29 Nisan 2017 Cumartesi

Bahçede oturuyorum ve canım çay istiyor

Ozanköy

Bahçede oturuyorum ve canım çay istiyor, ama çay içmek için kalkıp mutfağa gitmem ve çay yapmam lazım.

Ama gidemiyorum.

Ağır bir nezlenin enerjisizliği, Lilliput İmparatorluğu’ndaki Gulliver gibi beni sımsıkı olduğum yere bağladı.

Çay içme isteği ile yerimden kalkmama isteği, mükemmel bir denge halinde beni yerimde tutuyor.

Olduğum yer, yaşlı badem ağaçlarının ortasında duran şezlong. Dirseğimin yanında küçük, kütükten yapılmış el yapımı, ilkel bir masa var. Üzerinde çay fincanı olmayan bir masa.

Kim bana çay yapacak?

Ben.

Bana ben çay yapacak, denge çay lehine bozulunca.

Serin bir esinti var. Güneşte oturunca terliyorum, gölgede oturunca üşüyorum. Daha çok nezle olmak için ideal bir bileşim. İçeride olmak istemiyorum ama. Dışarıda olmak iyi geliyor.

Tohumlar dünyadaki en güzel şeyler olabilir mi?

İşte bu adını bilmediğim otun tohumu, mesela. Yuvarlak. Kuruyunca gövdeden koparak, rüzgârda yuvarlanarak ve yuvarlanırken tohumlarını toprağa bırakarak çoğalacak. Bir yerde yolculuğu sona erecek. Orada çürüyecek. Topraktan aldıklarını toprağa geri verecek, belki aynı, belki başka bir otun gıdası olacak, onun hücrelerinde yaşamını sürdürecek.

Düşünecek olursanız, doğada müthiş bir tasarruf düzeni var. Hiçbir şey israf edilmiyor. Her canlı parçalarına ayrılıp kendini yaşamın gıdası haline getiriyor. Bu sürece yardım eden sayısız başka canlı var.

Doğa, evrenin başka yerlerinden besin ithal edemez. Yeryüzünde ne varsa onunla yetinmek, onu kullanarak çoğalmak zorunda. Bu işi mükemmel yapmadığı söylenemez.

Aynı dalın üstünde bazı papatyalar çiçek halinde, bazıları tohuma dönüşmeye başladı. Havalar ısındıkça tohumlar yere düşecek. Kimileri, olduğu yerde toprağa gömülecek, kimileri, rüzgâra binip başka topraklara gidecek. Suriye’ye, Lübnan’a, İsrail’e bile uçabilirler veya Mısır’a, Türkiye’ye.

Ama şu anda papatyaların olduğu yerde  papatya çıkmayabilir.

Bahçede her birinin tohumu diğerinden farklı sayısız ot, çalı, çiçek, ağaç var.

Sonbahar yağmurları gelip toprak soğuduktan sonra, filizlenmek için çekişme halinde olacaklar.

Hepsine yer yok. Açamayanlar toprakta uyuyup beklemek zorunda. Kaç mevsim bekleyebilirler böyle uyku halinde? Kimse bilmiyor.

Tohum, kendisi durmadan doğuran bir tohum olan kozmosun, küçük bir kopyasıdır. Dağlardan güçlü. Dayanıklı. Akıllı.

Minik, tekrarlanan bir mucize.

*
Rüzgâr yaprakları yelpazeliyor, başakları dalgalandırıyor, dalları sallıyor.

Rüzgâr havayı temizliyor. Gökyüzü şimdi daha parlak, yapraklar daha yeşil.

Bahçe beni iyileştirmiyor ama daha iyi yapıyor.

6 Nisan 2017 Perşembe

Bitkilerin aklı

Bitkiler, yaşamlarını sürdürmek için kalkıp daha elverişli yerlere gidemeyeceğinden bulunduğu yerin sunduğu olanakları, en iyi şekilde kullanmak durumundadır.

Bunu, aklını kullanarak yapar.

Akıl, sadece insana has bir şey değildir, doğanın, neslini sürdürmesi için bütün canlılara verdiği, ortak bir yetenektir.

Türden türe değişir, mekanizmaları farklıdır ama akılsız yaratık yoktur.

Bitkiler aklını bulunduğu yere uyum sağlamak, çevresindeki olanaklardan en iyi şekilde yararlanmak için kullanır.

Bu olanakların başında belki de güneş gelir; çünkü bitkiler Güneşışınlarını yaprakları vasıtasıyla gıdaya çevirerek yaşar.

Her bitki, en çok güneş alacak şekilde kendini düzenler.

Doğada sadece siklamenleri, halk arasındaki adıyla tavşankulaklarını, izlemek bunu anlamaya yeter.

Bol güneş alan yerlerde siklamenlerin yaprakları küçük, çiçekleri bol olur.

Ağaç altlarındaki loş topraklarda yaşayan, az güneş alan siklamenlerin yaprakları neredeyse küçük bir tabak boyunda, çiçekleri tek, tüktür.Otlar ve çalılar arasında büyüyen siklamenler, mümkün olduğu kadar çok güneş alabilmek için yükselmek zorundadır. Onların çiçekleri ve yaprakları uzun olur, neredeyse güneşte büyüyen siklamenlerin iki veya üç misli.


Bol güneş alan yerlerde siklamenlerin
yaprakları küçük, çiçekleri bol olur.






