7 Ekim 2017 Cumartesi

Notlar 4: Kitapların kitabı

Sonsuz olmak fâni olmaktan daha sıkıcı olabilir.

*
Kitaptan başımı kaldırınca, gözlerimi bıraktığım yere geri çevirmek kolay olmuyor. Karşımda kitapların kitabı var: Dünya.

Dünyanın gözlerime düşen parçası; ağaçlar, yapraklar, kelebekler, serçeler, deniz.

Kır çiçeği gibi havaya serpiştirilmiş ağustos böceği sesleri.

Bir horoz ötüşü. Gakgaklayan bir karga. 

Gu-gu-gu yapan güvercinler.

İki serçe, yasemine konup açılmamış çiçeklerini yemeye koyuluyor.

Yere değen eteklerini toplayan bir kadın gibi, topraktaki sıcağı toplayan esinti...

Artık o kadar sıcak değil.

Burnuma zakkum kokusu geliyor, sütündeki ağu ile çiçeğindeki kokunun karışımı bir esans.

Hoş kokan makine var mı?

*
Kişi, gençliğinde kurtulmak istediği şeylerin, ileriki yaşlarda onu kurtarmasını bekler.
*
Hayat, bir boyutunda, çocukluğumuzda yaşadıklarımızı arama veya onlardan kaçma sürecidir.
*
One can be deeply wounded and not wish to die.
İnsan derin bir yara almış olsa da ölmek istemeyebilir.

No woman is ever everything to a man.

Bir kadın hiçbir zaman bir erkek için her şey değildir.

Sybille Bedford / A Favourite of the Gods

*
İnsan insanın kurdudur. Kurt kurdun kurdu değildir.
*
Yaşamak için koşullara uyum sağlamalısın, çünkü koşullar asla sana uyum sağlamayacak.
*
Güvenilmez birisiyle olacağına, tek başına kılıç salla daha iyi.
*
İdeolojiler ve dinler, her şeyin sürekli değişim hâlinde olduğu doğayla uyum hâlinde değildir.
*
“İnsanlar neden isimlerini ağaç kabuklarına kazıma ihtiyacı duyarlar?

Ben buradaydım demek için mi?”
*
Su duru, insanlar kıpır kıpır.
*
Sen bir taşsın, ben altında yaşayan bir böcek.
*
Bazen serçeleri seyrederken acaba hayatları saf mutluluk mudur, diye merak ederim. 
Aslında bunu sadece serçeler için değil, gördüğüm bütün kuşlar için düşünürüm.
*
“Hafızanın ürettiği her şey kurgudur.”
*

Ben ağaçlara, çiçeklere, çimenlere, kuşlara, böceklere bakarken onlar da bana bakıyor mu? Ben onları güzel buluyorum. Onlar beni nasıl buluyorlar? Benimle ilgili bir sıfatları var mı? Ben, onların bahçemde olmalarından memnunum. Onlar, benim bahçemde olmamadan memnun mudurlar?

*
“Bir meşe ağacının çevresinde, diğer ağaçların çevresinde olduğundan fazla kuş olur.”
*
Kapalı bir kadın çantasının içi gibi karanlık ve esrarengiz ...
*
İnsan bazen sevdikleri dahil herkesten kaçmak ister.
*
Buldozer dit dit diye sesler çıkararak geri geri gidiyor.

Neden kuş sesi kulağa hoş geliyor da bu canavarın sesi çirkin?

Biri çağırdığı, diğeri ittiği için.
*
Kişinin karakteri neyse kaderi odur sözü, milletler için de geçerlidir.

Yazının başlığına atıfla: Bu notların ilki 12 Eylül’de yayımlandı.

5 Ekim 2017 Perşembe

Notlar 3: Bir kadına âşık olmanın verdiği özgürlük

Ağaçlar çocuklar gibidir. Ufakken bakım isterler.
*
Fotoğraf çekiyordum, bıraktım. Şimdi gözlerimle fotoğraf çekiyorum.
*
Yaşlılık budur işte, dedi. Senin kontrol ettiğin şeyler seni kontrol eder.
*
Ana kız o kadar birbirlerine benziyorlar ki aynı kitabın iki nüshası gibiydiler. Ama birisi okunmuş, diğerinin kapağı daha açılmamış.
*
Yorgun bulutların altında kullanılmış bir dünya.
*
Anlamadığınız bir dilde yapılan bir konuşmayı dinlerken insan sesinin bir müzik aleti olduğunu anlıyorsunuz.

Hoparlörden İskandinav Havayolları’nın kaşkollu kabin memurlarından birinin güvenlik önlemlerini anlatan sesi geliyor.

Cümlelerinin bittiği yerde, kısa bir sessizlik var ve nefesin içeri çekilen sesi.

Dışarı bakıyorum.

Bulutlar ağaçların üzerine battaniye gibi serilmiş.

Patikaların üzerindeki beyazlık kar mı çiçek mi, belli değil.

Saat sabah dokuz ama hava kapalı olduğu için akşamüstüne benziyor.

Bir saat 40 dakika sonra Norveç’in en kuzeydeki kentinde olacağız.

“Çay mı kahve mi?”

Her bir elinde bir termos olan bir hostes.

Saçlarını ensesini ortaya çıkaracak şekilde toplamış.
Gençliğinde çok güzel olmalıydı.
Şimdi aynaya bakınca yaşayıp bitirmeye başladığı güzelliği hakkında ne hissediyor?
Bir kaybın hüznü mü?
Yoksa çok güzel olduğu yılların birikimi onu taşımaya devam ediyor mu?

Güzel olmak kaybedecek bir fazla şeye sahip olmak mı?

Bulutların üstünde hava her zaman olduğu gibi açık. Yuvarlak pencereden içeri giren güneş yüzümün sağ tarafını ısıtıyor.

Senden uzakta, seni başka şekilde düşünüyorum ve sevgim değişik bir şekil alıyor, büyüyor.

*
... Vatanından uzak yaşayan insanın hayatında bitmeyen bir akşamüstü var.
*
“Bir şeyin değeri o şeyin bedeli ile ölçülmez. O şeyi elde etmek için ödediğiniz bedelle ölçülür.”
*
Şimdi, ölürken, geri dönüp bu yaşama işini daha iyi yapmalıyım, diye düşünüyorum.
*
Ağzımdan akan kelimelerle aklımdan geçenlerin alakası yok.
*
En büyük cesaret testi şudur: Kendi canını alabilir misin?

Var olan veya bilinen veya bildiği sanılan, alışılmış bir şeyi bırakıp, bilinmeyenin kapısından girebilir misin?

Var olan bir şeyi, olmayan bir şeyle değiştirebilir misin?
*
“Bir kadına âşık olmak ona kalbimdeki her şeyi söyleme özgürlüğüne sahip olmak oldu benim için.”

C.M. Coetzee /Summertime
*
Toprak verir, ama geri almak şartıyla.
*
Hayatın nasıl geçti diye sorarlarsa “İnsanların dünyayı harap etmelerini izlemekle,” diyeceğim.
*
Derenin sesini duyan ama hiçbir zaman içinde olamayacağını bilen havuz alabalığı gibi... İçindeki özlemle ölecek.
 
* Başlığa atıfla: Notların birincisi 12 Eylül’de yayımlanmıştır.

3 Ekim 2017 Salı

Şüpheler, sivriler, Le Carré ve başka şeyler

Şüpheler, endişeler, korkular, arzular, eksiklikler, tatminsizlikler. Rahatsızlık veren hatıralar. Yapılması ertelenen sıkıcı, ama kaçınılmaz işler. Senden istenenler ve senin başkalarından istediklerin. Gelen ve giden paralar ve ikisi arasındaki daralan mesafe. Yılların geçmesine rağmen çekiciliğini kaybetmeyen kadın memeleri...

Bu sesler beni çağırıyor.

İnsan olmak natamam bir hâl.

John le Carré’nin yeni çıkan kitabını okurken aklıma geldi bunlar.

Sabahleyin uyanınca aldım kitabı elime...
Geceleyin yatağa götürmüştüm...
Günü başka bir şey yapmadan okumakla geçireceğim.

Tıraş olmayacağım, tişörtümü ve pijamamı çıkarmayacağım, telefonlara cevap vermeyeceğim, yazı yazmayacağım, yemek pişirmeyeceğim, dışarı çıkmayacağım.

Kitap, Le Carré’nin en sevdiğim ve belki de en iyi kitabı olan Soğuktan Gelen Casus’un devamı.

Bir elimde kitap, diğer elimde çay fincanı, bahçeye çıkıyorum ve salıncak koltuğa uzanıp okumaya devam ediyorum.

Ama içimdeki diğer kişiler beni rahat bırakmıyor, çevremde dolaşan aç sivrisinekler gibi ısrarkeş, bir yerde olup başka şeyler yapmam için beni dürtüyor.

“Bankaya git!”

“Bugün yüzmeyecek misin?”

“Posta kutuna gelen kitap ve DVD paketleri daha kaç gün bekleyecek?”

“Öğleyin ne yiyeceksin? Gene mi kızarmış yumurta?”

Suçluluk duymadan herhangi bir şeyden zevk alma yeteneğine hiç sahip olamadım. Düşünsem bu sakatlığın nereden kaynaklandığını bulabilirim — ama düşünmek istemiyorum.

Kendi kendimi analiz etmekten bıktım.

Tam ve mükemmel olan hayat değil ölümdür.

Böyle şeyleri düşünmekten de – sığ felsefe yapma huyumdan yani — bıktım.

Çevrede sonbaharın sessizliği var. Bir trenin istasyondan ayrılışıyla diğer trenin gelişi arasındaki sükûnet gibi.

Tatil ayları sona erdi. Göçmen kuşlar gitti.
Güneş kararsız. Hem serin hem sıcak.
Bir esinti geliyor, serin. Esinti geçiyor, sıcak.

