31 Aralık 2016 Cumartesi

Hayır, öyle değil böyle olacak

Ozanköy
Hayır, kendimle hesaplaşmayacağım.

Hüzünlenmeyeceğim.

Hayıflanmayacağım.

Pişmanlık duymayacağım.

Zaman ne kadar hızla geçiyor, ömrüm daha da kısaldı diye düşünmeyeceğim.

Kadere isyan etmeyeceğim, kendime acımayacağım, hayatımı boşa harcadım demeyeceğim.

Ölmüş olanları düşünmeyeceğim.

Sabahleyin her zamanki saatte uyanacağım.

Belki güneşli, belki yağmurlu olacak.

Kediye mamasını vereceğim.

Kuşların yemliğini dolduracağım.

Şampanyayı buzdolabına koyacağım.

Kahvaltı yapacağım, çizmelerimi giyip kaşkolumu boynuma saracağım, İsviçre çakısı cebimde bahçeye çıkacağım.

Günlerdir ara ara yağmur yağıyor, bitkiler mutlu, köklerini birbirine dokundurup cilveleşiyorlar.

Dünden bu yana zambaklar ne kadar büyüdü, çiçek açan siklamen var mı, ektiğim düğünçiçekleri, fritillaria çıkmaya başladı mı, bakacağım.

Kulağıma yenidünya çiçeklerindeki arıların sesi gelecek.

Topraktan burnunu uzatan arpa çiçeklerine basmamak için dikkatli yürüyeceğim.

Her yer yeşil, keşke yerden birkaç santimetre yukarıda yürüyebilsem ve hiçbir şeye basmasam diye düşüneceğim.

Islak olduğuna bakmadan kuyunun yanındaki zeytin ağacının dalına oturacağım, çocuklar küçükken ağaca tırmandığında orada oturduğumu, şimdi büyüdüklerini, belki bir gün onların da burada çocuklarıyla olacağını düşüneceğim.

Başım dallara değecek ve yapraklardan üstüme yağmur damlaları dökülecek.

Her adımda daha iyi olacağım.

Bu yeri, ben satın almadım da sanki bana verilmiş gibi.

İçim, her zaman olduğu gibi minnettarlık hissiyle dolacak. Orada birisi olsa da olmasa da, duysa da duymasa da başımı kaldıracağım, gökyüzüne bir şükür yollayacağım. 


Ağaçtan mandalina, portakal koparacağım, belki bahçede yiyeceğim, belki eve getireceğim.

Eve odun taşıyacağım, şöminenin yanındaki kazanı dolduracağım.

Gece olacak.

Ne biri bana gelecek, ne ben birisine gideceğim.

Ateşi yakacağım.

Tabağa portakal dilimleyeceğim.

Şampanyayı açacağım.

Belki, sonunda açılan bir kapı, rüzgârda sallanan ekinler ve başaklara değen bir el olan Gladiator filmini izleyeceğim.

Havai fişekler, silahlar patlamadan çok önce, üst kata, yatakta olmayan birinin yanında yatmaya çıkacağım.

*
Eski yıldan yeni yıla, boş bir yolun bir tarafından diğerine geçer gibi geçeceğim.

29 Aralık 2016 Perşembe

Pisagor heykeli / Sisam
Noel yemeğinde beş kişiydik.

Üç kadın iki erkek.

Yemekten sonra karnımız sıcak, kafamız hoş, masanın çevresinde oturmaya devam ederken duvardaki takvime gözüm ilişti.

Kalkıp aldım. Her bir ayın sayfasında eski bir Yunan feylesofunun heykeli ve birkaç sözü vardı. Sayfaları çevirerek yüksek sesle okumaya başladım. İçlerinde en ilginç olanı Pisagor’unkiydi.

Daha çok, adını taşıyan teoremi ile bilinen Pisagor, Sisam Adası’nda doğmuş ve Milattan Önce tahminen 570 ile 495 yılları arasında yaşamıştı.

Tahminen diyorum, çünkü Pisagor hakkında bilinen hemen hemen hiçbir şey kesin değil.

Meşhur teoreminin ve kendinden sonra gelen feylesofları etkileyen düşüncelerinin, kendine mi yoksa öğrencilerine mi ait olduğu konusu bile tartışmalı.

Hakkındaki bilgiler, ölümünden yüzyıllar sonra derlenmiş.

Mısır’a, Yunanistan’a ve muhtemelen Hindistan’a gitmiş. Milattan Önce 530 civarında adını taşıyan, matematik ve bilime önemli katkılarda bulunan, kısmen bilimsel kısmen dini, bir okul veya lonca kurmuş. Bu yerde gizlilik esasmış. 


Pisagor’a atfedilen buluş ve düşüncelerin, gerçekten ona mı ait olduğu konusundaki bulutların bir nedeni de bu gizlilik. 

Pisagor’un kendine feylesof diyen ilk kişi olduğu sanılıyor. Bunu kendini beğenmişlikten yapmadı. Şimdi feylesoflardan başka kimsenin anlamadığı felsefe, o çağlarda “bilgelik seven” anlamını taşıyordu. Feylesof sadece bir “bilgi aşığı” idi. 

