşek eriği, annemin kayısı macunu, Arapköy’deki bostanın kavunları, Galadari’nin yoğurdu, Yağmuralan’ın köfterleri, dayımın şiş kebapları...

Onları bugün nerede bulabilirim?

Elif Batuman’ın daha sonra The Possessed (Ecinniler) kitabına naklettiği Özbekistan maceralarından öğrendiğime göre, belirli tatları aramak evrensel olabilir.

Özbekistan’da lepyoshka denilen yassı bir ekmek yeniyormuş. Her önüne gelen Semerkantlı, Batuman’a Özbekistan’daki en saf hava ve suyun kendi şehirlerinde bulunduğu için en iyi lepyoshkanın Semerkant’ta piştiğini iddia ediyormuş.

Bu övünme eskilere dayanıyor olmalı ki, eski çağlarda Buhara Emiri Semerkant’ın en iyi ekmekçisini çağırıp onalepyoshka yapmasını emretmiş. Ekmekçi işe koyulmuş, tandırda pişen ve pideye benzeyen lepyoshkasını Emir’e sunmuş.

I-ıh. Olmadı. Lepyohska, Semerkant lepyoshkasına benzemedi.

Emir ekmeği beğenmemiş. Ekmekçinin kellesinin vurulmasını buyurmuş ve son bir sözü varsa söylemesini dilemiş.

Ekmekçi “Burada hamuru mayalayacak Semerkant havası yok,” demiş.

Emir, bu mazereti kabul etmiş ve ekmekçiyi bağışlamış.

Batuman, Semerkantlı ekmekçinin ekmeğinin gerçek Semerkant ekmeğine benzemediğini, ekmekçiler arası bir kurulun karar verdiğini yazıyor, ama bence bu doğru değil. Bence Emir çocukluğunda yediği lepyoshkaların tadını aradı ve bulamadı.

Emir’in, Semerkantlı ekmekçinin kellesini vurdurmaya kalkmasını, her ne kadar o günlerde bu rutin bir uygulama idi ise de, biraz aşırı buldum doğrusu. Aslından şaşan her tadın sorumlusunu öldürmeye kalkışsak dünyanın nüfus sorunu kalmazdı.

*
Kahvaltı bitti. Uykum açıldı.

Postaneye gitmek için yola koyuldum. Ondan sonra organikçiye uğrayıp o küçük karpuzlardan alacağım.

Kasadaki kadının söylediğine göre Vietnam’dan ithal edilen tohumlardan ekilmişler. İkinci yıl o karpuzlardan alınan tohumları ekmişler.

“Üç senede karpuzun rengi ve tadı değişti,” dedi kadın. “Artık Kıbrıslı oldular.”

Size tohumların akıllı olduğunu söylemiştim. Pıt diye adaya uyum sağladılar. Ben ise 73 senede hayata uyum sağladım mı, emin değilim.

*
Hayatımız, önemli bir boyutunda, çocukluğumuzda deneyimlediklerimizi arama veya onlardan kaçma sürecidir.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Çalışmamak da çalışmaktır

Nasıl yazı yazmak, yazmaktan ve silmekten ibaretse, çalışmak da çalışmak ve çalışmamaktan ibarettir.

Çalışmamaktan kastım tatil yapmak, ara sıra işi asmak, siesta yapmak, uzun uzun uyumak ve geç kalkmak gibi hayatın mesai dışındaki bölümünü meydana getiren ve mesaiyi daha verimli yapan şeylerdir.

(Silmekten - ki bu yazının konusu değildir – kastım ise kişinin yazdıklarını sıkı bir edit’ten geçirip ağırlık yapan kısımlarını atmaktır. Dostoyevski dahil, bu sürecin yazılarını daha iyi yapmayacağı yazar yoktur. Çünkü; iyi yazmak mümkün olduğu kadar az kelimeyle mümkün olduğu kadar çok şey anlatmaktır. Günümüzde bu, eskiden olduğundan önemlidir, çünkü bilgisayar kullanımı yazmayı kolaylaştırarak uzun yazmayı kışkırtmıştır. Ama daha iyi yazı yazmayı teşvik etmemiştir. Sıkıcı yazı bolluğunun bilgisayar kullanımına koşut olarak artmasının nedeni budur. Neyse. Başka zaman.)

Bunları aklıma Erdoğan’ın camide bayram namazı kılarken baygınlık geçirmesi getirdi.

Bayram namazı İstanbul’da 6:19’da kılındı. Erdoğan’ın Ataşehir, Barbaros Mahallesi’ndeki Mimar Sinan Camii’ndeki namaza yetişmesi için saat 4:30 civarında uyanması gerekiyordu. Güneş 5:34’te doğduğuna göre, karanlıkta.

Hayatı, rekor mesai saatleriyle geçen birisi için o saatte kalkmak pek kolay olmamıştır. Ben olsaydım öğleye kadar uyur, bayram namazını cezalı olarak kılardım (eğer böyle bir şey mümkünse).

Ama dindar olmak kadar dindarlığını sergilemenin de önemli olduğu Türkiye’de bu, herhalde, politikacılar için geçerli bir seçenek değildi.

Tatil yapmayanların, doya doya uyumayanların ve sık sık seks yapmayanların hiçbir işinden hayır gelmez.

Nasıl önemli olan uzun yazmak değil iyi yazmaksa, aynı şekilde, önemli olan uzun saatler çalışmak değil verimli çalışmaktır.

Bu, herkes için olduğu gibi yöneticiler için de geçerlidir.

Hatta onlar için daha da geçerlidir, çünkü aldıkları kararlar sadece kendilerini ve yakınlarını değil, başkalarını da etkiler.

Tatil yapmamak, uzun mesai saatleri ve kısa uykular... Bunlar beni kısa zamanda öldürür. Herkesi öldürür, aslında. Ama hırs gözlerinin önünde kalın bir perde olanlar farkında değildir.

Dinlenerek, hayattan zevk alarak da hırslı olunabilir.

· Uyku, uyanıklıktan tatlıdır.

· İnsan, uykudan, uyanıkken çözemediği sorunları çözerek kalkar.

· Ayakların çam yumuşağı yerlere basması, yerden bir kozalak alıp savurmak, ilaçların en iyisi olan yeşil havayı teneffüs etmek insanı yeniler.

· Her şeyi ciddiye almamak ilaçtır.

· “Ben Bir Hiçim” demek, günde beş vakit namaz kılıp kibirli olmaktan iyidir.

· Orman, deniz, ruhun tamirhanesidir.

· İnsan yanında sadece öteki dünyaya götürebileceği şeyleri biriktirmelidir.

· Mezarlıklar “bensiz olmaz” diyen kişilerle doludur.

Dünyaya yorulmak için değil, dinlenmek için gelmiş olabileceğimiz neden kimsenin aklına gelmiyor?

27 Haziran 2017 Salı

Örümcek onu öldürmeyeceğimi biliyor olabilir mi?

Tabure ile sandalyenin arasında, havada asılı duran bir örümcek var.

Sırtı bana dönük.

Rengi kızıl gibi.

Elimi uzatsam dokunabilirim.

Aslında havada asılı değil. Gözle görülemeyecek kadar ince bir ipin üstünde duruyor.

Orada öylece kıpırdamadan duruyor, ben kucağımda bilgisayar, bu satırları yazarken.

Niye orada?