Sessiz ağaçlar daha da sessiz.

Bademin yaprakları sararmaya başladı. İncir ağacı son incirlerini veriyor.

Toprak da ölü gibi, ama bu görüntü yanıltıcı; sayısız tohum filizlenmek için ilk yağmurları bekliyor. Suyu tadar tatmaz filizlenecekler ve teneffüs zili çaldığında dışarı fırlayan ilkokul çocukları gibi topraktan zıplayacaklar.

Kitaba geri dönüyorum.

Sivriler de kanımı emmeye geri dönüyorlar.

Bu vızıltılı kanatlılar, insana dünyada hiçbir zaman ve hiçbir yerde huzur olmayacağını hatırlatmak için yaratılmış olabilirler mi? Kan emmeden çoğalamamak gibi şeytani bir doğaya sahip olmalarının başka bir açıklaması olabilir mi?Sivrinin insana bir yararı yok, görebildiğim kadarıyla. Başka yaratıklara da yok. Kendine yararı ne olabilir? Erkekleri beş ile yedi gün, dişileri — kan emen onlardır — iki hafta ile bir ay arasında yaşarmış. Bu kadar kısa bir hayattan ne anlıyor olabilirler?

“Ben sizin kanınızı emmeyeyim siz de benimkini,” diye mırıldanıyorum, elimde unutmaya başladığım kitabın arasına bir dalcık sokup yere bırakırken, ama dinlemiyorlar. (Haksızlık etmeyeyim — belki kulakları yoktur.)

Savaşı kabul ediyorum. Kolumdan kan emmeye çalışan birini “sivri iken yassı” yapıyorum. Birini havada yakalayıp kapalı avucumda eziyorum.

Ama benden bir, onlardan çok var.

Yenik başım önüme eğik, kitap elimde eve dönüyorum.

Kitap beni içine alıyor, her şeyi unutuyorum.

30 Eylül 2017 Cumartesi

Ninemin sandıktaki yüzü

Her insan birçok insan olarak doğar, tek insan olarak ölür.

Alman feylesof Martin Heidegger’e (1889 - 1976), atfedilen bu söz acaba doğru mu veya ne kadar doğru?

Rahmetli ninem, onu kızdırdığımda, sağ elinin işaret parmağını sallayarak “Sandıktaki yüzümü çıkarırım haa,” derdi.

Aşağıda, sokak kapısının bulunduğu koridorda, büyük, siyah bir sandık vardı. Acaba ninemin diğer yüzü bu sandıkta mı saklıydı?

Üç-dört yaşındaydım. Bir gün aşağı süzülüp araştırmaya karar verdim. Ninem ortalıkta yokken, çaktırmadan merdivenlerden indim ve sandığın kapağını kaldırmaya çalıştım. Kalkmıyordu. El yapımı sandığın kapağı benim sıska kollarımın kaldırma gücünü aşıyordu.

Bir muammayı çözememiş; ama felsefeye ilk adımımı atmış olarak yukarı çıktım.

O zamanlar varlığından haberdar olmadığım Heidegger’in, belki de o zamanlar kendinin bile bilmediği bir şeyi öğrendim: İnsanın birden çok yüzü olabiliyordu. Bunlara sahip olmak için ninelik mertebesine ulaşmak gerekiyordu belki, ama bu işin özünü değiştirmiyordu.


Martin Heidegger
Her insan birçok insan olarak doğar, tek insan olarak ölür.

Bence bu tespit doğru değil.

Bence, her insan birçok insan olarak doğar, birçok insan olarak yaşar ve birçok insan olarak ölür.

Bu insanların bazıları açıkta, bazıları gizlidir. Gizli olanlar bazen açığa çıkar. Açıkta olanlar gizlenir.

Hepsini herkes göremez. İnsanın en yakınındakiler bile. Hatta insanın kendisi bile sahip olduğu değişik insanların – bunlara “yüzler” de diyebiliriz – hepsinin varlığından haberdar değildir.

İnsan, çok sevdiği bir kadın için ayrı bir insan olabilir, mesela. O insan, sadece o kadına hastır. Onu başkaları göremez veya uzaktan görür veya varlığını hisseder. Ama sıkı fıkı olamaz. O insan, sadece o kişinin sevdiği kadın içindir.

Bazı insanlar için “O çok cimri” veya “Çok kalpsiz,” dendiğini duyabilirsiniz. Ama o “cimri” adamın okuttuğu gençler, onu cimri olarak bilmez. En “Çok kalpsiz” kişilerin bile yumuşak yönleri vardır. Köpeği ölünce günlerce ağlayan bir mafya patronu biliyorum.

Kimseyi gerçekten bilmek mümkün değildir.

İnsan kendini bile tam bilemez.

Mistiklerin veya din kitaplarının “Kendini bil” çağrısının kaynağı, belki insanın tekil değil çoğul olduğu bilgisidir. Sen kendini bilirsen, mükemmel olmadığını, iyi kötü, gizli aleni, adil zalim veya bunların karışımı bir sürü çeşitlemelerin olduğunu anlarsan, başkalarını anlaman kolaylaşır.

Başkalarını daha iyi anlayan, hayatı da daha iyi anlar. Daha iyi bir insan olur.

Neden kişi birden çoktur?

Sanırım, hayatın önüne fırlattığı zorlukları tek kişinin göğüslemesi imkânsız olduğu için. Kişi hayatta kalabilmek için aynı anda zalim ve sevecen, dürüst ve namussuz olmak zorundadır. Aynı anda ağlamalı ve gülmeli, öldürmeli ve okşamalı, kaçmalı ve kalıp savaşmalıdır.

Hayatta kalıp çoğalmak için geldik dünyaya, başka bir neden yok. Diğer bütün nedenler uydurmadır, kibir ve ukalalıktır.

Bu sebepledir ki; her insan birçok insan olarak doğar, birçok insan olarak yaşar ve birçok insan olarak ölür.

16 Eylül 2017 Cumartesi

Notlar ve bir şiir: Yaz olup geçti sanki

Bu yazı, salı günü yayımlanan yazımın devamıdır.
*
Nasıl bir insan olduğumuzdan sorumlu muyuz?
*
İnsanlar evrensel olduğuna inandığı değerlere ne kadar sıkı sıkıya bağlanırlarsa o kadar zalim ve acımasız olurlar. 
Leopardi
*
Rehberimiz olan değerler doğru mu?
*
-Senin telefonun neden hiç çalmıyor?

-Çünkü yanımda taşımıyorum.

-Neden?

-Hayatım, başkalarının istedikleri zaman içine girmelerine açık değil.

*
“Kar sinekliyordu.”
*
Yaşamını hep bir şey başarmayla ölçmeye odaklanmıştı.
*
Kişi yaşlandıkça her şey gibi uykusu da yaşlanıyor. Daha çok uyuyor veya daha çok uyuma gereksinimi duyuyor ama daha az dinleniyor.
*
Serçe daldan dala uçtukça kanatlarının değdiği kuru yapraklar yere dökülüyor.

*
İş hayatındaki başarısı, serveti, güzel evi, karısı ve çocukları ona yetmiyordu. Yaşanabilecek bütün zevkleri, biraz sapık ve yasak olsa bile, yaşamak istiyordu. Sanki gündüz başka, gece başka bir adamdı. Bir gece Picadilly’de onu şık bir tayyörün içinde, topuklu ayakkabılarla görsem şaşırmazdım. Eşi kolay gülen, hayatı oyun gibi bir kadındı. Onun bu zevklerine ortak olduğuna emindim.

*
Bir kış günü gelecek, yatakta onu biyot gibi ısıtacaktı.
*
Bu kadar gizemli ve güzel bir mekânda ölüm bir son olamazdı.
*
Kainat yoktan var oldu. Vardan da yok olabilir. Biz de.
*
Güneş günleri yaratır, ama güneşin günleri yoktur.
*
Eşitsizlik insanın icat ettiği bir şey değildir. Doğada hiçbir şey eşit değildir. Aynı cinsten olanlar– veya özellikle aynı cinsten olanlar – bile. Eşit olmama konusunda her şey eşittir.
*
Düşünceler : Yaratıcının tarlası.
*
Hayvanlarda utanma duygusu yoktur.
*
Sarışın kadın başını öne eğince saç diplerinden doğal renginin kestane olduğu ortaya çıkıyor.
*
Bizim aklımız karışık, suallerle doluyuz. Hayvanlar? Onlar sanki kainattaki yerlerinin ne olduğunu biliyorlar.
*
Kelimelerin dünyası gerçek dünyadan ayrı, başka bir dünyadır.
*
Hayvanlar dünyayı sessizlikle tanımlar, insanlar kelimelerle.

Hayvanların kelimeleri yok. Belki bizim kelimelerle aradığımızı onlar biliyorlar. O bilgi ile doğuyorlar.
*
Bir kadınla bir erkeğin birbirlerine verebileceği şeyler kısıtlıdır.
*
Düşünürsek ... Derin ve uzun düşünürsek ... Sonunda hepimizin varacağı sonuç aynıdır.
*
Başlangıçtan beri cinsellikleri uyuşmadı. Neden bundan bahsetmeye çekiniyor? Erkek cinsel olarak hâkim olmadığı bir kadına sahip olamaz. O kadın parmaklarının arasından kayıp gider.
*
Ağaçlar her şeyi sessiz yapar.
*
Bilgi anlamaya yaramaz. Bilinmeyen başka şeyleri aramaya yarar.
*
Doğadan bir şey almadan zenginleşilmiyor. Alınan ölçüsüz. Misafirler gelmeden pişirilen yemeği yemek gibi.
*
Sessiz bir aşk bu. Kelimeleri var ama sesi yok.
*
“Vatansız bir kişi bahçesiz bir bülbüldür.”