Bahçemde düzinelerce siklamen var. Her biri bulunduğu yerde en iyi biçimde büyüme ustasıdır.

Her bitki bulunduğu yerdeki koşulları maksimize ederek yaşamakta mahirdir – bir şey söylemez ama çok şey bilir. 

Siklamenler, bulunduğu yerde ne kadar güneş alabileceğini ölçmez sadece. Erişebileceği suyu ve sürekli değişen ısıyı da hesaplar ve yaşamının aşamalarını – ne zaman yaprak, çiçek tohum verecek, ne zaman uykuya yatacağını – ona göre düzenler.

Bu ölçümler, balkonda büyüyen çeri domatesten yeryüzündeki münferit en büyük organizma olan dev sekoya ağaçlarına kadar bütün bitkiler için geçerlidir.

Birçok hayvan, içinde yaşadığı ortamı seçebilme olanağına sahiptir. Fırtınada gizlenebilir, eş ve gıda aramak için yer değiştirebilir, değişen mevsimlerle göçer.

Bitkiler, değişen koşullarla – havaya, yaşam alanlarına başka bitkilerin alanlarına tecavüz etmesine, zararlılara – olduğu yerde baş etmek zorundadır. Bu işte başarılı olmak için olağanüstü karmaşık sistemler geliştirdiler.


Az güneş alan siklamenlerin yaprakları neredeyse
küçük bir tabak boyunda, çiçekleri tek, tüktür.





Bilimsel araştırmalar, genetik düzeyde bitkilerin, birçok hayvandan daha karmaşık olduğunu gösteriyor. 

Bitkiler görsel çevrelerinin farkındadır. Kırmızı, mavi, UV ışığı ayırt eder. Koku alır. Dokunulduğunu ve değişik dokunuşlar arasındaki farkı bilir. Yer çekiminin de farkındadır; yerçekimini kullanarak şekil değiştirir, kökünün aşağı, gövdesinin yukarı doğru büyümesini sağlar. Geçmişte olanı hatırlar.* 

Siklamenler, hava aniden soğursa büyümesini durdurur veya yavaşlatır.


Otlar ve çalılar arasında büyüyen siklamenler,
mümkün olduğu kadar çok güneş alabilmek için
yükselmek zorundadır.


Salyangoz hücumuna uğrarsa yapraklarına acı bir madde salgılayıp korunmaya çalışır.

Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar genetik olarak az çok birbirine benzer; çünkü aynı yaratıcının elinden çıkmıştır, aynı yeryüzünde yaşamaktadır ve aynı evrim kurallarına tabidir.

Kuzey Amerika yerlileri bunu yüzyıllar önce biliyordu. İşte bir Arapaho Kızılderili Atasözü:

“Bütün bitkiler kardeşimizdir. Bize konuşurlar ve eğer dinlersek onları duyabiliriz.”

*What a Plant Knows (Bitkilerin Bildikleri – Türkçesi yok) Daniel Chamowitz

25 Mart 2017 Cumartesi

Nyagradha ağacının meyvesi

Bana Nyagradha ağacının meyvesini getir” der Udlaka, oğlu Svetaketu’ya.

Kır onu. Ne görüyorsun?

Tohumlarını, neredeyse görünmeyecek denli küçük tohumları,” diye yanıtlar Svetaketu.

İçlerinden birini kır. Şimdi ne görüyorsun?

Hiçbir şey.

İşte o gördüğün, bu ağacın özüdür.” (*)

Hiç yani, demek ister Udlaka.

Sadece ağacın değil her şeyin özü odur, her şey “hiç”tir.

*

Atom veya zerre, bilinen evrenin en küçük yapıtaşıdır.

Atom eski Yunanca’da “bölünmez” anlamına gelir.

Gözle görülmesi imkansızdır, sadece özel mikroskoplarla görülebilir.

Böyle bir mikroskopla bakıldığında, bir atomda, çekirdek ve çekirdeği saran bir bulut, başka parçacıkların meydana getirdiği bir bulut görülür.

Demek ki atom sözcüğü her ne kadar “daha küçük parçacıklara bölünemeyen” gibi bir anlam taşısa ve Eski Yunan’dan yakın zamanlara kadar böyle bilinse de, öyle değildir.

Çağdaş bilimde atom “atomaltı parçacıkların birleşimi” olarak tanımlanır. (**)

Birbirinin çevresinde titreşen, bu parçacıkların altında başka parçacıklar, onların altında başka parçacıklar olabilir mi?

Bilindiği kadarıyla kâinattaki her şeyin hammaddesi aynıdır.

Sizi veya kendimi özel bir mikroskobun altına koysam en sonunda göreceğim şey atom altı parçacıkların dansı olur.

Sadece sizi ve kendimi değil... Yerden bir taş, çalıya takılan bir tutam koyun yünü, kuştan düşen bir kanat alsam, veya bir çiçek veya yaprak koparsam ve mikroskobun altında incelesem, hepsinde aynı şeyi göreceğim: Bir çekirdek ve çekirdeği saran bir bulut, başka parçacıkların meydana getirdiği bir bulut.

Bütün evrende şekiller değişik ama öz aynı.

*

Yıllarca önceydi. Akşam yemeği bitmiş, çocuklar yukarı odalarına çıkmıştı.

Kuzguncuk’taki evimin mutfağında tabureye oturmuş rüzgarın cama serpiştirdiği yağmurun sesini dinliyordum.