Ne yapmak istiyor olabilir?

Ağını örerken aklından ne geçiyor?

Bir kız arkadaşım vardı. Örümcekten çok korkardı. Örümceklere dair resimli bir kitap almıştım. Ondan bile korkmuştu.

Benim aklımdan o geçiyor.

Bir gezimizde, bir köy motelinde yatmıştık. Odayı incelemiş, “örümcek dolu” olduğunu keşfetmiş, geceyi korkudan neredeyse üstümde uyuyarak geçirmişti.

“Bundan sonra sadece örümcekli odalarda kalalım,” demiştim ona sabah olduğunda.

Başımı kaldırıyorum ve örümceğin kaybolmuş olduğunu görüyorum.

Ve kendime soruyorum: Örümcek, öldürebilecek kadar yakınıma, öldürmeyeceğimi bildiği için gelmiş olabilir mi?

Bunu benden duymaktan bıkmışsınızdır, ama gene söyleyeyim:

Dünya, içindeki canlı cansız bütün varlıklarla bir bütündür ve biz de o bütünün bir parçasıyız. Okyanusların tek olması ve içindeki her şeyin onun bir parçası olması gibi. Her şey birbirine bağlıdır, çünkü her şey aynı tohumun ürünüdür.

“Biz ve diğer hayvanlar,” yok. “Biz,” var.

Sadece ve sadece “Biz.”

Doğayı bir tespih gibi düşünün. Taşlarının arasında bizim de bulunduğumuz sayısız canlı dizili bir tespih.

Ama muhtemelen böyle düşünmüyorsunuz. İnsanı diğer yaratıklardan değişik, onların üstünde, onlara istediği her şeyi yapabilme yetkisine sahip ayrıcalıklı bir yaratık olarak düşünüyorsunuz.

Doğa ise bize hizmet için var sanıyorsunuzdur – haremde, her buyruğa uymak zorunda olan bir cariye gibi.

Öyle değil ama. Doğa imtiyaz dağıtmaz. Kayırmaz. Nesi varsa içinde barınanların tümü içindir.

Sadece insan için değil

Böyle düşününce, ilginç bir şey oluyor. İnsan diğer yaratıkları “başka,” düşman, korkulacak veya kovulacak yaratıklar olarak değil, “hemşeri,” aynı yere giderken aynı hanlarda soluklanan “yoldaş” olarak algılıyor.

Bu düşünce, onu doğaya karşı barışçıl yapıyor.

Ve sanki hayvanlar bunu hissediyor.

Bu nedenle örümceğin, onu öldürmeyeceğimi bildiği için, öldürebilecek kadar yakınıma gelmiş olması beni şaşırtmaz.

Doğa ile savaşında insan, doğa av, kendini avcı sanıyordu. Avcının da avın da kendisi olduğunu yavaş yavaş anlıyor.

Yakıp yıkarak, kirletip yok ederek dönüşü olmayan yok oluş yoluna girdik.

Ama hiçbir canlıya zarar vermeden yaşamak için zaman geç değildir.

Doğa, hayatınızı daha anlamlı ve keyifli yapacaktır.

*
Her canlı kendi dünyasının tanrısıdır.

*
Bahçe örümcek ve örümcek ağı dolu. Havada bazen görünen, bazen görünmeyen örümcek ağı telleri uçuşuyor. Yürürken, bazen yüzüme yapışıyorlar, gömleğimde şaşkın örümcekler dolaşıyor.

Üflemek onlardan kurtulmanın en iyi yoludur.

Ve ayrılmadan önce, faydalı olacağını umduğum bir bilgi: Lavaboya veya banyo küvetine düşüp de çıkamayan örümcekleri (ve diğer yaratıkları) zarar vermeden kurtarmanın yolu, onları bir kağıdın üzerine alıp dışarı atmaktır. Başlangıçta, sizi ve kağıdı görünce paniğe kapılacaklar, ama kısa zamanda niyetinizi anlayıp sakinleşecekler ve kurtarmanızı kolaylaştıracaklardır.

24 Haziran 2017 Cumartesi

Gece geç vakitte mesaj atan kadına mektup

Dün gece açtığınız konu ile ilgili olarak size düşüncelerimi söylemek ve bir şiir göndermek istiyorum.

İnsan ikidir: Vücut ve ruh. Vücut yaşlanır, harap olur, çöker. Ruh yaşlanmaz. Olgunlaşır. Ve hep genç kalır.

Kendi deneyimimden söylüyorum bunu.

Herkes için aynı mı, bilmiyorum ama böyle olduğunu sanıyorum. Çoğunlukla.

Biraz yakından tanıdığım bütün yaşlı kadınların içinde genç kadınlar olduğunu gördüm.

Yetmişinde yatağa atlamaya hazır kadınlar biliyorum. Kül olduğunu sandığınız yerde gizli korlar var. Ve bunu gösterememenin hüznü.

Yetmişlik erkeklerin, eski sınıf arkadaşlarıyla buluştuklarında eski günlere dönmeleri, el şakaları yapmaları, kolay gülmeleri, içlerindeki genç insanın dışarı çıkacak ortam bulmasındandır.

Yaşlılık empoze edilmiş bir roldür. Toplum, özellikle gençler, yaş almış kişilerden yaşlı davranmalarını bekler. Hatta talep eder. Yaşlılar da çoğu zaman bu rolü kabul eder.

Ben bu oyuna hiçbir zaman katılmayacağım.

İçimde bir genç var demeyeceğim. İçimde bir çocuk var diyeceğim.

Her yaş, kendine ait bir dünyadır.

İnsan yaşlandıkça gençliğe ait şeyleri, gençliğe bırakarak yaşamalı – saçlarım ağardıysa ağardı, yüzüm buruştuysa buruştu, gözlerim yakını görmüyorsa görmüyor, libidom eskisi kadar güçlü değilse değildir, diyebilmeli. Ama yaşlılığı kucaklamamalı. Yaşlılığı kucaklamak kadar insanı yaşlandıran, hatta öldüren, şey yoktur.

Vücut köhnerken ruh genç kalır, çünkü ruh yaşlanırsa vücut yaşayamaz.

Bu size saçma gelebilir ama 73 yaşında kendimi 23 yaşında olduğumdan genç hissediyorum. O zaman hamdım, şimdi o kadar değil, belki ondandır.

Bir arkadaşım, anneannesinin “Yaşım 94 ama içimdeki 17 yaşındaki ben, ruhum hiç değişmedi,” dediğini söylerdi.

İçlerindeki çocuğu öldürmüş insanlar melanet doludur. O çocukla beraber sahip oldukları iyilik, yumuşaklık, merhamet ve mizah anlayışını da öldürdüler çünkü. Böylelerini gördünüz mü yüzlerinden anlarsınız.

Ve Yehuda Amichai’nin en sevdiğim ve daha önce de birkaç kere alıntıladığım şiiri*. Son iki bölümünü bir yazımda kullanmak için çevirmiştim. Kısmen konumuzla - ruhla gövdenin ikiliği ile - ilgili.

Çünkü, (İnsanın)
Ruhu görmüş geçirmiştir,
Ruhu çok profesyoneldir.
Vücuduysa ebediyen amatör kalır. Kendi zevkleri ve acılarıyla kör,
Dener ama tutturamaz, sersemler, hiçbir şey öğrenmez,

Sonbaharda incirlerin öldüğü gibi ölecek,
Buruş buruş, kendiyle dolu ve tatlı,,
Yapraklar toprakta kurur,
Çıplak dallar, her şey için zamanın bulunduğu yeri işaret ederken.