Tajik
*
Birkaç gün önce bana e-mail gönderen tıp doktoru Bülent Celasun’un sitesine girdim ve bir şiirle karşılaştım. Celasun nasıl bir doktor bilmiyorum ama çok iyi bir şair veya şair filizi olduğuna şüphem yok.

Paylaşıyorum:

Bir Şey

Bir şey kırıldı

Kim bilir koptu belki

Zincir desem değil

Ne de sahibi belli.

Öyle ortalıkta bir şey

Eskimeden bitmiş işi

Parlayıp dururdu geceleri

Yaz olup geçti sanki.

Dün tam oradaydı, gördüm

Hep durduğu yerde, ışıl ışıl

Ne olur dokunsam dedim

Yok şimdi.

12 Eylül 2017 Salı

Notlar: Ceylan iken aslan aramak

Benim için yazı yazmak cebimde not defteri ve kalemle dolaşmak demektir.

Çoğu zaman pijamamın cebinde bile defter ve kalem vardır.

Nerede ne duyacağımı, ne göreceğimi, ne düşüneceğimi bilmediğim ve hafızama güvenmediğim için gereklidir bu yük.

Konuşmak insanın en iyi bildiği şeylerden biridir.

Bazen, bir şeyi anlatırken birinden en maharetli yazarların bile aklına gelmeyecek güzellikte cümleler duyarsınız. Onlar bunun farkında değildir, ama ben farkındayım.

Bazen aklınızdan, bir deve kervanı gibi emin adımlarla ilerleyen düşünceler, anılar geçer.

Bazen bir şeyin tarifini bulursunuz; çünkü yazar olmak her zaman “Bunu yazacak olsaydım nasıl yazardım,” tarzında düşünmektir.

Kimi zaman aldığım bu notları yazılarımda kullanırım. Kimi zaman öylece orada dururlar.

Not defterlerim biriktikçe birikti. İçlerinde sadece bu tür notlar yok. Alışveriş listeleri, söyleşi notları, başlanıp bitirilmemiş köşe yazıları ve başka şeyler de var.

Geçenlerde içlerinden yazı notlarını ayıklayıp bu defterleri atmaya giriştim.

Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek için bazılarını aşağıya aldım.
*
Gerçek kolay değildir. Kolay olan hayaldir.
*
Beton ağaçların tanıdığı bir madde değil.
*
Dal bir yerde uzamasını durdurmak zorundadır, aksi takdirde kırılır.
*
Her şeyin orijinal halinden ne kadar uzak olduğunun farkında mısınız?
*
Bütün canlıların yok olmamaları için doğuştan bazı donanımlara sahip olmaları gerekir. Akıl bunların en önemlisidir.
*
Bulutlar olmasaydı dağlar bu kadar güzel olmazdı.
*
Âşık olmak istiyor musunuz? O zaman doğaya âşık olun.
*
Çiğken koparılmış bir meyve gibi yarım kalmış.
*
İki işçi arasında duvar yaparken geçen konuşma:

- Hayatımda bir defa kız arkadaşım oldu. O da üç saat sürdü.

- Neden lan?

- Karımmış gibi her şeyi istiyor.

- İsteyiciymiş demek.
*
Onu daha az sevmek için kusurlarını hatırlamaya çalışıyorum, ama aklıma bir şey gelmiyor.
*
Tespih gibi arka arkaya dizilmiş sıkıcı günler.
*
Güneşte yapraklar, denizin içindeki balıklar gibi ışıldıyordu.
*
“Teknelerin beyaz olması çok isabetli, suya çok yakışıyor.”
*
“En büyük oğlum çok güzel fotoğraf çeker,” dedi kadın.

Az sonra.

“Çok şükür midem çok sağlam. İstediğimi yiyebiliyorum. Dışarıya gittiğimde yeni tatlar tadabiliyorum.”

Sonra:

“Ceylanken aslan arardım. İnsan yaşlanınca beklentilerini indiriyor.”
*
“Rüzgâr suya hüzünlü şarkılar söylemesini öğretti.”
*
Güneş bulutla gölgeyi bir araya getiriyor. Başımı kaldırınca uzaklarda, ağaçların gerisinde üst üste yığılmış bulutlar görüyorum, güneş vuran yerler beyaz, altları kül rengi.

Ayak seslerini duyuyorum ve kendimi seni görmenin zevkine hazırlıyorum.

Gelip sandalyenin ucuna ilişiyorsun ve başını çevirip bana bakıyorsun. Belki mutfakta bir işi bitirip geldin. Belki yazı yazmaya oturdun ama dışarıda olmak daha çekici geldi. Hayal olmaman ne güzel. Elimi uzatıp sana dokunabilirim. Uzanıp seni boynundan koklayabilirim, sıcaklığının kokusunu içime çekebilirim. Elimi elbisenden içeri sokabilirim, başımı kucağına koyabilirim. Bahçemin verdiği gibi bir özgürlük verdin bana. Varlığının sunduğu her şeyin tadını çıkartma özgürlüğü bu.
*
İnsanı bekleyen budur. Hayat akan bir sudur.
*
Seksin çağrısı geliyor, yaprakların arasında vızıldayan arılar gibi ısrarlı, kesintisiz, güçlü, istediğini almaya kararlı.
*
Bir kuşun camla çarpıştığında çıkardığı ses gibi.
*
“Yerde yatıyorsan düşemezsin.”
*
Ağaçlar yaşlarını gövdelerinin içinde saklar.
*
Ağaç tohumlarını ekiyorsun. Her biri diğerinin tıpatıp benzeri gibi. Ama topraktan değişik zamanlarda çıkıyorlar ve her birinin aldığı şekil, ulaştığı yükseklik değişik.

Beklentiler gibi - beklenildiği gibi çıkmamış.
*
Gün ışığına doyamıyorum. Karanlığa kadar bahçede oturuyorum.
*
İnsan olma durumundan bıktım. Artık başka bir şey olmak istiyorum.
*
Kırk dokuz yaşında, ne genç ne yaşlıydı.
*
Yıllar kara parayı yıkar, beyazlaştırır.
*
“Paradan başka bir şey düşünmeyen kişinin dürüst olması mümkün değildir.”
*
Rüzgârın her buyruğunu yerine getiren başaklar, sabırlı ağaçlar, kısa ömürlü çiçekler, tutunmaya çalışan otlar.
*
Çam altı yumuşağı yerler.
*
Güneşle sırılsıklam.
*
Çiçekteki polenin arıları kendine çektiği gibi, insanlarda karşı cinsi çeken, görünmeyen, gizli bir şey var.

9 Eylül 2017 Cumartesi

Ben nasıl ben oldum diye sormak

Romancı Catherine Lacey’e “Yazar olmak nedir?” diye sorulduğunda “Hayatını araştırıyor olmaktır,” demiş.

Biraz Sokrates’in (M.Ö. 470/469 – 399) “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez,” sözünü andırıyor ama aynı şeyi mi kastediyorlar, emin değilim.

Belki aynı şeyi kast ediyorlar, belki etmiyorlar.

İkisini de sorgulamak mümkün değil.

Biri Amerika’da yaşıyor. Diğeri öleli, daha doğrusu, Atinalılar tarafından ölüm cezasına çarptırılıp baldıran zehri içerek kendi hayatını almaya mahkûm edileli, neredeyse 2.500 yıl oldu.

Sanırım, hayatını araştırıyor olmak “Ben nasıl ben oldum,” sorusunun cevabını bulmaya çalışmaktır.

Bütün romanlar otobiyografik olduğu için bir romancının neden hayatını araştırdığını anlamak kolaydır.

Roman bir havuz ise yazar, içindeki kuyuya her gün kovasını atıp bu havuza su çeken kişidir.

İnsanın hayatındaki her şey o kuyudadır:

Yazarın doğup insan haline gelmesinin öyküsü. Bütün gündüzleri ve geceleri. Korkuları ve endişeleri. Uykuları ve uyanışları, önüne çıkanlar ve çıkmayanlar, sevgililer ve nefretliler, ait olduğu din, idaresinde bulunduğu hükümetler, içinde yaşadığı ülke.

Bilinenler ve bilinmeyenler. Arananlar ve bulunanlar veya bulunmayanlar. Hastalıklar ve iyilikler. Ümitler ve ümitsizlikler. Unutulanlar ve hatırlananlar. Her şey ama her şey oradadır.

Romanın karakterleri, yazarın hayatta karşılaştığı kişiler veya o kişilerin biraz değiştirilmiş şekilleridir. Roman ise düşüncelerin ve karşılaşmaların çakmak taşından çıkan bir kıvılcımın yangına dönüşmesidir.

Sonra, yazar ölür ve kuyu kurur, mutfak penceremin önündeki kuyu gibi.

Sokrates’e gelince... O, her şeyi sorgulayan biri idi. Ama sorgulanmamış hayatı neden yaşamaya değmez bulmuştu? Bunu açıklamadı.

Şu nedenle olabilir mi?

İnsanın önce kendini öğrenmesi, bilmesi gerekir.

Kendini bilmeyen başkalarını da bilemez.

Eski Mısır’da Luksor’daki tapınağın iç bölümünde “İnsanoğlu, kendini bil ki tanrıları da bilebilesin,” yazarmış.

Kendini de tanrıları da bilmeyen neyi bilebilir?

Bilmeye başlamak kendini bilmekle başlar, bunun yolu da hayatımızı incelemektir.

Bunu artık biliyoruz.

Ama incelenmiş hayat yaşamaya değer mi?

Bunu bilmiyoruz.

Ne Sokrates bu konuda bir şey söylüyor ne de Lacey.

5 Eylül 2017 Salı

Vücudumun anıları

New York Review of Books’un “şiddet ve gaddarlığın lirik yazarı” olarak tarif ettiği Roxane Gay biseksüeldir.