Karım, o zaman eşim olan kadın, o gün Claudia’yla konuştuğunu söyledi. Claudia 93 yaşında idi. Bir süre önce, Münih yakınlarında, artık tek başına yaşayamayacak kadar güçsüzleşmiş insanların kaldığı bir eve taşınmıştı.

Zamanı gelmişti. Ölüm gelip onu başka bir yere götürecekti. Vücudu kasım ayında palamutlarını döken meşe gibi ruhunu dökecekti.

“Ne dedi?” diye sordum.

“Yeni bir dönemece varmış. Her an ölümü düşünmüyormuş ama hazırlık yapması gerekiyormuş. İnsan New York’a giderken bile hazırlık yapmaz mıymış.”

Bir süre sustu. Sonra Claudia’nın ona bir egzersiz öğrettiğini anlattı.

“Bir mum yak. Işığına bakarak Ich Bin Nichts,” de,” dedi.

Yemek masasının üstünde yanan muma baktım. Gözlerimi kısıp daha dikkatli bakınca alevin etrafında bir hale oluşuyordu. Atom çekirdeğinin etrafında, atomdan küçük parçacıkların içinde döndüğü bulutu andıran.

Ich Bin Nichts.

Ben bir hiçim.

Karım bir süre düşündü ve ekledi; “Hiç olduğunu anlayınca etrafındaki her şeyin de hiç olduğunu anlıyorsun.”

Ben bir hiçim.

Bunu bilmiyor muydum?

Yemek masasının üstüne sarkan zayıf mutfak ışığının altında duran karımı profilden görüyordum. O an, bulunduğu yere ait değilmiş gibi geldi bana. Oradaydı, ama geçici olarak...

Görevlendirildiği işi bitirinceye kadar... Sonra, bir daha dönmemek üzere esas ait olduğu yere, gerçek evinde dönecekti.

Sanki o da aynı şeyi düşünüyordu.

* (Upanişad’lardan) Aslı Erdoğan / Bir Kez Daha / Everest Yayınları

** Atomla ilgili teknik bilgiler Wikipedia’dandır.

18 Mart 2017 Cumartesi

İnsan olan nehir

Birkaç gün önce harika bir şey oldu.

Yeni Zelanda Meclisi bir yasa geçirerek bir nehre, Whanganui Nehri’ne, insan statüsü tanındı.

Whanganui Nehri, canlı bir varlık sayılacak, bir insanın sahip olduğu haklara sahip olacak, adanın yerlileri olan Maorilerin “ata”larından biri olarak kabul edilecek.

Whanganui Maori kabileleri isimlerini, ruhlarını ve güçlerini Yeni Zelanda’yı meydana getiren iki adanın kuzeyindeki dağlarda çıkan ve denize dökülen bu nehirden alırlar.

Var oluşlarından itibaren, Maoriler, Whanganui’nin sularında kanolarla seyahat ettiler, yılan balığı avladılar, kıyılarında köyler kurdular ve onun için savaş verdiler.

Meclis'teki oylamanın sonucu açıklanınca orada bulunan yüzlerce Maori yerlisi sevinç gözyaşları dökmüş.

Buna şaşırmadım.

Orada olsaydım ben de sevinçten ağlayabilirdim, doğa ile insanın akrabalığını kütüğe geçiren bu ilk karara.

Whanganui, ülkenin üçüncü büyük akarsuyudur. Canlı bir birey olarak kabul edilmesini, adını kendinden alan Whanganui Iwi kabilesine borçludur.

Iwiler, 1870’lerden beri, 290 kilometre uzunluğundaki nehre kutsal bir statü verilmesi için mücadele ediyordu.

Onlarınki, herhalde, doğa için verilen en uzun hukuk savaşı olmalı.

Whanganui’yi Meclis’te temsil eden Maorilerin başkanı olan Gerrard Albert mücadelelerinin nedenini şöyle açıkladı:

“Konuyu buraya taşımamızın nedeni nehri atalarımızdan biri saymamızdır. Bu bizim için her zaman böyleydi.

Nehre doğru yaklaşım onun canlı bir varlık, görünmez bir bütün olduğunu kabul etmektir. Geçen yüzyıl olduğu gibi sahip olunan ve ticari amaçlarla yönetilen bir şey değil. Bizim açımızdan bunun böyle olduğunu herkesin anlamasını istedik.”

Nehre canlı bir varlık statüsü vermenin anlamı şudur:

Artık, yasalar karşısında, nehre zarar vermek veya onu kötü amaçlarla kullanmak ile bir insana zarar vermek veya taciz etmek arasında bir fark kalmamıştır. Nehir artık bir insanın sahip olduğu haklara, görevlere ve yükümlülüklere sahiptir.

Whanganui Nehri’ni temsil etmek üzere, biri hükümetten diğeri Whanganui Iwi kabilesinden olmak üzere iki “vasi” seçilecek. Hükümet işlerini yapabilmeleri için para sağlayacak.

Maori inancına göre Maori kabileleri evrenin bir parçasıdır; dağlar, nehirler ve denizlerle birdir.

“Soyağacımız evrenin başlangıcına dayanır. Bu nedenle biz doğanın efendisi değil bir parçasıyız. Başlangıç noktamız, buna uygun olarak yaşamaktır.”

Iwiler’e göre nehrin sağlığı ile insanların sağlığı doğrudan bağlantılıdır.