*İngilizce bilenler için orijinali İbranice olan şiirin İngilizce çevirisi:

A Man Doesn't Have Time In His Life

A man doesn't have time in his life
to have time for everything.
He doesn't have seasons enough to have
a season for every purpose. Ecclesiastes
Was wrong about that.

A man needs to love and to hate at the same moment,
to laugh and cry with the same eyes,,
with the same hands to throw stones and to gather them,
to make love in war and war in love.
And to hate and forgive and remember and forget,
to arrange and confuse, to eat and to digest
what history
takes years and years to do.

A man doesn't have time.
When he loses he seeks, when he finds
he forgets, when he forgets he loves, when he loves
he begins to forget.

And his soul is seasoned, his soul
is very professional.
Only his body remains forever
an amateur. It tries and it misses,
gets muddled, doesn't learn a thing,
drunk and blind in its pleasures
and its pains.

He will die as figs die in autumn,
Shriveled and full of himself and sweet,
the leaves growing dry on the ground,
the bare branches pointing to the place
where there's time for everything.

20 Haziran 2017 Salı

Tanrı’ya inananların kaçına Tanrı inanıyor?

Haftada bir defa temizliğe gelen kadın, mutfak lavabosunda börek tepsisini ovarken başını çevirdi ve beklemediğim bir soru sordu.

“Cennet ve cehenneme inanıyor musun?”

Birkaç aydır gelip gidiyordu. Konuşkan bir kadındı. Ama din konusunu daha önce hiç açmamıştı.

İhtimal, Ramazan ayında olduğumuz için öbür dünya aklına gelmişti. Ama o da ben de oruç tutmuyorduk. İkimizin de bu yüzden cehenneme gidebileceği aklından geçmiş olabilirdi. Cehennem yoksa ceza beklemeden rahat rahat oruç tutmayabilirdik. Benden bir teyit bekliyordu, belki, her ne işe yarayacaksa.

Bunları düşünürken çay hazırlıyordum. Bu bir rutin haline gelmişti. Sabahleyin erkenden, ben kahvaltımı yapmadan geliyordu. İlk gün çay istiyor musun diye sorduğumda evet, demişti. Ondan sonra geldiği sabahlarda sormadan ikimiz için çay yapmaya başladım.

İlk başlarda sallama çay istedi. Ona sallama çayı, çaydan saymadığımı, ama isterse onun için bulundurabileceğimi, söyledim. Sonra benim Mariage Frères gibi dükkânlardan getirttiğim Çin ve Hint çaylarıma alıştı.

Bir süre ne yanıt vereceğimi düşündükten sonra:

“Bismillahirrahmanirrahim ne anlama geliyor, biliyor musun?” diye sordum.

Tepsiyi ovmaya devam etti. İçinde acemice börek yapmıştım. Hamur kabın dibine yapıştığı için kolay temizlenmiyordu.

“Bilmiyorum.”

“Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla demektir,” dedim. “Çok merhametli, rahmeti bol. Böyle bir Allah’ın birçok insanı affedeceğini düşünüyorum. Belki sadece Hitler gibilerini cehenneme yollar.”

Tek tanrılı dinler her zaman, hem din hem de dinden başka bir şey oldu. Demirin bıçak olması gibi.

Din, huzurdan çok şiddet verdi insanlara ve vermeye devam ediyor.

Batı’da Hristiyanların kiliseleri boş bırakmasının en büyük nedeni budur.

Saygıya layık olan çok az din adamı oldu, peygamberlerin ölümünden sonra.

İpekliler ve yakutlar içindeki şişman kardinaller, oğlan çocuklarına tasallut eden papazlar, çalınmış para ile hacca gitmenin sevap olduğunu söyleyen imamlar, saygıya layık değildir.

Din kurumsallaşınca yozlaşır. Siyasi bir ideoloji haline gelir, devletlerin veya devlet adamlarının silahı ve zırhı olur. Sayısız melanete yol açar.

Dinin yeri, tanrı ile kul arasındadır.

O çerçeveden çıkan, dinden başka bir şey olur.

*
Kadınla din sohbetimiz orada sona erdi.

Anlamını bilmeden “Bismillahirrahmanirrahim” diyen, namaz surelerini okuyan sayısız Müslüman olmalı Türkiye’de.

Nasıl bilsinler?

Arap değiller. Arapça bilmiyorlar.

Ezanın onları hangi kelimelerle namaza çağırdığını da bilmiyorlar, namazda fısıldadıkları duaların anlamını da.

Atatürk ve arkadaşlarının değiştirmeye çalıştığı buydu. Bunun için 1932’de Türkiye’de ezan Türkçe okunmaya başlandı. 1941 yılında ise Arapça ezan yasaklandı. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelince Arapçaya geri dönüldü.

Türkiye’de sağcılık, milliyetçilik ve hatta gericilikle aynı yolda yürüyen dinî akımlar Türkçe duaya hep karşı çıktı.

Bugün; dinî arenada Diyanet ve hacı hocalar, siyasi arenada AKP, bunun en sıkı savunucusudur. Dinî bir nedenle değil: Müslümanlığı ve nasıl uygulanacağını tekellerinde tutmak, dini bir kontrol aracı olarak kullanmak istedikleri için.

Kuran herhangi bir dilde Kuran’dır.

Daha önce de söylemiştim: Kuran, Araplar Arapçadan başka dil bilmiyor diye Arapça indirildi. Allah Arapçadan başka dil bilmiyor diye değil.

Bütün diller Allah’ın dilidir.

Orijinalinde İbranice, Aramice ve Yunanca olan Hristiyanların Kutsal Kitap’ı ise her millet kendi dilinde dua edebilsin diye 636 dile çevrildi.

Yanlış telaffuz edilen, anlamı bilinmeyen kelimelerle dua etmek, bunda yüzyıllardır ısrarcı olmak, ne kadar garip.

Bu da, belki, bu dünyada değil ahirette bazılarının hesabını vereceği şeylerden biridir.

17 Haziran 2017 Cumartesi

Eğer yüreğinizde özgürlük yoksa

"Eğer yüreğinizde özgürlük yoksa hiçbir zaman kendinizle gerçekten barış içinde olamazsınız.”

Amerikan yönetmen Oliver Stone’un bu sözlerini birkaç gün önce Guardian Gazetesi’nde çıkan söyleşisinde okudum.

Kariyerinden bahsediyordu, sadece istediği filmleri çektiğinden, bunu yapabilme özgürlüğünü koruduğundan ve bedelini ödediğinden.

Kendi kişisel özgürlüğünden bahsediyordu, demek istediğim. “İnsan hür doğar ama her yerde zincirler içindedir,” özgürlüğünden değil.

Bu konu gönlüme yakın olduğu için Stone’un sözlerini hemen bilincime nakşettim.

Para kazanmak uğruna yüreğimdeki özgürlüğü kaybettiğim yıllar oldu. Onlar hayatımın en mutsuz zamanları arasındaydı.

Yüreğinde özgürlük olmayanların – ve benim gibi yüreklerindeki özgürlükten para için vazgeçenlerin –

kendileriyle barış içinde olmalarının mümkün olmadığını o günlerde, öğrendim.