Boyu 1.80’den uzundur. Süper obezdir.

Gay, on iki yaşında bir grup oğlanın tecavüzüne uğradı. Kilo problemi bu olaydan sonra başladı. Yeni kitabının* konusu bu iki “ayıp” tır.

Irzına geçilmesine öncülük eden sevdiği, onun da onu sevdiğini sandığı oğlandı.

O olaydan sonra: “Her geçen günle kendimden daha çok nefret ettim,” diye yazıyor Gay. “Kendimden daha çok iğrendim. Ondan (oğlandan) uzaklaşamıyordum. O oğlanların yaptığından uzaklaşamıyordum. Kokularını duyuyordum, ağızlarını ve dillerini, ellerini ve kaba vücutlarını ve acımasız tenlerini hissediyordum. Bana söyledikleri korkunç şeyler kulaklarımdan eksilmiyordu. Sesleri, durmaksızın, hep benimle beraberdi,.”

Kendinden nefret etmek, onun için nefes almak gibi doğal olmuştu.

Şimdi 43 yaşında olan Gay, utandığı ve kendini suçladığı için tecavüze uğradığını yıllarca kimseye anlatmadı. “Zalim iştahları olan bir adam için et ve kemikten başka bir şey olmamanın” ne anlama geldiğini çözmeye çalıştı.

“O çocuklar bana bir hiçmişim gibi davrandı ve sonuçta hiç oldum,” diye yazıyor.

Olaydan önce, çocuk kitapları okuyan, kiliseye giden, cici elbiseler giyip fotoğraf çekilirken gülümseyen güzel bir kızdı. Gülümsemeyi bıraktı. Vücudunu, üstüne büyük gelen erkek elbiseleri içinde saklamaya başladı. Kilo almaya başladı. Kendini aşılmaz bir “kale haline” getirmek istiyordu.

“Şişman değildim. Kendimi şişman yaptım. Vücudum lenduha gibi, içine girilemez bir kitle olsun istedim. Ben diğer kızlar gibi değilim, diyordum kendime. İstediğimi yiyebilirdim, onların istediğini de. O kadar özgürdüm ki... Kendi eserim olan bir hapishanenin içinde hürdüm.”

Elli kilo aldı. Sonra bir elli kilo. Sonra bir elli daha. Şimdi 225 kilo civarında ve uçaklarda, restoranlarda, otobüslerde, her yerde iriliğinin problemlerini yaşıyor.

“Ne cesurum ne de kahramanım. Güçlü de değilim. Özel de değilim. Ben sayısız başka kadının başından geçen bir şeyi yaşamış bir kadınım,” diye yazıyor.

*

Bir erkeğin kadın olmayı anlaması mümkün mü?

Karnında çocuk taşımayı, tecavüze uğramayı, ensest kurbanı olmayı, dayak yemeyi, ikinci gelmeyi?

Zalim iştahları olan adamlar için et ve kemikten başka bir şey olmamayı?
 
Özellikle Türkiye gibi dinin ve geleneklerin kadınları arka sıralara ittiği bir ülkede?

Ne yazık ki Roxane Gay gibi çıkıp anılarını yazanlar yok.

Baba dayağı ile büyüyenler, antidepresanların bulanıklığında yaşamaya mahkûm edilenler, çocukluklarında tenha köşelerde akrabaları tarafından sıkıştırılanlar, ırzına geçilenler, sebepsiz işini kaybedenler, cezaevlerinde yatanlar susuyorlar.

Bu sessizlikten dolayı kimseyi suçlayamayız; çünkü birisi çıkıp “Vücudumun Anıları” gibi bir kitap yazsa başına kim bilir başka ne “anılar“ gelir.

Türkiye, kim bilir kaç yıl daha kendisi bir suçlama olan bir sessizlik içinde yaşamaya devam edecek.

---

*Hunger: A Memoir of (My) Body /Açlık: Vücudumun Anıları

Alıntılar New York Review of Books’un Ağustos 17-Eylül 27, 2017 sayısındaki, Cathleen Schine’ın yazısındandır.

1 Ağustos 2017 Salı

Unutmayın efendim, siz tanrı değilsiniz!

Kibir, tedavisi mümkün bir hastalık mı?

Yoksa iyileşmeyen şeker hastalığı gibi yavaş yavaş gözleri kör edip öldürür mü?

İncil’in Atasözleri bölümünde “Kibir yıkımdan önce gelir ve kendini beğenmişlik düşüşten önce,” yazar.

Ama bu hâllerin felaket habercisi olduğu, İsa’dan çok önce biliniyordu.

Ekşi Sözlük’ün yazdığına göre, Eski Roma’da savaştan dönen muzaffer bir komutanı şehir halkı alay-ı vâlâ ile karşılarken, hemen yanında bulunan sırf bu iş için görevli kişi, komutana mütemadiyen şöyle dermiş: "Unutmayın efendim, siz tanrı değilsiniz!"

Bu hatırlatmanın bir işe yaradığı söylenemez. Kendini tanrı ilan eden birçok imparator olduğu gibi öldükten sonra tanrılaştırılanlar da var.

O zamanlar sayısız tanrı olduğu için bir kişinin daha tanrıların safına katılmasının pek önemi yoktu,

imparatorun veya varislerinin kibir hastalığına tutulmasını göstermesi dışında.

Osmanlı sultanlarına da, ayaklarını yere erdirmek için paşalarının onlara “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var,” dediği rivayet edilir.

Geleneğin, Fatih Sultan Mehmet zamanında başladığını söyleyenler de var, Yavuz Sultan Selim zamanında başladığını da.

Kibir, kişinin kendini aşırı beğenmesi, başkalarından üstün tutmasıdır.

Kibirli insan, budalaca, herkesi kendinden aşağı görür, herkesin kendine saygı göstermesini, isteklerine boyun eğmesini bekler.

Bir gazetecinin içine düşebileceği tuzaklardan biri, kendini, izlediği veya konuştuğu “önemli” kişiler kadar önemli sanmaya başlamasıdır.

Gençliğimde, kendi mütevazi çapımda bu salaklığa yenik düştüğümü itiraf ediyorum.

Senin kibirli olacak neyin vardı ki, diye sorabilirsiniz.

O soruyu ben de kendime sordum ve kibirli olmamı gerektirecek hiçbir özelliğe sahip olmadığımı anlayınca “kibir” modundan “ben bir hiçim” moduna geçtim.

Ben de rahat ettim, çevremde bana tahammül etmek zorunda olanlar da.

Sadece kişiler değil, devletler de kibirli olabilir.

Çağımızda bunun önde gelen örneği, Amerika Birleşik Devletleri’dir.

Orada American Exceptionalism diye bir kavram var.

Exceptionalism “normların dışında, farklı, istisnai, ayrı olma hâli,” dir.

American Exceptionalism ise “Amerika’nın ayrıcalıklı veya müstesna olduğu” konseptidir.

Amerika’nın kendini diğer uluslardan üstün sayması bunun sonucudur.

Arkasında üç inanç var:

İlki, Amerikan tarihinin özünde diğer bütün devletlerinkinden farklı olmasıdır. Bir tek Amerikan İhtilali var. Amerika ilk “yeni” devlettir.

Bunlar, Amerikalılara has özgürlük, eşitlik, bireycilik, cumhuriyetçilik, demokratlık, laissez faire ideolojisini meydana getirir.

İkincisi, ABD’nin başka hiçbir ülkenin sahip olmadığı bir misyona sahip olmasıdır. Bu, demokratikleştirme amacıyla dünyayı değiştirme misyonudur (Amerika’nın Irak’a “demokrasi götürme” macerasını hatırlayın).

Üçüncüsü, tarihinin ve misyonunun Amerika’yı diğer devletlerden üstün yaptığı inancıdır.

Buna benzer bir inanç AKP’nin iktidara gelmesi ile Türkiye’ye de hâkim olmaya başladı.

ABD kendi tarihine tutunurken AKP’nin ideologları (Ahmet Davutoğlu bunların başında gelir) Osmanlılığa ve İslam’a yapıştı.

Türk “istisnacılığı”nın hikâyesi, sahip olduğu tarih ve dini inancın Türkiye’ye önce Müslüman dünyasında, sonra dünya arenasında liderlik rolü bahşettiğidir.

(İlginçtir ki bugün AKP’nin en büyük düşman addettiği Fethullah Gülen’in amaçlarından biri de tıpatıp böyle bir liderliktir.)

Türk ve Amerikan “istisnacılığı” arasındaki en büyük fark ise, her ne kadar her zaman işe yaramasa da, Amerika’nın devasa bir güce sahip olması, Türkiye’nin gücünün ise liderlik iddiası karşısında mütevazi kalmasıdır.

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Miami’de ev almak isteyen kadına kısa bir mektup

İnsan, sadece bir ülkeyi sevebilir.

Doğduğu, dilini öğrenerek, yemeklerini tadarak, doğasını koklayarak, tarihini kendi hikâyesinin geçmişi yaparak büyüdüğü yerdir bu ülke.

Bu ülke yaşanmaz hale gelebilir. İnsan oradan kaçıp başka bir ülkeye yerleşebilir, ama orasını kendi ülkesi kadar sevemez.

Aslında terk ettiği ülke değil bir olay, bir rejim, hatta bir kişidir. Belki, tek, o olay ve rejimi yaratan kişi.

İğretidir kaçtığı yerde. Oraya kendi ülkesine olduğu kadar ait olamaz. Oradan aldığı zevk ile ülkesine duyduğu özlem sürekli çekişme halindedir, bitmeyen bir halat çekme oyunu gibi.

Hiçbir ülkenin sıcağı kendi ülkesininkine benzemez, meyvelerinde aynı tadı bulamaz, ormanları başka kokar, kuşları başka öter, denizlerinde başka balıklar yüzer. Bulutları bile sanki farklıdır.