Nehrin, onların yaşam ve inançlarındaki yerini belki de en iyi bu sözler anlatır:

E rere kau mai te awa nui nei
Mai i te kāhui maunga ki Tangaroa
Ko au te awa
Ko te awa ko au.

Nehir akar
Dağlardan denize
Ben nehirim
Nehir bendir.

11 Mart 2017 Cumartesi

Ağaçlar dostun olsun

Dolmabahçe Caddesi
Bilmemekle sorup öğrenmemek arasında bir okyanus var.

Neden okyanus da dere değil, dere veya ırmak?

Dere veya ırmak idi bir zamanlar belki, ama sormaya sormaya, öğrenmeye öğrenmeye okyanus oldu.

Öğrenmeme okyanusu.

Sadede geleyim.

Gözleri güzellik görmeye talim ve terbiye edilmiş birinin Türkiye’nin şehirlerini ve kasabalarını gezerken karşılaştığı çirkinlikler ve zevksizliklerden duyduğu ıstırabı ikiye katlayan bir olgu var: Kamu alanındaki ağaçlar.

Yol kenarlarına, meydanlara, parklara falan dikilen ağaçlardan bahsediyorum.

Daha spesifik olmam gerekirse, ağaçların budanma stilinden. Buduyorum diye ağaçların sakatlanmasından, bozulmasından, çirkinleştirilmesinden ve en önemlisi, ömürlerinin kısaltılmasından.

Doğada ağaç kendi kendini budar. Altta kalan, güneş almayan dallarını kurutur. Rüzgar, kuruyan bu dalları yere düşürür. Ağaç, zarar görmeden büyümeye devam eder.

Şehirlerde ağaçlar insan eli isteyebilir.

Budama, ağaçların gövdesine ve dallarına uygulanan kesme, bükme, tomurcuk, sürgün ve yaprak alma işlemidir.

Budama bir sanattır. Zor bir sanat değildir. Biraz bilgi ister, o kadar.

Budamaya gelmeden önce, belediyelerin hangi ağaçların parklara veya caddelere dikileceği konusunda bilgili olması gerekir.

Soğuk Erzurum başka, sıcak İzmir başka ağaç ister.

Kar ve don olayının olağan olduğu bölgelerde, o iklimde yaşayabilecek ağaçlar dikmek gerekir.

Sıcak yerlerde sokaklara ficus, gölge yapan ağaçlar yakışır.

İlkbaharda çiçek açan ağaçlar dikilmelidir çünkü çiçek görmek insanın içini açar.

Bazı ağaçlar budanmaz. Okaliptüs bu sınıfa girer. Vatanı Avustralya olan okaliptüs, dünyanın çiçek veren en uzun ağacıdır. Uzunluğu 60 metreyi aşabilir.

Bazı ağaçlar, kaldırımlara veya gidiş geliş yolu arasına dikilmez çünkü köke yakın yerden başlayarak yayıldıkları için yolu veya kaldırımı kapatırlar. Çam, mesela.

Dikildikten sonra fidan, onu dik tutan sağlam ve kalın çubuklara bağlanmalıdır. Bunun doğru dürüst yapıldığını hiç görmedim. Sonuç ağacın eğri büyümesidir. İstanbul’da, Dolmabahçe Sarayı’nın yanındaki caddedeki çınarlar bunun klasik örneğidir.

Belediyeye veya sorumlu her kim veya kurum ise ona budama notu vermek amacıyla TC’nin büyük küçük bütün şehirlerini dolaşırsanız sıfır veya sıfıra yakın notlar vermemeniz imkânsızdır.

Altı yüz yıl Avrupa’nın birçok büyük kentine hükmeden Osmanlı, nasıl ve neden budamayı öğrenmeden Türkiye’ye döndü, bir muamma.

*

Bilgi sevgiden doğar.

İyi yapılan her işin kökeninde sevgi vardır.

Türkiye endemik, sadece bir yere özgü bitkiler bakımından dünyanın en zengin birkaç ülkesinden biridir. Bitki OPEC’i olsaydı, TC baş köşeye oturtulurdu.

Ama bu zenginlik ülkenin en az bilinen ve kesinlikle en az umursanan servetidir.

Kamu alanlarına dikilen ağaçların Türkiye’nin her yerinde acınacak halde olması, bu az bilinme ve hiç umursanmamanın bir yansımasıdır.

Bir diğer yansımasını da insanlarda görebilirsiniz – Türk insanının ilişkilerine hakim olan güvensizlikte ve kabalıkta.

Ağaçları ve çiçekleri sevmeyenler ve doğaya saygı duymayanlar insanları da sevemez ve sayamaz.

14 Şubat 2017 Salı

Merhaba bay karayılan

Asfalt bitince sağa dönüp yağmurun yarıklar açtığı dik toprak yola giriyorum.

Yolun nereye gittiğini gösteren tabela avcıların hedef tahtası olduğu için üzerinde ne yazdığı okunmuyor ama benim için fark etmez çünkü nereye gittiğini biliyorum.  Buraları benim mekânım.

Pencereyi indiriyorum. 

Yağmurun ıslaklığı, çam iğnesi, mantar ve çürüme kokusu.

Bu serin koku cildimi okşuyor, saçlarıma siniyor, burnumdan içeri giriyor, kanıma karışıyor, vücudumu dolaşıyor, içimi dışımı temizliyor.