Nedeni çok açık.

Olamazlar, çünkü yüreklerinin talep ettiği en önemli şeyi ondan esirgiyorlar.

İnsan ya özgürdür, ya esirdir.

İnsanlık tarihi, insanın özgür iken yavaş yavaş esirleşmesinin tarihidir.

Bu söylediğim, hiçbir tarih kitabında yoktur.

İnsanlar başlangıçta ticaret yapmıyorlardı. Avlıyorlar, topluyorlar, tüketiyorlardı. Sonra değiş tokuş başladı.

(Kapitalizmin anası veya babası ilk değiş tokuşu yapan kişidir, ilk bir arazinin etrafına çit çekip “burası benim,” diyen değil.)

Değiş tokuş insanın ihtiyaçlarını çeşitlendirdi.

İhtiyaç veya ihtiyaç olduğunu sandığı şeyler arttıkça özgürlük azaldı. İnsan, ihtiyaçlarını satın almak için daha çok çalışmak (veya şiddete başvurmak) zorunda kaldı.

Zamanın akışında, ticaret arttıkça özgürlük azaldı (şiddet çoğaldı).

Sonunda, insan maaş karşılığında özgürlüğünü satan bir yaratığa dönüştü.

Dünya, özgürlüklerin alınıp satıldığı bir pazar oldu. Yaptığı işi sevmeyen, olduğu yerde bulunmak istemeyen, hayatı yaşamak yerine ona katlanan insanlarla doldu.

Sayısız yaratık arasında, bu pazardaki tek meta insandır.

Zenginler, zengin olmayanlardan daha mı özgür?

Para özgürlüktür. Bu doğru. Çok paranız varsa kimsenin buyruğunda olmadan gönlünüzce yaşayabilirsiniz.

Ama çok zengin olanlar genellikle paralarını özgürlüğe tahvil etmezler.

Para kazanmanın bağımlık yaratan bir yanı var.

Zenginler daha çok para kazanmak veya kazandıklarını çaldırmamak için maaşla çalıştırdıklarından daha çok çalışmak zorundadırlar, çoğunlukla.

Dolmayan tek küp, para küpüdür.

İnsanlığın çocukluk günlerinde herkesin kuşlar kadar hür olduğunu sanıyorum.

Günümüzde o eski özgürlüğün yakalanması mümkün değil.

Özgürlük, olsa olsa, kişisel bir proje, bir hayat planı olabilir artık.

İnsanlığın çocukluğunda doğumla kazanılan özgürlük, elde edilmek için uğrunda mücadele verilmesi gereken bir ayrıcalık oldu.

Dünyada bu kadar çok mutsuz insan olmasının, depresyonun en yaygın insanlık hali olmasının nedeni budur: Yüreklerde özgürlük olmaması.

Kendisiyle barış içinde olmayan, mutlu da olamaz.

15 Haziran 2017 Perşembe

Benim olan ve olmayan bahçe

Dalları neredeyse kapıdan mutfağa giren kayısı ağacında öten bir saksağan var.

Orada ne yaptığını biliyorum.

Her sabah bu saatlerde geliyor.

Limon – bahçemdeki kedi– tabağında mama bırakmışsa, ki hep bırakıyor, eşini yemeğe çağırıyor.

Artık biraz saksağanca bildiğim için ötüşleri anlayabiliyorum.

Sakin sakin gaklama “Şımarık Limon gene tabağında mama bıraktı - Tehlike yok - Gelip yiyebilirsin,” demek.

Gürültülü telaş sesleri “Mama var ama tehlike de var – Tüyelim.”

Eşi atıştırırken – bunu da gagasının mama tabağını yerinden oynatmasından anlıyorum – saksağan art arda “durum sakin” sinyali vermeye devam eder. Az sonra yer değiştirecekler.

Ben daldaki saksağanı görüyorum ama o beni görmüyor. Görse hemen çığlık atıp kaçacak.

Evcilleştirilmemiş yabanî bir yaratık, insan görünce kaçmazsa ya ölüdür ya da ölmek üzeredir.

Saksağanlar akşamüstü de gelecekler, Limon’a günde iki defa mama verdiğimi biliyorlar.

Benden geçinen sadece saksağanlar değil.

Kayısının biraz arkasında kara bir karga, karadut ağacının tepesinde etrafı izleyerek yeni olgunlaşan meyveleri gagalıyor.

Onları görmüyorum ama maydanoz saksısında ve ileride badem ağacının altındaki kaparinin tombul yapraklarını yiyen tırtıllar olduğunu biliyorum.

Yenidünyalarda da kuşlar vardır. Üstteki meyveleri tercih ediyorlar. Altta, yere yakın olanlarda, bir yılana veya kediye yem olma tehlikesi var.

Kayısıların içindeki kurtlardan bahsetmeye gerek var mı? Doğu Akdeniz havzasında bitki zehri kullanmadığımı bilmeyen yaratık kalmadığı için bütün organik meyve seven kurtlar benim ağaçlara üşüşüyor.

Beyazsinekleri de unutmayalım. Onlar da domateslere (rahmetli annemin en sevdiği kelimelerden biriyle) “arız” oldu.

Bir-iki milimetre uzunluğunda, gelin gibi beyaz bu yaratıklar diğer müşterilerimden farklı.

Domates yapraklarının altında, yaprakları alttan yiyerek yaşıyorlar, yumurtalarını da oraya bırakıyorlar.

Domatesleri sularken kalkıyorlar ve kırlarda dans eden gelinler gibi ortalığa saçılıyorlar. Sulama bitince yerlerine dönüyorlar. Orada olduklarını yaprakların kahverengileşmesinden anlayabilirsiniz.

Ne yapabilirim diye araştırınca, ilaç kullanmadan alınabilecek iki önlem olduğunu öğreniyorum. İçine bulaşık deterjanı katılmış su püskürtmek ve domates fidelerinin aralarına kadife çiçeği ekmek.

İkisi de işe yaramıyor.

Ben suyu serptikçe, “Koşun çocuklar, bu iyi yürekli abi bize duş yaptırıyor, güzel kokulu çiçekler de dikti, hayat ne güzel!” diye bağırdıklarını duyacağım, beyazsinekçe bilsem.

İnsan ne zaman yenildiğini bilmeli.

“Tamam,” diyorum. “Siz yaprakları yiyin ben domatesleri yiyeyim.”

Derken bir sabah bakıyorum ki bir örümcek domates ile kadife çiçeği arasında ağ kurmuş. Üzeri beyazsineklerle dolu.

Çare, her zaman olduğu gibi, doğada.

Bu gerçeği, beyazsinekler de biliyor olmalı. Onları ortadan kaldırmak üzere geliştirilen zehirlere karşı bağışıklık geliştirdiler, Nietzschevari, ölmediler, güçlendiler.

Kalkıp bahçeyi dolaşsam, birçok başka karın doyurma örneği görürüm. Yenidünyada serçeler, çitlemitte baştankaralar, biber ağacının çiçeklerinde arılar ve kim bilir ne yiyen trilyonlarca toprak bakterisi.

Benim bahçe dediğim yer, büyük bir lokantadır ve biraz derin düşünecek olursanız benim değildir.

18 Mayıs 2017 Perşembe

İçinde balıktan çok plastik olan deniz

Altında yaşadığımız kötü haber bombardımanının içindeki en kötü haber, benim için, çevre ile ilgili olanlardır.