Pisagor’la ilgili birçok mit var. 

Tanrısal bir kişi olduğu düşünülüyormuş.

Müzik, gerçeklik, kehanet, şifa, güneş ve ışık, şiir ve daha birçok şeyin tanrısı olan Apollon’un oğlu olduğuna inanılıyormuş.

Doğaüstü bir parlaklığa sahipmiş.

Bir kalçası altındanmış.

Ünlü bilge ve iyileştirici Abaris, altın bir oka binmiş olarak onu ziyarete gelirmiş.

Aynı anda birçok değişik yerde görünürmüş.

Aristo’nun “Pisagorculara Dair” kitabını okuyabilmiş olsaydık muhtemelen bu ilginç kişi hakkında daha ayakları yere basan bilgiye sahip olacaktık ama değiliz; çünkü o kitap Pisagor’un yazmış veya yazmamış olduğu kitaplar gibi kayboldu. 


Eski Yunan felsefesine ait kitapların kayıp olanları, kaybolmayanlardan çoktur. Sokrat öncesi yaşamış olan 90 kadar ünlü düşünürden kalan bir tek kitap yok. Ne düşünmüş olduklarını daha sonraki düşünürlerin kitaplarındaki atıflardan biliyoruz.

Bu atıflardan derlenmiş bir kitap var elimde. Buna göre “Sisamlı Pisagor” geriye yazılı hiçbir şey bırakmadı.

Ama elimde tuttuğum takvimdeki Pisagor sayfasında şu cümle vardı:

Ya sessiz kalmalısınız ya da söyleyeceğiniz şey sessizlikten daha iyi olmalı.

Bu sözleri okuduktan sonra, aklım, altından giden, üstünden gelen araçların sefer ettiği Avrasya tüneli gibi ikiye bölündü.

Üstten masadaki sohbete katılırken, alttan, bugüne kadar “sessizlikten daha iyi” ne söyledim ve yazdım diye düşünmeye başladım.

Bu sabah uyandıktan sonra da.

Her birimiz şelale gibi laf döküyoruz. Milyarlarca insan, trilyonlarca kelime ve bunların meydana getirdiği gürültü veya sessizlik eksikliği.

Çoğu boş, yalan veya kandırmaya yönelik laflar.

İnsan gürültü çıkarmadan yaşayamayan tek yaratıktır.

Düşündüm ki, ben de bu yaratıklardan biriyim ve galiba ortalamadan fazla gürültü kattım boş gürültüye.

Pisagor, altın kalçalı ayağıyla popoma bir tekme vurup atardı beni okulundan.

27 Aralık 2016 Salı

Kötü zamanlar için hazırlık

İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı.

Bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı.

Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi.

Kötü zamanlar mutlaka gelir.

Hazırlıklı olmalı.

Ama olunabilir mi? Nasıl olunabilir?

Kötü zamanları kötü insanlar yaratır.

Yer sarsıntısı, çığ, taşkın, kuraklık gibi doğal afetler ve salgın hastalıklar da zamanı kötü yapar ama değişik bir biçimde. Onlar dünyanın halleridir; doğum ve ölüm, bulut ve yağmur gibi.

Kaderine küfreder, yıkıntılardan uzaklaşır, sağ kalanlarla başka bir yerde, yeni bir hayat kurar insan.

Melanet başka bir şeydir. O, sadece insandan gelir, çoğu zaman tek insandan.

Saltanat kurar, hayatı yıllarca, bazen on yıllarca zindan eder.

İnsan ömrü kadar uzun kötü zamanlar çok olmuştur.

Kongo’da akıl almaz cinayetler ve gaddarlıkla on milyon insanın ölümüne neden olan Belçika Kralı Leopold, milyonları katleden Stalin,  Mao, Pol Pot gibi despotlar, Irak ve Suriye’yi yakan yangını başlatan Bush ve Blair gibi aptallar, bir milleti yıllarca her şeyin çürümekte olduğu bir adaya hapseden Castro gibileri. Amerika’nın keşfinden sonra orada yaşayan yerlilere uygulanan soykırım gibi. Kuzey Kore’de 1950’den beri var olan diktatörlük, Mollaların İran’ı, anarşi yeniği Pakistan gibi. 

Hep oldu bunlar. Hep var. Hep olacak.

Konfüçyüsçüler “Hükümet kötü ise dağlara çekil,” diyor.

Taocular “Dağlara hükümet kötü olsa da olmasa da çekil,” diyor.

Ama kaçmak ne kolaydır ne de her zaman çözümdür. Seneca, Milattan Sonra  54-68 yıllarında hüküm süren Roma İmparatoru Neron’un, önce lalası sonra baş yardımcılarından biriydi.

Gözden düşünce biriktirdiği büyük bir serveti Neron’a bağışladı ve kırsaldaki evine çekildi. Ama emekliliği uzun sürmedi.

Darbe girişimine katıldığı iddiasıyla, İmparator onu kendi eliyle bileklerini kesip intihar etmeye mahkûm etti.

On Altıncı Yüzyıl’da yaşayan Büyük Fransız bilgesi Montaigne’nin önerisi, kötü zamanlarda bir köşeye çekilip susmaktır.