Yol daha dikleşiyor. Toprak kayboluyor, tıraşlanmış kırmızı kaya oluyor. Bir süre sarsılarak böyle gidiyorum. Sonra tekerlekler yine toprağa değiyor. Yolun düzleştiği yerde arabayı kenara çekip duruyorum.   

Buraya odun toplamaya geldim. Ama önce biraz yürüyeceğim.
Ondan önce de durup bir süre çamları, burasının esas yerlilerini, seyredeceğim.

Yürürken yere bakarsan içine dönersin. Yeri bile göremez olursun. Düşüncelerine kapılıp gidersin. Onlar da, ırmağın denize dökülmesi gibi kaçınılmaz bir biçimde seni karanlığa, olumsuzluklara taşır.

İleri bakarsan ağaçları ve ağaçların arkasında kainatın kıyısı olan gökyüzünü görürsün, dışarıya dönersin, düşüncelerin değişir.

Bunu yıllarca önce İstanbul’da, Fethi Paşa Korusu’ndaki yürüyüşlerimde keşfetmiştim.

Evde kışı çıkaracak kadar satın alınmış odun var ama ormanın odunu başka. Çıkardığı koku farklı ve daha güzel, perdelere, koltukların kumaşına siner, oyalanır, yazın göbeğinde şöminenin bulunduğu oturma odasında burnuma gelir.

Çam ağaçlarından düşen dalları topluyorum.

Çam büyüyüp boy kazandıkça, enerjisini güneşe daha yakın olan dallara vermek için aşağıda kalan, daha az güneş gören dallarını kurutur. Rüzgâr kuru dalları sallar, gövdeden koparıp yere düşürür.

Yağmur damlaları kabuklarını soyar, çakıl taşı gibi pürüzsüz hale getirir.

Güneş onları kurutur, kül rengini alırlar, kırılmaları kolay olur.  Bazıları çürüdüğü için kaldırırken elimde dağılır.

En iyi, çam kabuğu yanar, yavaş, kömür gibi kor halinde, uzun uzun ısı vererek.

Suzuki’nin bagajını ve arka koltuğunu odunla dolduruyorum.

Sonra yere uzanıp başımı bir kayaya dayıyorum ve çevrenin bir parçası oluyorum. Ağaçların, çalıların, taşların anlayıp benim anlamadığım değişik bir gerçeğin varlığını hissediyorum. Nedir, yaklaşabildiğim ama hiçbir zaman bilemeyeceğim bu gerçek?

Ölüm vücuttan arınmış bir seyir zamanı olabilir mi?

Rüzgâr esiyor, ellerimi üşütüyor.

Doğudan batıya, hızla uçları güneşli bulutlar geçiyor. Bu handa mola vermek istemiyorlar, başka bir yerde yağmur olacaklar ya da ellerimi üşüten rüzgâr onları dağıtacak.

On binlerce yıl önce, adaya insanlar gelmeden önce burası zengin bir ormandı. O yaşı bilinmeyen zamanlarda adanın tamamı ağaçlarla kaplıydı. Şimdi kıyıda köşede, kayalıklarda birkaç bodur nergis var, biraz siklamen, biraz anemon ve yabani orkide. Gelincikler neredeyse tamamen ortadan kayboldu. Kuşlar da.

Her yeni nesil daha az yeşil, daha az kuş buluyor ve dünyanın normal hali bu sanıyor.

*
Tekrar asfalta çıktığımda yolun kenarında siyah bir baston görüyorum. Baston bir karayılan oluyor ve  S’ler çizerek yolun karşısına geçmeye başlıyor. Arabayı durduruyorum.

Ve,

“Merhaba bay karayılan. Ocak ayındayız ve hava hâlâ soğuk. Sizin kış uykusunda olmanız gerekmiyor mu?” diyorum.

Cevap vermeden ormanda kayboluyor.

İnsanın ölüm demek olduğunu biliyor. Dünyada var olan bütün canlılar gibi.

11 Şubat 2017 Cumartesi

Ağaçların gizli kardeşliği

Beşparmak Dağı  

Davet adlı şiirinde, Nâzım Hikmet,  “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ Ve bir orman gibi kardeşçesine,” derken ormandaki ağaçların gerçekten kardeşçesine yaşadığını bilmiş olamazdı. 

Beşparmak’ın ıssız bir yerinde, yaşlı, sessiz çamlar arasında yürüyorum. Komşularının, hatta ormanın varlığından habersiz gibi duruyorlar. 

Ama, Peter Wohlleben’in kitabını okuduğum için, bunun böyle olmadığını biliyorum. Ağaçlar birbirleriyle ilişki içinde olan “sosyal yaratıklardır” . Yer altında, kökleri vasıtasıyla birbirleriyle temas halindedirler ve gıda alışverişi yaparlar.

Ağaçlar bu alışverişi ya köklerini insanların elektrik sistemleri gibi enterkonnekte hale getirerek yapıyorlar. Ya da gıda alışverişi için yer altında yaşayan mantar ağlarını kullanıyorlar.

Mantar, ağaçlara bu iyiliği bedava yapmaz. Bir ağaçtan diğerine besin taşırken kendini de doyurur.

İsviçre’de neredeyse 490 bin metrekareye yayılmış, bin yaşında bir mantar var. Amerika’nın Oregon eyaletindeki mantarın büyüklüğü, 800 bin metrekare, ağırlığı 660 ton ve yaşı tahminen 2,200’dür. Bu mantar dünyadaki en büyük canlı organizmadır.