Cinayetler, ırza geçmeler, terör, despotluk, savaşlar ve bunlara benzeyen diğer korkunçluklar, insanın nerede biteceği yavaş yavaş ortaya çıkan yolculuğunun doğal yoldaşlarıdır.

İnsan, felaket doğuran bir felakettir. Dünyaya ayak basması ile doğanın yok olmaya başlaması aynı âna rastlar.

Dindar olabilirsiniz veya rehberiniz bilim olabilir. Fark etmez. Her ikisinin de anlattığı öykü aynıdır.

Adem ile Havva yapmamaları gereken tek şeyi yaparak cennetten kovuldular. İlk iki çocuklarından biri diğerini öldürdü. Tevrat’ın ondan sonra gelen sayfaları bir cinayet ve savaşlar kataloğudur.

Fosil kalıntıları da benzer bir hikâye anlatır. Kuzey Amerika kıtasına yerleşmeye başlamasından itibaren, son on bin yıl içerisinde insan, sayısız canlıyı yok etti ve etmeye devam ediyor. Bu yüzyılın yarısına gelindiğinde Kuzey Amerika’da yaşayan kuş türlerinin yarısı yok olacak.

Çocukluğumun sahilleri aklıma geldi.

Yazı, babamın orman bekçiliği yaptığı Arapköy’de geçiriyorduk.

Bir sabah köyün aşağı tarafındaki denizde yüzmeye gittik.

Kumullar yola kadar uzanıyordu. Harnıp ve zeytin ağaçlarının gövdeleri kumların altında kalmıştı. Kumsalda sadece biz vardık. Bulutsuz bir gökyüzünün altında sular ışıldıyordu.

Babam cebinden gümüş bir çifte şilin çıkartıp suya attı. Kıpırtılı sudaki parayı hâlâ orada görüyordum. “Su ne kadar temiz, görüyor musunuz?” dedi.

İlk plastik ürünler o yıllarda, 1950’lerde, üretilmeye başlamıştı, ama bir çığ haline gelmesi için daha 20-30 yıl vardı.

Bugün üretilen plastiğin neredeyse yarısı, bir şekilde kendini denizde buluyor.

Bir araştırmaya göre, denizlerde 150 milyon ton plastik var.

2015 yılında denize atılan tahmini plastik pislik miktarı dokuz milyon tonun üzerindeydi.

Financial Times’ın yazdığına göre, dünyanın en ücra yerlerinden biri olan Henderson Adası dünyanın en kirli yerlerinden biri oldu.

En yakın yerleşim yerinden 5000 kilometre uzak olan insansız adanın kumsallarında, en az 37 milyon parça plastik varmış – her metrekarede 700 parçaya yakın plastik.

Bu pisliği gözleriyle gören bir bilim kadını “Hayatımda böyle bir şey görmedim,” demiş Financial Times’a. “Kumsallar bir şekilde dünyanın çöp tenekesi haline gelmişti.”

Plastik kırıntılarını gıdadan ayırt edemeyen birçok deniz canlısının hayatı tehlikede. Balıkların yediği plastikler, onları yiyen insanların vücuduna geçiyor.

Ellen MacArthur Fonu tarafından geçen yıl yayımlanan bilimsel bir araştırmaya göre, 2050 yılına gelindiğinde denizlerde balıktan çok plastik olacak* : 850-950 milyon ton plastik, 812-899 milyon ton balık.

O güne kadar denizlerde balık kalırsa, tabii.

Ben çocukken dünya uçsuz bucaksız, insan ayağı basılmamış yerlerle dolu, bilinmeyen yaratıklar, bakir yağmur ormanları, temiz denizler ve çöllerle dolu esrarengiz bir yerdi.

Elli yılda eskidi ve yaşlandı. Her şey görüldü, her yere basıldı.

1955’te dünya nüfusu üç milyarın altındaydı. Bugün 7,5 milyarın üstündedir.

İnsan çoğalıyor, diğer canlıları azaltıyor ve yok ediyor.

Son zamanlarda dünyanın sonunu görüp öyle öleceğim hissine kapılıyorum sık sık.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Kaymağı alınmış

Modern yaşamı çekilmez yapan şeylerden biri, insanın istesin istemesin, karşısındakinden almak zorunda kaldığı sağlık ve besin tavsiyeleridir.

Herkesin, her hastalık için önereceği bir ilaç veya başka bir şey vardır.

Grip oldum demeye görün, mesela.

Karşınızdaki size kesinlikle ona iyi gelen bir içecek veya ilaç tavsiye edecektir.

Benim için gribin ilacı, mümkün olduğu kadar dinlenmek, vücuduma hastalığı yenmesi için fırsat vermektir. Kimseye önermem, dinlenmeyeceğini bildiğim için.

Yeryüzünde hiçbir zaman bu kadar çok sağlık uzmanı ve diyetisyen olmamıştır.

Kâbus!

Bütün besinler için herkeste bir “sağlıklı” veya “sağlıksız” etiketli bir tavsiye kataloğu var.

Meyve: Aman çok şeker var içinde, sakın yeme.

Süt, peynir ve benzeri: Bizim yaştakilere iyi gelmezmiş. Hem de kolesterolü yükseltiyor.

Zeytin: Bir öğünde beş taneden fazlası zarar.

Yumurta: Haftada bir defa. O bile çok.

Bu gıdalar hakkındaki düşüncem şudur:

Bana eğer meyveyi yasaklayacaksanız, şu çalının arkasına götürün ve son duamı yaptıktan sonra enseme bir kurşun sıkın daha iyi.

Ama belki ondan önce, bana herhangi bir meyvenin zararlı olduğuna dair tek bir güvenilir bilimsel araştırma göstermek istersiniz.

Güvenilirden kastım şudur: Eğer vişne suyunun mucizevi şeyler içerdiğini kanıtlayan araştırmayı vişne üreticileri birliği yaptırdıysa ona güvenilmez.

Her gün süt ve peynir tüketirim.

Bu konuda karşılaştığım en büyük sorun kolesterol değildir. Kaymağı alınmamış tam yağlı süt bulmaktaki zorluktur. Marketlerde yok. Çobandan alıyorum. Hellimi de çobandan alıyorum veya çoban sütü kullanana yaptırıyorum.

Dünyada sütten bol şey yok. Kaymağı alınmamış, yani hayvanın ürettiği orijinal sıvıyı bulmak neredeyse imkansız.

Böyle bir dünya mı olur?

Zeytin ve zeytinyağı, Tanrı’nın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Bir defa, kim ne derse desin, zeytinyağı “yağ” değildir. Meyve suyudur, çünkü zeytin meyvedir.

Yumurta. Hafta da bir mi? Güldürmeyin beni. Hemen hemen her gün yiyorum.

Bahçesinde tavuk besleyenlerden alıyorum yumurtayı.

İşkencehanelerde mutsuz tavukların doğurduğu kimyevî yumurtalardan, ebola virüsü gibi uzak duruyorum.

Kolesterol umurumda değil, çünkü kolesterolün zararlı olduğuna inanmıyorum. Kolesterolün doğrudan veya dolaylı olarak kalp krizine yol açtığına dair güvenilir tek bir araştırma yoktur.