Yabancı ülkelerde aynı milletin insanlarının komün halinde veya birbirine yakın yaşaması bundandır.

Türk, Türk’e yakın yaşarsa birazcık da Türkiye’de yaşar.

Bu yetişkinler için böyledir. Çocuklar, ağaç değil tohum oldukları için, herhangi bir ülkeyi kendi ülkeleri yapabilir.

Bilmiyorum, biliyor muydun? Çocuk beyni herhangi bir dili aynı kolaylıkla öğrenebilecek yapıdadır. Letonya’da doğan bir çocuğu Maorilere ver, hemen Maori dili öğrenir.

Çocuk, uzayda başka bir gezegende, başka yaratıklara evlatlık verilse onların dilini de öğrenir sanırım.
 

*
Yanılıyor olabilirim.

“İnsan sadece bir ülkeyi sevebilir,” sözü, 2003’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee’ye aittir.

Coetzee 2002’de Avustralya’da Adelaide kentine taşındı ve 2006’da Avustralya vatandaşı oldu.

Belki ona fikrini değiştirip değiştirmediğini sormak lazım: İnsan, gerçekten sadece bir ülkeyi mi sevebilir? Yoksa sevdiği ülkenin kana, adaletsizliğe ve yeise bulanması halinde, bir aşkı bitince başkasına tutulur gibi, ülkesine olan sevgisini başka bir ülkeye aktarabilir mi?

Sanmıyorum. Ama hiçbir şeyden emin olmadığım gibi bundan da emin değilim.

*
Bunları yazma amacım seni teşvik etmek veya vazgeçirmek değil. Öylece yazdım aklıma gelenleri.

25 Temmuz 2017 Salı

Hey çocuklar, ben döndüm!


Bir arkadaşım vardı, eşi ile beraber, evlerini o kadar seviyorlardı ki tatile çıkarken bir ayakları ileri, diğeri geri giderdi.

Daha havaalanına varmadan “Evimiz gibisi yok,” derlerdi.

Cuma akşamı, Antalya’dan, iki saat gecikmeli Pegasus uçağıyla adaya dönerken hatırladım. Galiba ben de onlar gibi olmuştum.

Dinlenmek için değil, adanın insafsız temmuz sıcağından kurtulmak, üşümek için tatile çıkmıştım.

Bir dergide Antalya’nın kuzeyindeki Toroslar'da İbradı ilçesinde, Ormana isimli, eski taş evlerin bulunduğu bir köy ve bu köyde Ormana Active adlı küçük bir otel olduğunu okumuştum.

Hamam suyuna dönen denizde terleyerek yüzerken ağaçların arasında üşüyerek birkaç gün geçirme düşüncesi, gittikçe çekici gelmeye başladı.

Arkadaşım her şeyi organize etti ve havaalanından kiralık bir arabayla oraya gittik. Yolculuk bizim pek Formula One olmayan hızımızla üç saat kadar sürdü. Antalya-Manavgat arasında trafik kâbus gibiydi. Manavgat’tan kuzeye, Konya yönüne dönünce hafifledi. Sedir ve servi ağaçlarının arasındaki dağ yoluna sapınca neredeyse yok oldu. Araç seslerinin yerini, tenha yerlerde yazın melodisi olan ağustosböceklerinin yoğun cırcırları aldı.

Bir şey dışında her şey umduğum gibi, hatta umduğumdan da güzeldi: Dağ, gündüzleri neredeyse Kıbrıs kadar sıcaktı.

Gene de geceleri klimasız uyumak, hatta sabaha karşı hafifçe üşümek, büyük bir rahatlıktı.

Ağaçlı bahçeleriyle Ormana gerçekten güzeldi.

Ermeniler yok olmuştu, ama taş ve sedir ağacı odunundan yapılmış evleri hâlâ duruyordu. Yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen kaldığımız iki katlı yapı sedir kokuyordu. Bana odununun kokusunu içinde saklayan asırlık sandıkları hatırlattı.

Ormana Active, biri lokanta olan birkaç binadan müteşekkil. Kaldığımız yerden lokantaya gitmek için sağında ve solunda birer kahvehane bulunan bir caddeden geçiliyor. Hangi kahvede oturulduğunu güneş tayin ediyor. Sabahları gölgede kalan doğudaki revaçta, öğleden sonraları batıdaki. Akşamleyin müşteriler paylaşılıyor.

Kahvehanelerde kadın olmadığını söylemek gerekmez belki, ama söyleyeyim çünkü Türkiye’nin asık suratlı olmasının en büyük nedeni kadınsız erkekler ve mekânlardır.

Ormana, Eski Yunan’dan kalma Erymna üzerine kurulu bir yerleşim yeri. Eski kentten neredeyse hiçbir şey kalmamış.

Günlerimizi araba ile ormanlık çevreyi dolaşarak geçirdik. Dağlar muhteşemdi. Her gün vadiye indik ve Üzümdere’de yıkanmaya çalıştık. Sakin akan su, donma derecesine yakın olduğu için bir defada içinde on beş-yirmi saniyeden uzun durmak mümkün değildi.

Otelin lokantasında tanıştığımız Ormanalı bir adam, her gün Üzümdere’de yüzdüğünü ve suda altı dakika kaldığını anlattı. Temizlenmek ve arınmak için camiye değil suya gidiyormuş. Dere bir dua imiş.

Su ile maceramızdan sonra dere kenarındaki ilkel bir lokantada, çınar ağaçlarının altında alabalık yedik.

Binanın çevresindeki çınarlar numaralıydı. Lokanta yapılırken duvara değen asırlık bir çınarı kesmişler, Orman İdaresi diğerlerinin kesilmesini önlemek için su kenarındaki yirmiye yakın çınarı numaralamıştı.

Güneşin sıcaklığı ormanın kokusunu azdırıyordu, ağaçlar arasında en güzel kokan çınardı.

Dua olan sadece su değildi. Dağda; görmeyen, duymayan, koku almayan, para karşılığında yapmayacağı hiçbir şey olmayan insan dışında, her şey dua idi.

Sanırım Ormana’ya tekrar gideceğim. Bu defa muhtemelen mayısta, ilkbahar çiçeklerini görmek için.

NOT: Ormana Active (http://www.ormanaactive.com/tr/anasayfa) Türkiye’deki en güzel küçük otellerden biridir. Çift için oda kahvaltı günlük 180 lira. Biz beş gece için, akşam yemekleri dahil, 1400 lira ödedik. Lokantanın kendi ekmek ve pidelerini pişirdiği taş fırını var. Her gün çevrede yetişen sebzelerle sulu yemek pişiriliyor. On iki tabak özenle seçilmiş peynir, zeytin, ev reçeli, bal ve köy yumurtası ile kahvaltı da özellikle övülmeye değer.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Aelian'ın Kargaları


Bahçede kuşlar, yılanlar, fareler ve susayan diğer yaratıklar için taştan oyma üç kap var.

Eve en uzak olanından başlayacak olursam …

Birincisi, su deposu çeşmesinin altında duruyor.

İkincisi, büyük bir çakıldan oyulmuş, eski bir havan. Bahçe kapısına yakın düz bir kaya çıkıntısının üstünde duruyor.

Üçüncüsü, biber ağacının dallarının üstüne düştüğü, ince bir sütun parçası üstünde duruyor. Zarif, küçükçe.

Hikâyem, bir gün, denizden yassı, beyaz çakıl taşları toplayıp gerdanlık gibi çevresine dizdiğim bu havanla başlıyor.

Birkaç gün sonra bazı taşların yerlerinde durmadıklarını gördüm. Dört beş taş yere düşmüştü, birkaç taş kabın içinde idi.

Kuşlar, konarken bazı taşları düşürmüş olabilirlerdi. Ama çakıl taşları havanın içine nasıl girmişti?

Bahçede benden başka kimse yok. Birinin, ben fark etmeden, kabın içine taş koyma amacıyla bahçeye gireceğini düşünemiyordum.

Taşları eski yerlerine yerleştirip kaba su doldurdum ve başımı kaşıyarak eve döndüm.

Su kabının içine taşları koysa koysa suyu yükseltmek için kargalar koymuş olabilir, diye düşündüm.

Bahçe kapısına yakın duran ve üç kap arasında en hacimli olan havanın suyu sürekli kirlenip yeşil-kara bir renk alıyor, pis pis kokmaya başlıyordu.

Bir süre dedektiflik yaptıktan sonra, bunun kargaların işi olduğunu keşfettim.

Kargalar sert şeyleri yenebilir hale getirmek için buraya atıp yumuşatıyorlardı. Bazen, suda, bir süre sonra kaybolan büyük ekmek parçaları görüyordum.

Bir gün, ağzında bir ekmek parçası ile kabın kenarında oturan bir karga görünce bu teorim doğrulandı.

Fakat birkaç kere pusuya yattıysam da kargaları, çakıl taşlarını kaba koyarken göremedim.

Ama kanıt başka bir yerden geldi.

Birkaç gün önce bir konuyu araştırırken Aelian adlı Romalı bir yazarın “Hayvanların Özellikleri” adlı kitabıyla karşılaştım.

Aelian hakkında, Milattan Sonra yaklaşık 175 yılında doğup 235 yılında ölmesi ve Romalı olmasına rağmen kitaplarını Yunanca yazması dışında, hemen hemen hiçbir şey bilinmiyor.

Aelian’ın kitabında, kargalar hakkında, çoğu başka yazarların kitaplarından derlenmiş, birkaç madde var.

Bunların birinde Aelian, karga yumurtasının saçları siyahlaştırdığını “öğrendiğini” yazıyordu.

“Ama,” diye devam ediyordu, “saçını bu şekilde boyayan kişinin ağzında biraz zeytinyağı olması ve çenesini sıkı sıkıya kapalı tutması çok önemlidir. Aksi takdirde dişler de saçlar gibi kararır ve onları bir daha beyazlaştırmak mümkün olmaz.”