Wohlleben gezdiği bir ormanda dört veya beş yüz yıl önce kesilmiş dev kayının çotuğunun ( toprağın üstündeki bölümünün) diğer ağaçlardan aldığı besinle canlı kaldığını yazar.

Aynı cinsin ağaçları – arasında gezdiğim çamlar, mesela – kök sistemleri aracılığıyla birbirine bağlıdır.
 
Bu bağlantı tesadüfi değildir – demek istiyorum ki, bir ağacın kökü rastgele bir başka ağacın köküyle karşılaştığı için onunla bağlantı kurmaz.

Ağaç kendi cinsinden olan ağacı köklerinden tanır ve onunla irtibat kurar.

Orman bir bütündür, karınca kolonisi gibi, birbiriyle bağlantılı bir süper organizmadır.

Besin, güçlü ağaçlardan güçsüz ağaçlara doğru akar.

Ağaçlar güneşten aldıkları enerjiyi besine dönüştürerek yaşarlar.

Bir ağaç gölgede kaldığı için yeteri kadar beslenemiyorsa veya başka bir nedenle cılız kalmışsa, çevresindeki diğer ağaçlardan destek alır.

Her ağacın bir hayır kurumu olmasının nedeni vardır.

Ağaç bir orman değildir. Tek başına uzun bir yaşam sürmesi için gerekli ortamı yaratamaz, rüzgarın ve diğer iklim koşullarının insafına kalır.

İdeal ortam, aynı türün ağaçları birbirlerine bakarak bir koru veya orman meydana getirdiğinde oluşur. En elverişli ekosistem o zaman meydana gelir. Bu sistem iklimin sert etkilerini yumuşatır, suyun depolanmasına, rutubetin üretilmesine yardımcı olur. Aksi takdirde güneş toprağı kurutacak, rüzgar ormana nüfuz ederek ağaçları sökecek, bütün ağaçlar zarar görecektir.

Ağaçlar arasında yardımlaşma, birçok hayvanda, örneğin fillerde olduğu gibi, herkesin yararına olduğu için vardır.

Her ağaç, ağaç toplumu için elzemdir. Hasta veya bakımsız olanlar diğerleri tarafından bu nedenle desteklenir. Bir gün sıra bir diğerine gelirse o da destek alacaktır. Bu kardeşlik o kadar sıkıdır ki bazen bir ağaç öldüğünde kökleriyle ilişki içinde olduğu ağaç da ölür.

Ticari olarak kesilmek üzere veya orman yangınından sonra dikilen ağaçların kökleri hasarlı olduğu için bu kök kardeşliğini kuramazlar. Bu nedenle yanan ormanı, kendi haline bırakmak gerekir. Yirmi otuz sene içinde eski haline doğal yollardan dönecek, daha sağlıklı ve uzun ömürlü olacaktır.

Ağaçlar, insanlar gibidir: Ebeveyn ağaçlar çocukları ile birlikte yaşarlar, onlarla haberleşirler, büyürken onları desteklerler, hasta ve zayıf ağaçlara yardım ederler ve hatta bir tehlike belirdiğinde diğerlerini uyarırlar.

Bütün bunlar size bilim kurgu gibi geliyorsa, şaşırmam.

Hayatını ormanlarda geçirmiş olan Wohlleben’in kitabında bunlardan daha şaşırtıcı ama hepsi bilimsel araştırmalara dayanan birçok bilgi var.

Wohlleben’in kitabını okursanız bir daha ağaçlara ve ormanlara eski gözlerle bakamayacaksınız.

Ve dünyadaki en temel gerçeği öğreneceksiniz: Yeryüzünde, canlı cansız her şey birbirine bağlıdır, aynı bütünün bir parçasıdır.

Peter Wohlleben. The Hidden Life of Trees. Almanca orijinalinden (Das geheime Leben der Bäume) çeviri. Türkçesi yok.

9 Şubat 2017 Perşembe

Dünyanın en iyi omleti

Ozanköy

Dünyanın en iyi omletini keşfetmiş olabilir miyim?

Kişinin kendi lehine verdiği şahadetin bir değeri yoksa da, evet diye cevaplayacağım bu soruyu.

Kendimi dünyanın en iyi omletinin kaşifi ilan ediyorum.

Az sonra tarifini vereceğim.

Eğer benimkinden iyisini bulan varsa ona şapkamı çıkarmaya ve tahtımdan lehine feragat etmeye hazırım.

Adaya yerleştikten sonra öğrendiğim en önemli ikinci şey; eğer acele tarafından yemek yapmasını öğrenmezsem açlıktan ölmemin uzak olmadığı oldu. Lokantada tek başıma yemek yemek veya take-away getirtmek bana göre değildi.

Arkadaşlarıma ve arkadaşlarımın eşlerine sorarak yemek yapmanın sırlarına erişmeye giriştim.

Bazen yüz yüze mülakatlarla, bazen maille veya telefonla yemek tarifi aldım.

Her seferinde, sorduğum her yemeğin “çok kolay” olduğu söylendi bana. Ama o güne kadar mutfakta pek mesai harcamamış birisi olarak hiçbir yemek kolay gelmedi bana.

Yemek tarifi almakla yemek yapmanın aynı şeyler olmadığını öğrendim.

Bir kişilik yemek için on kişilik alışveriş yapılmaması gerektiğini öğrendim.

En iyi yemeğin en kaliteli malzeme ile yapıldığını öğrendim.