Kolesterol düşürücü ilaçlar, kolesterolden zararlıdır. Kolesterolün yan etkisi yoktur. Kolesterol ilaçlarının ise onlarca yan etkisi vardır.

Gerçek şu ki besin konusunda söylenen ve yazılanların çoğu doğru değildir.

“Göster bana bunun zararlı olduğuna dair araştırma bakalım,” derseniz elinize verecek bir şey bulamazlar.

Gelelim sadede.

İngiliz gazetesi Guardian’da okuduğum bir yazıdan* esinlenerek açtım bu konuyu.

Haberin özeti şu:

Bilimsel bir araştırma, peynir yemenin kalp krizi riskini artırmadığını gösterdi. Bu, tereyağı, yoğurt vesaire gibi tam yağlı diğer süt ürünleri için de geçerlidir.

Genel olarak inanılanın aksine, tam yağlı süt ve ürünlerini tüketmek kalp krizi veya felç riskini yükseltmez.

Etkileri, araştırmacıların kullandığı kelime ile “nötr”dür.

Araştırmacılar bu sonuca, dünyanın değişik yerlerinde geçtiğimiz 35 yıl içerisinde yaklaşık 490 bin kişiyi kapsayan, 29 bilimsel araştırmanın sonuçlarını inceleyerek vardılar.

Ama siz gene de beni dinlemeyin. Bildiğinizi yapın. Daha önce belirttiğim gibi: Her bacak kendi koyunundan asılır.

* https://www.theguardian.com/society/2017/may/08/consuming-dairy-does-not-raise-risk-of-heart-attack-or-stroke-study

9 Mayıs 2017 Salı

Ölü yılanların ruhu

Akdeniz Köyü, Girne

Akdeniz Köyü’nün upuzun sahilinde yürüyecektik, sonra oradaki lokantada öğle yemeği yiyecektik.

Keyifle yola çıktık, ama bu hâlimiz uzun sürmedi.

Köyü geçip bodur çam ağaçlarının arasından deniz kıyısına giden toprak yola girdikten az sonra, yolda ölü bir yılan gördük. Eceliyle ölmüş değil, öldürülmüş bir yılan.

Kıbrıs’ın yaz aylarının olağan manzaralarındandır, bu öldürülüp cümle âlem görsün diye yola atılan yılanlar. Denize atılmış çelenkler veya çiçek buketleri gibi, bir çeşit hatırlatmadırlar. Doğaya karşı savaşımız devam ediyor, kazandığımız zaferlere bir zafer daha ekledik, derler.

Çevrede kimsecikler yoktu. Kim işlemişti bu cinayeti, bu ıssız yerde? Birisi arabasıyla geçerken yılanı görmüş ve inip sopayla başını mı ezmişti?

Az önce gördüğümüz, koyunlarını otlatan çoban mıydı yoksa?

Bunları düşünürken bir kilometre kadar yol gittik ve bu defa karşımıza iki ölü yılan çıktı. Onların da başları ezilmişti. Biri dişi, diğeri erkek idi.

Yılanlar çift gezmezler. Muhtemelen sevişiyorlardı. Yol kenarındaki topraktaki izlerden de bu anlaşılıyordu.

Yılanlar kuyruklarının üzerinde dikleşip birbirlerine sarılarak sevişirler. Sarılırlar –bir saç örgüsü gibi– düşerler, kalkarlar ve gene sarılırlar. Müthiş bir enerji ve heyecan vardır birleşmelerinde, uzun zaman sevişmemiş iki genç âşık insanın sevişmesi gibi gürültülüdür. Gözleri birbirlerinden başka bir şey görmez, kulakları duymaz.

Kaçmayı deneyemeden çarçabuk öldürülmüş olmalıydılar, çünkü birbirlerine çok yakındılar. Başları ve kuyrukları birbirine değiyordu, yürek şeklinde bir yuvarlak meydana getirmişlerdi.

Arabadan indik.

“Orada bırakmayalım onları,” dedi arkadaşım.

Bir sopa alıp teker teker kaldırdı ve çalıların arkasına bıraktı.

Yola devam ettik.

Arabayı park yerine bırakıp kumlarda yürümeye başladık.

Ölü yılanların ruhu üzerimizde dolaştı.

*
Tevrat, ilk canlı varlık olan Adem ile Havva’nın ve onların soyundan gelen bütün insanların lanetlenmesinin nedeninin yılan olduğunu yazar.

Yılan, Havva’yı cennet bahçesinde Tanrı’nın yasakladığı “yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı”ndan yemeye teşvik eder. Havva, meyveyi ısırır ve Adem’e de yedirir.

Tanrı, koyduğu yasağın çiğnendiğini anlar ve Adem’i sorgular.

Gerisi Tevrat’ta şöyle anlatılır:

Adem, “Yanıma koyduğun kadın, ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” dedi.

Tanrı, kadına, “Nedir bu yaptığın,” diye sordu.

Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine Tanrı, yılana,
“Bu yaptığından ötürü
Bütün evcil ve yabanıl hayvanların
En lanetlisi sen olacaksın” dedi,

“Karnının üzerinde sürünecek,
Yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.

“Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu
Birbirinize düşman edeceğim.
Onun soyu senin başını ezecek,
Sen onun topuğuna saldıracaksın.”

Tanrı, kadına,
“Çocuk doğururken sana
Çok acı çektireceğim” dedi,
“Ağrı çekerek doğum yapacaksın.
Kocana istek duyacaksın,
Seni o yönetecek.”

Tanrı, Adem’e,
“Karının sözünü dinlediğin ve sana,
Meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için
Toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi,
“Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.

Toprak sana diken ve çalı verecek,
Yaban otu yiyeceksin.

Toprağa dönünceye dek
Ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın.

Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın

Ve yine toprağa döneceksin.”

*
Adanın yılanı saldırgan değildir. İnsan yaklaştı mı siner veya kaçar. Kaçamazsa upuzun uzanıp sopa rolü yapar. Sadece bir cinsin zehri ölümcül olabilir, diğerleri ya zehirsizdir ya da zehri sızıdan başka zarar vermez. Gene de doğada dolaşırken dikkatli olmak, özellikle çocukları yılandan sakınmak lazım.

Adada on çeşit yılan olduğu sanılıyor. Yılan cinsi pek incelenmemiş olduğu için kesin bilinmiyor. Bilinen, nesillerinin tükenmekte olduğudur.

Doğa, varlığı birbirine bağlı bir canlılar ağıdır.

Bir canlının yok olması, binanın duvarından bir tuğla alınmasına benzer.

Bir tuğla, iki, tuğla, üç tuğla fark etmez veya fark etmez gibi görünür ama gün gelir, tuğlaların çoğu yerinde durduğu halde, bina aniden çöker.

Kaç tuğla alındığında bina çöker, bilinmez.

Bu kural her şey için geçerlidir -hayvan türleri için, denizler için, küresel ısınma için.

Yılanlar azalıyor, fareler çoğalıyor. Çoğaldıkça çoğalıyor, güçleniyorlar ve en büyük düşmanları olan kedileri korkutup kaçıracak kadar büyüyorlar.

Fareler için zehir koymak çare değildir. Zehirlenip ölen fareyi kargalar, tilkiler, baykuşlar, şahinler, karıncalar yer ve onlar da ölür.

Zehir, ölüm çemberini genişletmekten başka işe yaramaz.