Saçlarımı karga yumurtası veya başka bir şeyle boyamak gibi bir niyetim olmadığı için Aelian’ın Libya kargaları hakkında yazdıkları daha çok ilgimi çekti.

Libyalılar, su çekip testilerini doldurduktan sonra dama, temiz havaya koyarlarmış. Kargalar, girebildiği kadar gagalarını sokar, susuzluklarını bu testilerden giderirlermiş. Su seviyesi erişemeyecekleri kadar alçaldığında gagaları ve pençeleri ile çakıl taşı taşır, bu toprak kapların içine atarlarmış.

“Taşlar ağırlıklarından dolayı batarken su onların yarattığı basınç nedeniyle yükselir,” diye yazmış Aelian. “Bu olağanüstü maharetli tertibat sayesinde kargalar suya kavuşur. Demek ki, esrarengiz bir içgüdüyle, bir mekânın iki nesne içermeyeceğini biliyorlar.”

Ne diyorsunuz?

Bu arada, bahçemdeki kaplarla ilgili olarak gözünüzden bir ayrıntı kaçmasın. Kargalar sert yiyecekler için sadece bir kabı kullanıyorlar. Sütunun üzerindekini kirletip suyunu içilmez hale getirmiyorlar. Üçüncüyü ise, deponun altında pusuda yılan veya kedi olabileceği için hiç kullanmıyorlar.

Demek ki kargalar biraz fizik bilmek yanında kaynak yönetimini de biliyorlar: Bahçeye koyduğum suları akıllıca kullanarak sürdürülebilir bir kaynak haline getirdiler.

Kendisi için hayati olan kaynakları süratle tüketen ve kirleten insan için iyi bir ders.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Aylak adam

İnsan, yaz gelince kışın soğuğunu, kış gelince yazın sıcağını çarçabuk unutuverir ama her ikisi de geri döner, kendini hatırlatır.

Biri dağa, diğeri denize bakan iki pencere arasındaki esintiyi almak için yastıkları yatağın ayak ucuna taşıdım, ama esinti yok.

Dışarıdan içeriye ağustos böceklerinin sesinden başka bir şey girmiyor.

Perdeler, sokağa çıkmalarına izin verilmemiş çocuklar gibi omuzları düşük, somurtuyor.

Başımın altında üç yastık, kitap okuyorum. Terden ıslanınca yastığı ters çeviriyorum. Boynumda terden bir gerdanlık var, tişörtüm vücuduma yapışık.

Klimayı çalıştırabilirim ama klima veya serinlik verecek başka bir aygıtın bulunmadığı lise yıllarımdaki kitap okumalı sıcak yaz öğleden sonralarını yeniden yaşamak için açmıyorum.

Saat bir ile dört arasında Lefkoşa’da dükkânlar kapanır, herkes eve çekilir, yemekten sonra uykuya yatardı. Güneşin tecili olmayan bir sıcakla cezalandırdığı sokaklarda gölgeler duvar diplerine çekilir, asfalt yer yer erir, kediler, köpekler ortadan kaybolurdu.

Ben uyumazdım, çünkü her uyuduğumda derin ve açıklaması olmayan bir depresyonla uyanırdım. Ev halkı uyurken kitap okurdum.

O öğleden sonraları okumalarından en iyi hatırladığım Aylak Adam’dır. Numan amcamın kitapları arasında bulmuştum, bugün Türk klasikleri arasında olan, lakayt yayınevlerinin bir sürü yazım hatasını vurdumduymazlıkla düzeltmeden basmaya devam ettiği bu kitabı.

Daha yaprakları kesilmemişti.

Loş odada, yatakta sırt üstü yatışımı, akşamüstünün yaklaşmasını, kırlangıçların keskin cıvıltısını, tellal Avrayimi’nin o akşam yazlık Halk Sineması’nda oynanacak filmleri bağırarak geçmesini, çok iyi hatırlıyorum.

Ondan önce de, sonra da hiçbir kitap tarafından bu kadar etkilenmedim.

Yusuf Atılgan’ın (1921-1989) Aylak Adam’ı o gün - o beyaz çarşaflı sert yatağın üstünde - beni içine aldı ve bir daha dışarı bırakmadı.

Birkaç yılda bir yeniden okurum. En az yirmi kez okumuşumdur; toplumun, tekrarın ve zamanın alt edemeyeceği bir aşkı, onunla paylaşacak kadını arayan C’nin öyküsünü.

O günlerde evlerde veya başka bir yerde sıcağı kovan aygıtlar yoktu. Yelpazeler vardı, hurma dalından ve yaprağından yapılmış. Sandalyelerin üstünde dururlardı. İsteyen alıp sallardı. Ziyaret günlerinde misafirlere sunulurdu. Yelpazeler sallanır, kahveler içilir, kayısı, ceviz macunları yenirken kadınlar yüksek pencerelerden gelecek bir esinti kırıntısını beklerdi.

O günleri hatırlamak sanki sıcağı arkadaşlaştırıyor. Ama o günleri fazla hatırlamaya gelmez, çünkü hemen hemen herkes suretini siyah beyaz fotoğraflarda bırakarak göçtü. Hisar içindeki birçok ev yıkıldı, ayakta kalanların içinde başka aileler yaşıyor, sokaklarında başka çocuklar oynuyor, başka aksanlar hatta dillerde konuşarak.

Aylak Adam hiç değişmedi ama. İlkbahar, yaz, sonbahar, kış, yaşlanmadan ve ümitsizliğe kapılmadan bitmeyecek aşkı arıyor ve buluncaya kadar İstanbul’un sokaklarını arşınlayacak. Aile ve toplumun dışında, bir tek o yaşıyor, yabancılaşmış ve yalnız, bir tek o, bulunmaya değen tek şeyi arıyor.

Bir gün muhakkak “onu” bulacak, ama istediği iki kişilik dünyayı kurabilecekler mi?

Bitmeyen tek aşk, kavuşamayanların aşkı değil mi?

Yolculuk, erişmekten önemli olabilir mi?

Varmak, başlangıç değil sondur, değil mi?

Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

11 Temmuz 2017 Salı

Düşünülmüyorsunuz sanmayın

Sıcak.

Ağustos böcekleri ötüyor, buzdolabının motoru çalışıyor.

Terliyorum. Ama kendi evimde terliyorum.

Buzdolabından soğuk bir şişe su çıkarıp bardağa doldurabilirim ve soğuk camı ara sıra yanağıma değdirerek suyu içebilirim. Soğuk karpuz dilimleyebilirim.

Üst kata çıkıp klimanın serinliğinde uyuyabilirim. Kalkınca çay yapabilirim, ekmek kızartıp üzerine bal sürüp yiyebilirim. Svetlana Alexievich’in kitabını okumaya devam edebilirim ve güneş pembe toz serperek ufukta batarken arabama binip çakıllı koyda yüzmeye gidebilirim.

Veya bütün bunlardan başka şeyler yaparım.

Hürüm.

Ama aklıma hapisteki arkadaşlarım, tanıdıklarım veya sadece yazılarından, konuşmalarından ve fotoğraflarından bildiklerim geliyor ve bu özgürlüğün üzerine kara bulutlar toplanıyor.

Herkesten önce, üniversiteden beri arkadaşım olan Şahin Alpay. Aynı gazetede çalıştığımız Musa Kart, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel. Yan yana gazetecilik yaptığım Ahmet Altan ve Mehmet Altan. Köşe yazılarındaki düşüncelerinden ve kibrinden tiksindiğim ama hiçbir zaman kötülüğünü, susturulmasını istemediğim Mümtaz’er Türköne. Ali Bulaç.

Hiç karşılaşmadığım ama saygı duyduğum Selahattin Demirtaş. Figen Yüksekdağ.

Bu sıcak günde, şu anda ne yapıyorlar?

İnsan her yere alışır. Bunu, dağ başında aç, sefil ve pireli geçen mücahitlik yıllarımdan biliyorum. İki yıl Erenköy’de Trodos Dağları’nın eteklerinde, Rum askerleriyle sarılı hapiste gibiydik. Ama hürdük.

Hapishane, Türk yönetim sisteminde neredeyse her zaman parlamento kadar önemli bir kurum oldu. Belki, daha önemli.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’nin hapishaneleri hiç boş kalmadı.

Türkiye, hiçbir zaman hukuk devleti olmadı.

Yargı, hiçbir zaman bağımsız olmadı.

“Kanunsuz suç ve ceza olmaz; herkes suçluluğu yargı önünde kanıtlanıncaya kadar masumdur,” gibi uygarlığın ana hukuk kuralları, Türkiye’de hiçbir zaman uygulanmadı.

Ve her zaman gazeteciler ve politikacılar hücrelerin baş müşterisi oldular.

Hapishanelerde yüzden fazla gazeteci olduğu, Türkiye’nin bu konuda, Çin’i bile arkada bıraktığı söyleniyor.

Bütün cumhuriyet tarihi boyunca – altı sene sonra yüz yıl olacak – Türkiye’nin vebası olan rüşvet ve yolsuzluktan kaç kişi kovuşturuldu, kaç kişi hüküm giydi? Kaç rüşvetçi kaç yıl hapis yattı yargıç önüne çıkmayı beklerken?

Bir isim söyleyin bana. Bir tek isim!

Yasalar rüşvetçileri korumakta, söz hürriyetini korumaktan daha titizdir.

Hapiste geçirdiğiniz günleri hatırlayın Sayın Erdoğan.

Sizi hapse kapatanlar, ne kadar amaçlarına ulaştıysa siz de başkalarını hapsederek o kadar amacınıza ulaşacaksınız.

Darbe girişiminde bulunanlar, can alanlar cezalandırılsın ama diğer on binlerce insan?