Doğru dürüst pilav yapabilmem için bir yıl geçmesi gerekti.

Bir defasında yaptığım sütlaca oğlum Selim şu tepkiyi verdi: “Baba sen sütlaç yapmamışsın. Sütlü pilav yapmışsın.”

Kızım Sara ise, yanımda olduğu zamanlarda balık çorbası yapmayacağıma dair yazılı teminat vermezsem bir daha Ozanköy’e gelmeyeceğini söyledi.

Tanrı’ya şükürler olsun ki o günler geride kaldı. Repertuarım kısıtlı olmakla beraber nefis yemekler yapıyorum artık. Pilavlarım pilav tarihine geçecek lezzette. Börek bile yapabiliyorum. Ablam son ziyaretime geldiğinde öğrendim.

Ammmaaa...

En popüler yemeğim omlet. Onun da fikir babası ziyaretime gelen bir arkadaşım. Ama o omletini manavdan alınan yeşilliklerle yapıyordu. Benimkinde ise yumurta hariç, bütün girdiler bahçemden.

İşte listesi:

1. Ekşiyonca (oxalis) çiçeği,

2. Biberiye çiçeği,

3. Taze nane yaprağı,

4. Dağ kekiği filizi,

5. Maydanoz,

6. Kişniş,

7. Kereviz yaprağı,

8. Taze soğan,

9. Domates,

10. Tam yağlı beyazpeynir.

Mevsim değişince girdiler de değişiyor. Sanırım birkaç hafta sonra çitlemit ağacı filizi de omletin içine girecek. Birkaç ay sonra ise gül.

Son zamanlarda tanıdığım kadınların hemen hemen hepsi yemek yapmasını bilmiyor. Büyük, düş kırıcı bir eksiklik.

Herkes yemek yapmasını bilmeli. Bir masanın çevresinde yenilen yemekten daha keyifli az şey var. Kutulardan yenen take-away yemekler, nereden gelirse gelsin aynı zevki vermez diyeceğim ama benim için cehennemin ilk basamağıdır desem daha doğru olur.

Yemek yapmayı öğrendiğim için mutluyum. Sadece bana değil başkalarına da zevk veren bir uğraş olması mesainin keyfini artırıyor.

Az daha unutuyordum.

Adaya yerleşip tek başıma yaşamaya başladıktan sonra öğrendiğim en önemli birinci şey, ev kadınlığının ne kadar zor bir iş olduğu oldu. Ve kadınlara, özellikle annelere saygım arttı.

4 Şubat 2017 Cumartesi

Patika

Ozanköy

İnsanların yaptığı ilk yollar patikalardır.

Evden tarlaya, tarladan ormana, ormandan başka bir köye ve geriye.

Patikalar bir yerden bir yere gitmenin en kısa değil, en kolay yoludur.

Düzlükten dağa tırmanan patika düz değildir, sürekli bir sağa bir sola giderek yolu uzatır, ama çıkışı kolaylaştırır.

Bazı patikalar, bir ayağı diğerinin önüne koyacak genişliktedir. Bazıları katır veya eşek gibi yük hayvanlarının geçeceği genişlikte. Bazıları daha da büyür, at arabaları, kağnılar, ordular, kervanlar, kalabalıklar için, toprak yol olur.

Zaman geçer, toprak yol asfalt olur, asfalt otoyol olur, otoyol genişler şerit şerit olur, insanı arabasıyla yutar.

Ama oralardan uzak duralım.

Ayakkabılarımızı tozlatan patikalardan, toprak yollardan uzaklaşmayalım.

İnsanın ayağı olduğundan beri patika vardır.

Başlangıç tarihi belli değil.

Patikadan yola ilk geçenler, dünyanın ilk büyük imparatorluğunu kuran Romalılardır.

Tarlaya, pazara, iş yerine, okula, bir sonraki köye, camiye veya kiliseye, dağlarda gizli manastırlara giden patikalar var. Keçi, yak çobanlarının açtığı patikalar var.

İngiltere’de mezarlığı olmayan köylerden, mezarlığı olan köylere tabutların taşındığı “ceset patikaları” varmış.

El Camino Santiago, kuzey doğu İspanya’da kilometrelerce uzunluktaki bir Hristiyan hac patikasıdır. 2014’te üzerinden iki yüz bin civarında yolcu geçmiş.

Britanya Adaları bir patikalar cennetidir.

Adanın bir ucundan diğer ucuna sadece patika, at biniş yolları ve tali yollardan yürünebileceği söylenir. Tarihten gelen, right of way (yol hakkı) diye bilinen bir hak, yürüyüşçülerin hem kamu hem özel mülkten geçişini yasal güvence altına alır.

*

Yeni bir patika açmak için bir yerden bir yere giderken aynı hattı izlemek yeter. Toprak zorluk çıkarmaz. Üzerine basılan yerdeki bitkiler zamanla yok olur. Toprak sertleşir. Tohumun sert toprağa nüfuz edip filizlenmesi kolay olmadığı için orada ot çayır çıkmamaya başlar veya çıkarsa cılız olur. Basıla basıla taşlar yere gömülür.

Bu konuda biraz deneyimliyim: Evimin içinde bulunduğu arazide yürürken açtığım bir patika var.

Patikalarda sayısız ayağın hikâyesi var. Hiçbir zaman yazılmayacak hikâyelerdir bunlar.

Dünya da böyle değil mi?