İnsan dengeyi bozabilir ama düzeltemez.

*
Tanrı, yılanı lanetlemiş olamaz çünkü doğayı meydana getiren dengeyi o kurdu, bütün tuğlaları o yerine koydu.

Ama insanı lanetlemiş olabilir. Çünkü insan, o dengenin, Tanrı’nın yarattığı bütün canlıların düşmandır.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Tırtıl, Latin çiçeği ve ben

Küçük parmağım uzunluğunda, şık bir tırtıl.

Yepyeni, gıcır gıcır, en güzel giysilerini giymiş gibi.

Latin çiçeğine uzanmış karnını doyuruyor.

Nereden geldi? Yetişkin bir tırtıl olmadan önce ne idi ve nerede idi? Tırtıl olmaktan sonraki aşaması kelebek. Ne zaman olacak bu?

Latin çiçeğinde karnını doyuruyor dedimse herhangi bir yerinde değil. Çiçeğin ucunu yiyor. En taze yerini. En taze olmak dışında, o uç bir şekilde dalın lokomotifi. Yendi mi büyümesi stop ediyor, uzayıp ilerlemesi duruyor.

Tren gibi. Lokomotifini yesen tren durmayıp ne yapacak?

Yanına yaklaşıyorum.

Ne yapıyorsun yahu orada, diyorum, nereden çıktın, neden Latin çiçeğimi yiyorsun?

Başını kaldırıp yüzüme bakıyor.

“İşim bu,” diyor. “Latin çiçeği yemek.”

Kim sana verdi bu işi?

Başını sağa sola sallıyor. Gene bir aptala çattık, işin yoksa anlat, der gibi.

“Her canlının bir işi var. Bir görevi. Hepimiz, bir görevi yerine getirmek için doğuyoruz. Görevimiz bizimle beraber dünyaya geliyor. İyi kötü, az çok yapıyoruz yapmamız gerekeni. Sonra, eyvallah.”

Feylesof musun, tırtıl mısın, kardeşim? Latin çiçeğimi yemene izin veremem, diyorum.

“Biliyorum. Görür görmez anlamıştım. Beni öldürecek misin? Genellikle öyle olur.”

Hayır. Seni buradan alacağım. Oraya koyacağım. Hafifçe. Zarar vermeden.

Burnumu otların olduğu yere çeviriyorum, orasının neresi olduğunu göstermek için.

“Ama ben Latin çiçeği yemeliyim. Diğer yeşillikler görev alanımda değil.”

Püff! diyorum. Bütün gün seninle tartışamam. Bu Latin çiçeğini yetiştirmek kolay mı oldu sanıyorsun?

Tırtıl, parmaklarımın ona yaklaştığını görünce kendini bir top haline getiriyor. Alıyorum. Şaşırtıcı derecede yumuşak ve hafif. Söz verdiğim gibi otların arasına bırakıyorum.

“Bir tek siz bu işi anlamıyorsunuz,” diyor, birbirimize arkamızı dönerken. “Dengeyi bozuyorsunuz.”

Haklısın, diyorum.

Ama kime?

Yeşil, sarı, kahverengi, şık tırtılı artık göremiyorum.

*

Yeryüzünde kaç canlı türü ve her türde kaç yaratık var?

Bu sorunun cevabı bilinmiyor ve sanırım hiçbir zaman bilinmeyecek.

Sadece bir türe bakacak olursak, yeryüzünde bir trilyon cins bakteri var.

Tek bir insanın vücudunda tahminen 100 trilyon bakteri hücresi barınır.

Bu tek hücreli türün yeryüzündeki sayısı ise bir nonilyondur. (Az önce öğrendiğime ve muhtemelen kısa zamanda unutacağıma göre, nonilyon - 10^30 – otuz sıfırı olan sayıya denir.)

Canlı türü sayısı, yarım milyon ile on milyon arasında değişiyor.

Baş döndürücü, amacı bilinmeyen, gören gözlere güzel görünen bir çeşitlilik.

Eğer Amerikan Tarım Bakanlığı benimle dalga geçmiyorsa, bahçede üstüne bastığım toprağın her bir kaşığında yüz milyon ile bir milyar arasında bakteri yaşar. Dört dönüm toprakta bir ton bakteri var.

Bakteriler toprağın gelişmesinde ve verimliliğinde büyük rol oynar. Bakterisiz toprağın oluşumu ve işlevlerini yerine getirmesi imkânsızdır.

*

Dünyayı düşündüğünde her şeyin dengede olduğu, her şeyin birbirine bağlı olduğu, canlı cansız her şeyin yaşamı sürdürmek için işbirliği yaptığı bir düzen düşün.

İnsanı düşündüğünde de bu dengeyi anlamayan, altüst eden, hem kendinin hem de bütün canlıların sonunu hazırlayan bir yaratık düşün.

Bu da herhalde bizim dünyaya gelme nedenimiz, diye düşünüyorum: Almak ama vermemek, yok etmek, kirletmek.

Eskimolar, beyaz adama Qallunaat (ka-lu-nat) adını verdiler. Qallunaat, Eskimo olmayan, dünyayı değiştirerek, her şeyi ticarileştirerek yaşayan insan türüdür. Yaşamı, bedeline bakmadan sahip olma üzerine kuruludur. Bu yaşam tarzının yan ürünü, bütün canlıların evi olan doğanın tahrip edilmesidir.

*

Tırtılı bıraktığım yere geri dönüyorum ve bağırıyorum: “Hey ahbap, geri dön. Vazgeçtim. Latin çiçeği senin olsun.”

Ama çok geç.

Tırtıl nerede?

Tırtıl artık yok.

***

Bir okuyucu düzeltmesi: Gobi Çölü'nde buz var

(Perşembe günkü) yazınızdaki “Türkiye’de basın özgürlüğü var demek Gobi Çölü’nde buz dağları var demek kadar absürttür,” anlatımı ne yazık ki çok doğru değil.

Gobi içinde Gurvan Saikhan Ulusal Parkı’nda Kartal Vadisi diye bilinen bölgede bir buzul bulunmaktadır.

Burayı görmüş ve hatta buzulun başladığı bölgelerde ona dokunmuş biri olarak teyit edebilirim.

Gobi Çölü farklı kısımlardan oluşuyor. Büyük bir kısımda bildik kumullar vardır. Ancak yarı çöl diyebileceğimiz bölgelerde bu tip “garip” oluşumlarla da karşılaşmak olasıdır.

Düzeltme için Önder Yılmaz’a teşekkür ederim.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Bahçede oturuyorum ve canım çay istiyor

Ozanköy

Bahçede oturuyorum ve canım çay istiyor, ama çay içmek için kalkıp mutfağa gitmem ve çay yapmam lazım.

Ama gidemiyorum.

Ağır bir nezlenin enerjisizliği, Lilliput İmparatorluğu’ndaki Gulliver gibi beni sımsıkı olduğum yere bağladı.

Çay içme isteği ile yerimden kalkmama isteği, mükemmel bir denge halinde beni yerimde tutuyor.

Olduğum yer, yaşlı badem ağaçlarının ortasında duran şezlong. Dirseğimin yanında küçük, kütükten yapılmış el yapımı, ilkel bir masa var. Üzerinde çay fincanı olmayan bir masa.

Kim bana çay yapacak?

Ben.

Bana ben çay yapacak, denge çay lehine bozulunca.