Boş yere onlara, ailelerine, onları sevenlere eziyet ettirmekten vazgeçin.

Türkiye’nin huzura kavuşması, hapishanelerin dolmasına değil boşalmasına bağlıdır.

*
İşte böyle arkadaşlar.

Yüreğinize su serpmediğimi biliyorum. Türkiye’nin yüreklere serpilecek suyu kalmadı.

Ama düşünülmüyorsunuz sanmayın. Unutulmadınız, düşünülüyorsunuz, seviliyorsunuz ve sayılıyorsunuz.

Bir de benden duyun istedim.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Bir ben yetmez

Artık bunu iyice anladım.

Bana bir Metin Münir yetmiyor. En az beş Metin Münir’e ihtiyacım var.

Birisi, bu yazıyı yazacak.

Birisi, badem ağacının altında veya balkonda, hangisi daha serinse, Elif Batuman’ın The Posessed (Ecinniler) adlı kitabını okuyacak.

Birisi, çok az kişinin bildiği yerlerde bostan karpuzu aramaya, ardından Andız’da öğle yemeğine gidecek.

Birisi, denizde yüzecek.

Birisi, (karşı cinsten olmak şartıyla) başka biriyle yatakta kıkırdayacak.

Ve ben bütün bunların tadını aynı zamanda alacağım.

İstediğim her şeyi yapmaya yetmediğim için, bir süreden beri bunu düşünüyorum ve aklımda bu projeyi ayrıntılıyorum.

Yukarıdaki faaliyetleri değiştirme gücüm de olacak, diye tasarlıyorum.

Örneğin, diğer benlerden birini Batuman’ı okumaya değil, Lorenzo Vigas’ın From Afar filmini izlemeye yollayabilirim.

Birini sürekli angaryaya koşabilirim. Bankaya gider, arabayı yıkatır, bulaşık makinesini boşaltır, zamanında ilaç içmeyi hatırlar, kısaltmak için terziye pantolon götürür (eskiden boyum uzuyordu, şimdi kısalıyor, grrrrr!), bahçeyi sular, para biriktirir, postaneye gider.

Bir süre beşimiz badem ağacının altında şezlonglarda oturup kitap okur (aksi takdirde büyümekte olan bu kitap dağı hiçbir zaman alçalmayacak), ara sıra angarya işlerine bakan MM’nin getirdiği buzlu mülver* çiçeği suyunu içeriz.

Belki başka işler de yaparız. Benim tek başıma yapamayacağım. Mesela, beşimiz bir olup beni kazıklayan boyacıyı tenha bir yerde eşek sudan gelinceye kadar döver miyiz?

Yok. Yok. Bu iyi bir fikir değil.

Belki içlerinden birini kayırırım. O gün dağıtacağım görevlerden en zevklisini ona veririm. Hayalini kurup da gerçekleştiremediğim bütün yolculuklara onu çıkarırım. Birkaç hafta sonra Toroslar’a tatile gittiğimde, gerisi adada kalıp bahçeyi sular ve kediye bakar.

Uzayda yaşama uygun olan bir sürü gezegen bulunmuş. Belki bunlardan birinde, kendini çoğaltma yeteneğine sahip insan benzeri yaratıklar yaşıyordur.

İyi de burası, orası değil. Diğer dört MM’yi nerede bulacağız?

Bulmalı mıyız?

İyi bir soru.

Bi dakka!

Kim bakacak beş Metin Münir’e?

Beş şezlong, beş yatak, günde üç öğün, beş kişilik yemek.

Öldüğümde beş mezarım mı olacak?

Başka bir şey daha var: Ben bir Metin Münir’e zor katlanıyorum. Beşini nasıl çekeceğim?

Ya diğerleri?

Sevgili arkadaşım Andız, bir gün bahçe içindeki ofisinde otururken kapıdan içeri tanımadığı bir adam girmiş.

“Abi ben ressamım, senin portreni çizeyim,” demiş.

Andız ofise çalışmak için gitmezdi çünkü yapacak işi yoktu. Bir süre evden uzaklaşmak, gazete okumak, uğrayan arkadaşlarıyla sohbet etmek için giderdi.

O gün pek gelen giden yokmuş.

“Çiz bakalım,” demiş.

Adam işe koyulmuş ve kısa zamanda Andız’ın oldukça Andız’a benzeyen bir portresi ortaya çıkmış.

Arkadaşım portreyi koltuğunun altına koyup eve götürmüş ve oturma odasına asmış.

Meryem, Andız’ın eşi, eve gelince bir portreye, bir de koltuğunda oturmakta olan Andız’a bakmış.

“Yoo,” demiş gözlerini çatıp. “İkinizi birden çekemem!”

Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi?

Meryem iki Andız’a, birisi duvara asılı olmasına rağmen isyan ederse, benim ortalığa bir MM kenteti salıvermem biraz abartmak olmayacak mı?

*
Ben galiba bu işten vazgeçmeye başladım.

**

*Mürver de denir.

6 Temmuz 2017 Perşembe

Tatların mihenk taşı

Ozanköy

Güneş, akasyanın yapraklarına vuruyor, esinti akasyanın yapraklarını sallıyor.

Gittikçe daha erken uyanıyorum. Öğleye kadar uyuduğum günler gitti ve bir daha geri dönmeyecek.

Bu sabah, ağustos böceklerinden bile önce uyandım. Güneş daha doğmamış ama dünyayı aydınlatmıştı ve sadece o saatlere ait bir dinginlik ve sessizlik vardı.

Kısa bir an, benim gibi uykusunu almamışa benzeyen bir karganın isteksiz ötüşünü duydum, sonra sessizlik geri döndü.

Dünya, olacağı değil olması gerektiği gibi.

Birkaç saat içinde insanlar uyanacak ve dünyayı yaşanılmaz yapma işine devam edecekler.

İyi ki artık o mesainin bir parçası değilim.

Takvimlerle, saatlerle, bir yere yetişme zorunluğuyla, bir şeylere sahip olma, bir şey olma ihtirasıyla işim yok.

Hepsi ve her şey sizin olsun.

Bana vermediğiniz şeyleri – özgürlüğümü ve onun gibi şeyleri – benden almayın yeter.

Olabildiği kadar hayvanlar gibi yaşayayım. Onların dünyayı değiştirmek gibi bir dertleri yok. Ne de giderken yanlarında götüremeyecekleri şeyleri biriktiriyorlar.

“Neye sahipsen osun.”

İnsanı belirleyen bu mu?

Ellerim olacağına kanatlarım olsaydı daha mutlu bir yaratık olur muydum?

Uçmaktan güzel bir şey düşünemiyorum. En güzel rüyalarımda tüy gibi hafifler, havalanıp uçardım. Artık rüyalarımda uçmuyorum.

Kalksam.

Kalksam ve yukarı çıkıp gene uyumayı denesem.

Kalksam ve kahvaltı yapsam, sonra Rum tarafındaki posta kutumdan kitaplarımı ve DVD’lerimi alsam.

Kalkıp, kahvaltı hazırlıyorum. Bir fincan çay, bir dilim ekmek, reçel, peynir.

Ama herhangi bir çay değil, Çin’den, Paris ve İstanbul yoluyla Ozanköy’e gelen Lapsang Souchong.

Herhangi bir ekmek değil, anasonlu Litvanya ekmeği. Herhangi bir reçel değil, bahçenin kayısısından yapılmış reçel. Herhangi bir peynir değil, ücra ovalarda otlayan mutlu koyunların sütünden, onları otlatan çobanın karısı tarafından yapılmış hellim.

Ne zaman ve neden başladı bende bu her şeyin En güzeline ve En iyisine merak? Ve Gerçek Aşkı - ki güzelin ve iyinin uzantısı veya belki kendisidir.

Ama hiçbir şeyin En’i yok.

Örneğin, çobandan aldığım saf sütten, geleneksel yöntemlerle yapıldığını bildiğim hellim, adadaki En İyi hellim mi? En İyi hellim hangi ölçüyle bulunabilir? Böyle bir ölçü var mı?

Herhangi bir şeyin En’ini bulmak mümkün mü?

Tatlar, çocukluğumuzda nakşedilir beynimize ve hayat boyu bütün tatların mihenk taşı olur. Ömür boyu tatları onlara göre ölçeriz, o tatları ararız ve çoğu zaman bulamayız.

Trodos köylerinin mayhoş elması, komşunun bahçesindeki eşek eriği, annemin kayısı macunu, Arapköy’deki bostanın kavunları, Galadari’nin yoğurdu, Yağmuralan’ın köfterleri, dayımın şiş kebapları...

Onları bugün nerede bulabilirim?

Elif Batuman’ın daha sonra The Possessed (Ecinniler) kitabına naklettiği Özbekistan maceralarından öğrendiğime göre, belirli tatları aramak evrensel olabilir.

Özbekistan’da lepyoshka denilen yassı bir ekmek yeniyormuş. Her önüne gelen Semerkantlı, Batuman’a Özbekistan’daki en saf hava ve suyun kendi şehirlerinde bulunduğu için en iyi lepyoshkanın Semerkant’ta piştiğini iddia ediyormuş.

Bu övünme eskilere dayanıyor olmalı ki, eski çağlarda Buhara Emiri Semerkant’ın en iyi ekmekçisini çağırıp onalepyoshka yapmasını emretmiş. Ekmekçi işe koyulmuş, tandırda pişen ve pideye benzeyen lepyoshkasını Emir’e sunmuş.

I-ıh. Olmadı. Lepyohska, Semerkant lepyoshkasına benzemedi.

Emir ekmeği beğenmemiş. Ekmekçinin kellesinin vurulmasını buyurmuş ve son bir sözü varsa söylemesini dilemiş.

Ekmekçi “Burada hamuru mayalayacak Semerkant havası yok,” demiş.