İnsan kendine hayatta bir patika açar, uzun kısa, geniş dar, dağda veya düzlükte, kolay veya zor, orada ilerler, bazen geriler. Bazen patikası başkalarınınki ile kesişir. Bazen patikasını bir başkasıyla veya başkalarıyla paylaşır.

Sonra göçer, gider.

İzi kaybolur.

Patikayı başka ayaklara bırakır.

2 Şubat 2017 Perşembe

Nasıl iyi olunur, olmalı mı, neden?

Artık hiçbir kitabı, hataları gözüme çarpmadan okuyamıyorum. Öyle çok yazım hatası var ki dikkatimi dağıtıyor. Sanırım bir şikayet maili de bunlara göndereceğim.

Bir arkadaşım yazdığı mailde böyle diyordu.

Bulduğu hatalar, okumakta olduğu bir hukuk kitabındaydı. Hem tekil hem çoğul olan ‘evrak’a ‘evraklar’ denmesi özellikle tepesini attırıyordu.

“Nedeni mükemmellik geleneği olmaması,” diye cevap yazdım ona.

“Bir işi, o iş ne kadar gösterişsiz ve iddiasız olursa olsun, kusursuz yapmak ve bundan gurur duymak. Mükemmellik geleneği budur.

Bu hem kendine, hem işine, hem de başkalarına duyduğun saygı ile ilgilidir.

O yazım hataları en büyük yayınevlerinin bastığı en büyük yazarların kitaplarında da var.

İnsan bir işi iyi yapmayacaksa hiç yapmasın daha iyi.”
 
*
Mükemmellik bir uygarlık işidir.

Uygarlık da bir olgunlaşma işi.

İnsanlar olgunlaşırsa, mükemmel olur.

Uluslar olgunlaşırsa, uygar olur.

Ama galiba hem insanlar hem de uluslar için varılması olanaksız bir durumdur bu.

*
Küçük Prens adlı klasiğin yazarı Antoine de Saint Exupèry (1900-1944) “Sanırım, mükemmellik ekleyecek değil de çıkaracak bir şey kalmadığında meydana gelir,” der.

ABD’nin ilk maliye bakanı olan Alexander Hamilton’a göre (1757-1804) mükemmellik, mükemmel olan insanların işidir. “Hiçbir zaman, mükemmel olmayan birinden mükemmel bir iş beklemem,” der o da.

Mükemmelliğin ilk tarifini yapan Eski Yunan feylesoflarından Aristo’dur (MÖ 385-323).

Aristo’ya göre; “ O ki tamdır, kendinde var olması gereken bütün parçalara sahiptir, mükemmeldir. Bu tamlık o kadar eksiksizdir ki daha tam olamaz.

Bu düzeye ulaşılabilineceğini sanmıyorum.

İsa’nın doğumundan 500 yıl önce yaşamış ve İsa gibi içinde yaşadığı toplum tarafından ölüme mahkûm edilmiş olan Sokrat şöyle der bu konuda: “Bilgi (yani mükemmellik) ya hiç elde edilemez ya da ölümden sonra elde edilir. Çünkü sadece ve sadece ölümden sonradır ki ruh gövdeden kurtularak yalnız başına kalır, kendi olur.

*
İnsan doğduğunda mükemmeldir.

Yaşamı ise bu durumdan uzaklaşmakla geçer.

Hayatta insanı düzelten değil bozan bir şeyler var.

Vücut sürekli bakım ister, isteklerle, arzularla, ihtiraslarla doludur, talepleri insanı şaşırtır, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, önemliyi önemsizden ayırmasını zorlaştırır.

Bedeninin isteklerinin güdümündeki insan para, ün ve güç peşine takılır, iyi ve bilge olmayı arka plana iter veya tamamen unutur.

Buna karşı koyanlar da var ama başarı mümkün mü, emin değilim.

İsa’ya göre bir insanın mükemmel olup olmadığını belirleyen sahip olduğu veya yaptığı şeyler değil, ne olduğudur.

Ama bu ne nedir?

Eski Yunan felsefesi insanın mükemmelden çok iyi olması üzerinde duruyordu. Nasıl iyi olunur? Olmalı mı? Neden? Bu soruların cevabını araştıran birçok feylesof var.

Kendimi oldukça yakın hissettiğim Stoacılara göre mükemmellik, kişinin doğa, akıl ve hatta kendisiyle uyum içinde olmasıdır. Ve herkes böyle bir uyum durumuna varabilir.

Amerikan feylesof Eric Hoffer (1898 –1983) bu düşünceye katılmıyor. “Doğa mükemmelliğe ulaşır ama insan asla,” ona göre. “Mükemmel bir karınca, mükemmel bir arı vardır ama insan daima natamamdır Ne hayvan ne insan olarak tamamdır. İnsanı diğer canlılardan ayıran, tedavisi olmayan bu natamamlıktır.

Öyle midir acaba?

Arıların, karıncaların veya diğer canlı varlıkların mükemmel olup olmadıklarını bilmek mümkün değil. Onlar da canlı kalmak ve bir sonraki kuşağı yaratmak için sürekli bir çaba içindedirler ve belki bu çabanın bir diğer adı mükemmelliğe ulaşma mücadelesidir.

*
Mükemmellik; güzellik, cesaret, adalet, iyilik, gerçek ve bunlara benzer birçok sıfat gibi tanımlanamaz.

Ama karşılaşıldığında tanınır.