Serin bir esinti var. Güneşte oturunca terliyorum, gölgede oturunca üşüyorum. Daha çok nezle olmak için ideal bir bileşim. İçeride olmak istemiyorum ama. Dışarıda olmak iyi geliyor.

Tohumlar dünyadaki en güzel şeyler olabilir mi?

İşte bu adını bilmediğim otun tohumu, mesela. Yuvarlak. Kuruyunca gövdeden koparak, rüzgârda yuvarlanarak ve yuvarlanırken tohumlarını toprağa bırakarak çoğalacak. Bir yerde yolculuğu sona erecek. Orada çürüyecek. Topraktan aldıklarını toprağa geri verecek, belki aynı, belki başka bir otun gıdası olacak, onun hücrelerinde yaşamını sürdürecek.

Düşünecek olursanız, doğada müthiş bir tasarruf düzeni var. Hiçbir şey israf edilmiyor. Her canlı parçalarına ayrılıp kendini yaşamın gıdası haline getiriyor. Bu sürece yardım eden sayısız başka canlı var.

Doğa, evrenin başka yerlerinden besin ithal edemez. Yeryüzünde ne varsa onunla yetinmek, onu kullanarak çoğalmak zorunda. Bu işi mükemmel yapmadığı söylenemez.

Aynı dalın üstünde bazı papatyalar çiçek halinde, bazıları tohuma dönüşmeye başladı. Havalar ısındıkça tohumlar yere düşecek. Kimileri, olduğu yerde toprağa gömülecek, kimileri, rüzgâra binip başka topraklara gidecek. Suriye’ye, Lübnan’a, İsrail’e bile uçabilirler veya Mısır’a, Türkiye’ye.

Ama şu anda papatyaların olduğu yerde  papatya çıkmayabilir.

Bahçede her birinin tohumu diğerinden farklı sayısız ot, çalı, çiçek, ağaç var.

Sonbahar yağmurları gelip toprak soğuduktan sonra, filizlenmek için çekişme halinde olacaklar.

Hepsine yer yok. Açamayanlar toprakta uyuyup beklemek zorunda. Kaç mevsim bekleyebilirler böyle uyku halinde? Kimse bilmiyor.

Tohum, kendisi durmadan doğuran bir tohum olan kozmosun, küçük bir kopyasıdır. Dağlardan güçlü. Dayanıklı. Akıllı.

Minik, tekrarlanan bir mucize.

*
Rüzgâr yaprakları yelpazeliyor, başakları dalgalandırıyor, dalları sallıyor.

Rüzgâr havayı temizliyor. Gökyüzü şimdi daha parlak, yapraklar daha yeşil.

Bahçe beni iyileştirmiyor ama daha iyi yapıyor.

6 Nisan 2017 Perşembe

Bitkilerin aklı

Bitkiler, yaşamlarını sürdürmek için kalkıp daha elverişli yerlere gidemeyeceğinden bulunduğu yerin sunduğu olanakları, en iyi şekilde kullanmak durumundadır.

Bunu, aklını kullanarak yapar.

Akıl, sadece insana has bir şey değildir, doğanın, neslini sürdürmesi için bütün canlılara verdiği, ortak bir yetenektir.

Türden türe değişir, mekanizmaları farklıdır ama akılsız yaratık yoktur.

Bitkiler aklını bulunduğu yere uyum sağlamak, çevresindeki olanaklardan en iyi şekilde yararlanmak için kullanır.

Bu olanakların başında belki de güneş gelir; çünkü bitkiler Güneşışınlarını yaprakları vasıtasıyla gıdaya çevirerek yaşar.

Her bitki, en çok güneş alacak şekilde kendini düzenler.

Doğada sadece siklamenleri, halk arasındaki adıyla tavşankulaklarını, izlemek bunu anlamaya yeter.

Bol güneş alan yerlerde siklamenlerin yaprakları küçük, çiçekleri bol olur.

Ağaç altlarındaki loş topraklarda yaşayan, az güneş alan siklamenlerin yaprakları neredeyse küçük bir tabak boyunda, çiçekleri tek, tüktür.Otlar ve çalılar arasında büyüyen siklamenler, mümkün olduğu kadar çok güneş alabilmek için yükselmek zorundadır. Onların çiçekleri ve yaprakları uzun olur, neredeyse güneşte büyüyen siklamenlerin iki veya üç misli.


Bol güneş alan yerlerde siklamenlerin
yaprakları küçük, çiçekleri bol olur.






Bahçemde düzinelerce siklamen var. Her biri bulunduğu yerde en iyi biçimde büyüme ustasıdır.

Her bitki bulunduğu yerdeki koşulları maksimize ederek yaşamakta mahirdir – bir şey söylemez ama çok şey bilir. 

Siklamenler, bulunduğu yerde ne kadar güneş alabileceğini ölçmez sadece. Erişebileceği suyu ve sürekli değişen ısıyı da hesaplar ve yaşamının aşamalarını – ne zaman yaprak, çiçek tohum verecek, ne zaman uykuya yatacağını – ona göre düzenler.

Bu ölçümler, balkonda büyüyen çeri domatesten yeryüzündeki münferit en büyük organizma olan dev sekoya ağaçlarına kadar bütün bitkiler için geçerlidir.

Birçok hayvan, içinde yaşadığı ortamı seçebilme olanağına sahiptir. Fırtınada gizlenebilir, eş ve gıda aramak için yer değiştirebilir, değişen mevsimlerle göçer.

Bitkiler, değişen koşullarla – havaya, yaşam alanlarına başka bitkilerin alanlarına tecavüz etmesine, zararlılara – olduğu yerde baş etmek zorundadır. Bu işte başarılı olmak için olağanüstü karmaşık sistemler geliştirdiler.


Az güneş alan siklamenlerin yaprakları neredeyse
küçük bir tabak boyunda, çiçekleri tek, tüktür.





Bilimsel araştırmalar, genetik düzeyde bitkilerin, birçok hayvandan daha karmaşık olduğunu gösteriyor. 

Bitkiler görsel çevrelerinin farkındadır. Kırmızı, mavi, UV ışığı ayırt eder. Koku alır. Dokunulduğunu ve değişik dokunuşlar arasındaki farkı bilir. Yer çekiminin de farkındadır; yerçekimini kullanarak şekil değiştirir, kökünün aşağı, gövdesinin yukarı doğru büyümesini sağlar. Geçmişte olanı hatırlar.* 

Siklamenler, hava aniden soğursa büyümesini durdurur veya yavaşlatır.


Otlar ve çalılar arasında büyüyen siklamenler,
mümkün olduğu kadar çok güneş alabilmek için
yükselmek zorundadır.


Salyangoz hücumuna uğrarsa yapraklarına acı bir madde salgılayıp korunmaya çalışır.

Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar genetik olarak az çok birbirine benzer; çünkü aynı yaratıcının elinden çıkmıştır, aynı yeryüzünde yaşamaktadır ve aynı evrim kurallarına tabidir.

Kuzey Amerika yerlileri bunu yüzyıllar önce biliyordu. İşte bir Arapaho Kızılderili Atasözü:

“Bütün bitkiler kardeşimizdir. Bize konuşurlar ve eğer dinlersek onları duyabiliriz.”

*What a Plant Knows (Bitkilerin Bildikleri – Türkçesi yok) Daniel Chamowitz