Emir, bu mazereti kabul etmiş ve ekmekçiyi bağışlamış.

Batuman, Semerkantlı ekmekçinin ekmeğinin gerçek Semerkant ekmeğine benzemediğini, ekmekçiler arası bir kurulun karar verdiğini yazıyor, ama bence bu doğru değil. Bence Emir çocukluğunda yediği lepyoshkaların tadını aradı ve bulamadı.

Emir’in, Semerkantlı ekmekçinin kellesini vurdurmaya kalkmasını, her ne kadar o günlerde bu rutin bir uygulama idi ise de, biraz aşırı buldum doğrusu. Aslından şaşan her tadın sorumlusunu öldürmeye kalkışsak dünyanın nüfus sorunu kalmazdı.

*
Kahvaltı bitti. Uykum açıldı.

Postaneye gitmek için yola koyuldum. Ondan sonra organikçiye uğrayıp o küçük karpuzlardan alacağım.

Kasadaki kadının söylediğine göre Vietnam’dan ithal edilen tohumlardan ekilmişler. İkinci yıl o karpuzlardan alınan tohumları ekmişler.

“Üç senede karpuzun rengi ve tadı değişti,” dedi kadın. “Artık Kıbrıslı oldular.”

Size tohumların akıllı olduğunu söylemiştim. Pıt diye adaya uyum sağladılar. Ben ise 73 senede hayata uyum sağladım mı, emin değilim.

*
Hayatımız, önemli bir boyutunda, çocukluğumuzda deneyimlediklerimizi arama veya onlardan kaçma sürecidir.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Çalışmamak da çalışmaktır

Nasıl yazı yazmak, yazmaktan ve silmekten ibaretse, çalışmak da çalışmak ve çalışmamaktan ibarettir.

Çalışmamaktan kastım tatil yapmak, ara sıra işi asmak, siesta yapmak, uzun uzun uyumak ve geç kalkmak gibi hayatın mesai dışındaki bölümünü meydana getiren ve mesaiyi daha verimli yapan şeylerdir.

(Silmekten - ki bu yazının konusu değildir – kastım ise kişinin yazdıklarını sıkı bir edit’ten geçirip ağırlık yapan kısımlarını atmaktır. Dostoyevski dahil, bu sürecin yazılarını daha iyi yapmayacağı yazar yoktur. Çünkü; iyi yazmak mümkün olduğu kadar az kelimeyle mümkün olduğu kadar çok şey anlatmaktır. Günümüzde bu, eskiden olduğundan önemlidir, çünkü bilgisayar kullanımı yazmayı kolaylaştırarak uzun yazmayı kışkırtmıştır. Ama daha iyi yazı yazmayı teşvik etmemiştir. Sıkıcı yazı bolluğunun bilgisayar kullanımına koşut olarak artmasının nedeni budur. Neyse. Başka zaman.)

Bunları aklıma Erdoğan’ın camide bayram namazı kılarken baygınlık geçirmesi getirdi.

Bayram namazı İstanbul’da 6:19’da kılındı. Erdoğan’ın Ataşehir, Barbaros Mahallesi’ndeki Mimar Sinan Camii’ndeki namaza yetişmesi için saat 4:30 civarında uyanması gerekiyordu. Güneş 5:34’te doğduğuna göre, karanlıkta.

Hayatı, rekor mesai saatleriyle geçen birisi için o saatte kalkmak pek kolay olmamıştır. Ben olsaydım öğleye kadar uyur, bayram namazını cezalı olarak kılardım (eğer böyle bir şey mümkünse).

Ama dindar olmak kadar dindarlığını sergilemenin de önemli olduğu Türkiye’de bu, herhalde, politikacılar için geçerli bir seçenek değildi.

Tatil yapmayanların, doya doya uyumayanların ve sık sık seks yapmayanların hiçbir işinden hayır gelmez.

Nasıl önemli olan uzun yazmak değil iyi yazmaksa, aynı şekilde, önemli olan uzun saatler çalışmak değil verimli çalışmaktır.

Bu, herkes için olduğu gibi yöneticiler için de geçerlidir.

Hatta onlar için daha da geçerlidir, çünkü aldıkları kararlar sadece kendilerini ve yakınlarını değil, başkalarını da etkiler.

Tatil yapmamak, uzun mesai saatleri ve kısa uykular... Bunlar beni kısa zamanda öldürür. Herkesi öldürür, aslında. Ama hırs gözlerinin önünde kalın bir perde olanlar farkında değildir.

Dinlenerek, hayattan zevk alarak da hırslı olunabilir.

· Uyku, uyanıklıktan tatlıdır.

· İnsan, uykudan, uyanıkken çözemediği sorunları çözerek kalkar.

· Ayakların çam yumuşağı yerlere basması, yerden bir kozalak alıp savurmak, ilaçların en iyisi olan yeşil havayı teneffüs etmek insanı yeniler.

· Her şeyi ciddiye almamak ilaçtır.

· “Ben Bir Hiçim” demek, günde beş vakit namaz kılıp kibirli olmaktan iyidir.

· Orman, deniz, ruhun tamirhanesidir.

· İnsan yanında sadece öteki dünyaya götürebileceği şeyleri biriktirmelidir.

· Mezarlıklar “bensiz olmaz” diyen kişilerle doludur.

Dünyaya yorulmak için değil, dinlenmek için gelmiş olabileceğimiz neden kimsenin aklına gelmiyor?

27 Haziran 2017 Salı

Örümcek onu öldürmeyeceğimi biliyor olabilir mi?

Tabure ile sandalyenin arasında, havada asılı duran bir örümcek var.

Sırtı bana dönük.

Rengi kızıl gibi.

Elimi uzatsam dokunabilirim.

Aslında havada asılı değil. Gözle görülemeyecek kadar ince bir ipin üstünde duruyor.

Orada öylece kıpırdamadan duruyor, ben kucağımda bilgisayar, bu satırları yazarken.

Niye orada?

Ne yapmak istiyor olabilir?

Ağını örerken aklından ne geçiyor?

Bir kız arkadaşım vardı. Örümcekten çok korkardı. Örümceklere dair resimli bir kitap almıştım. Ondan bile korkmuştu.

Benim aklımdan o geçiyor.

Bir gezimizde, bir köy motelinde yatmıştık. Odayı incelemiş, “örümcek dolu” olduğunu keşfetmiş, geceyi korkudan neredeyse üstümde uyuyarak geçirmişti.

“Bundan sonra sadece örümcekli odalarda kalalım,” demiştim ona sabah olduğunda.

Başımı kaldırıyorum ve örümceğin kaybolmuş olduğunu görüyorum.

Ve kendime soruyorum: Örümcek, öldürebilecek kadar yakınıma, öldürmeyeceğimi bildiği için gelmiş olabilir mi?

Bunu benden duymaktan bıkmışsınızdır, ama gene söyleyeyim:

Dünya, içindeki canlı cansız bütün varlıklarla bir bütündür ve biz de o bütünün bir parçasıyız. Okyanusların tek olması ve içindeki her şeyin onun bir parçası olması gibi. Her şey birbirine bağlıdır, çünkü her şey aynı tohumun ürünüdür.

“Biz ve diğer hayvanlar,” yok. “Biz,” var.

Sadece ve sadece “Biz.”

Doğayı bir tespih gibi düşünün. Taşlarının arasında bizim de bulunduğumuz sayısız canlı dizili bir tespih.

Ama muhtemelen böyle düşünmüyorsunuz. İnsanı diğer yaratıklardan değişik, onların üstünde, onlara istediği her şeyi yapabilme yetkisine sahip ayrıcalıklı bir yaratık olarak düşünüyorsunuz.

Doğa ise bize hizmet için var sanıyorsunuzdur – haremde, her buyruğa uymak zorunda olan bir cariye gibi.

Öyle değil ama. Doğa imtiyaz dağıtmaz. Kayırmaz. Nesi varsa içinde barınanların tümü içindir.

Sadece insan için değil

Böyle düşününce, ilginç bir şey oluyor. İnsan diğer yaratıkları “başka,” düşman, korkulacak veya kovulacak yaratıklar olarak değil, “hemşeri,” aynı yere giderken aynı hanlarda soluklanan “yoldaş” olarak algılıyor.

Bu düşünce, onu doğaya karşı barışçıl yapıyor.

Ve sanki hayvanlar bunu hissediyor.

Bu nedenle örümceğin, onu öldürmeyeceğimi bildiği için, öldürebilecek kadar yakınıma gelmiş olması beni şaşırtmaz.

Doğa ile savaşında insan, doğa av, kendini avcı sanıyordu. Avcının da avın da kendisi olduğunu yavaş yavaş anlıyor.

Yakıp yıkarak, kirletip yok ederek dönüşü olmayan yok oluş yoluna girdik.

Ama hiçbir canlıya zarar vermeden yaşamak için zaman geç değildir.

Doğa, hayatınızı daha anlamlı ve keyifli yapacaktır.

*
Her canlı kendi dünyasının tanrısıdır.

*
Bahçe örümcek ve örümcek ağı dolu. Havada bazen görünen, bazen görünmeyen örümcek ağı telleri uçuşuyor. Yürürken, bazen yüzüme yapışıyorlar, gömleğimde şaşkın örümcekler dolaşıyor.

Üflemek onlardan kurtulmanın en iyi yoludur.

Ve ayrılmadan önce, faydalı olacağını umduğum bir bilgi: Lavaboya veya banyo küvetine düşüp de çıkamayan örümcekleri (ve diğer yaratıkları) zarar vermeden kurtarmanın yolu, onları bir kağıdın üzerine alıp dışarı atmaktır. Başlangıçta, sizi ve kağıdı görünce paniğe kapılacaklar, ama kısa zamanda niyetinizi anlayıp sakinleşecekler ve kurtarmanızı kolaylaştıracaklardır.