Böyle zamanlarda “dünyayla hasbihal etmek ya kendini tehlikeye atmakla olur ya da yalan söyleyerek,” diye yazdı.

Yalan söylemek istemediği için sustu, Fransa’da, neredeyse hayatı boyunca süren  Protestan-Katolik savaşları hakkında fikir beyan etmedi.

Geçenlerde konuştuğum yetenekli ve ödüllü bir tıp profesörü, yılını doldurur doldurmaz emekliliğini isteyeceğini söyledi. Bir buçuk yılı kalmış. Yaşı daha elli bile değil.

“Türkiye dışında bir adaya yerleşeceğim,” dedi bana. 

“Kim ki savaşır ve sıvışır, gün gelir döner gene savaşır,” der bir İngiliz atasözü.

Beyhude cesaret bilgelik değildir.

“Kaçıp meydanı onlara mı bırakacağız,” diyor bazıları.

Meydan zaten onlara ait değil mi, polisleri ve Toplumsal Olaylara Müdahale Araç’larıyla, biber gazları ve tazyikli sularıyla? Meydan, köşe başı, sokaklar, caddeler, onlara ve intihar bombacılarına ait.

Eski Yunan’da ortaya çıkan ilk feylesoflar dünyayı ve insanın yeryüzündeki yerini anlamaya çalıştılar. Çalkantılar, felaketler, şanssızlıklarla dolu dünyada insan, en iyi nasıl yaşayabilirdi?

Eski Yunan’dan Buda’ya, peygamberlere kadar insan olma haliyle baş etmenin birçok formülü ileri sürüldü.

Ama hangi formülün uygulayıcısı olursa olsun - Montaigne’nin dertlerle dolu hayatında keşfettiği gibi – melanet, insanın peşini bırakmayabilir.

Sanırım herkes kendi feylesofu olmak, yeryüzündeki kısa ömrünü en iyi nasıl geçireceğini kendi tayin etmek durumundadır.

Benim felsefemi biliyorsunuz: Canlı cansız hiçbir şeye zarar verme, zarar görme. Karşılaştığın şansı da şanssızlıkları da hafif bir tebessümle karşıla.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Nereye gideceğini bilmeyenin yolu nereye çıkar?

Düşüncelerine özen göster,
çünkü kelimelere dönüşürler.

Kelimelerine özen göster,
çünkü eyleme dönüşürler.

Eylemlerine  özen göster,
çünkü alışkanlık haline gelirler.

Alışkanlıklarına özen göster,
çünkü karakterin olurlar.

Karakterine dikkat et,
çünkü karakterin kaderindir.
 
Böyle diyor büyük usta Lao Tzu, iki bin altı yüz önceki Çin’den bugüne gelen, gerçekliğini hiçbir zaman yitirmeyecek bu sözlerle.

Birisi bunları liseye giderken her gün Erdoğan’ın kulağına fısıldasaydı çok iyi olurdu. Hem kendi başka bir Erdoğan olurdu bugün, hem Türkiye başka bir Türkiye.

Artık çok geç.

Napolyon kimseyi dinlemedi, atına atlayıp ordusunu Moskova üzerine sürdü, kış geldi, kar yağmaya başladı, kurtlar uluyor. Gidebildiği kadar ileri gitmekten başka çaresi yok. Sonunda Moskova’ya varıyor ama şehir boş, Rus ordusu dahil herkes geri çekilmiş. 

Kışa, açlığa, tifoya yenik, perperişan geriye dönüyor.

Beş yüz bin kişilik Fransız ordusundan 27,000 kişi kalmış.

Bu macera Fransa’nın Avrupa üzerindeki hâkimiyetini sona erdiriyor, Napolyon’un sonunu hazırlıyor.

Akıllı kişileri dinlemek için akıllı olmak lazım, “bilge kişileri bulmak için bilge olmak.”

Rusyalarını işgal etmek için yola çıkanlar, giriştikleri işin hata olduğunu anlasalar bile, yarı yoldan geri dönemezler.

Yarı yoldan geri dönmek, yola çıkmaktan daha fazla cesaret ister.

Kaybettikçe daha fazla para bastıran, daha fazla borçlanan kumarbaz gibi girdaba kapılmışlardır bir kere.

Kissinger’in dediği gibi, “Nereye gideceğini bilmezsen bütün yollar hiçbir yere çıkar.”

Hükümet aynı anda Türkiye’de, Suriye’de ve Irak’ta çarpışıyor. Karşısında Fethullahçılar, PKK, PYD, ve IŞİD var. Suriye’de Esad’la kavgalı, Irak’ta Şii Bağdat rejimi ile, İran’da mollalarla.

Darbe girişiminin yaraladığı bir ordu ve polis gücüyle, bu çok cepheli savaştan galip çıkmak bir mucize gerektirir.
 *
Yazılan, çizilen, konuşulan her şey boşuna.

Tarih, bir nehir gibi akar, ne önüne set çekilebilir, ne akışı ters döndürülebilir.

Türkiye, zorlu kesimleri ve hızlı akışları olan bu nehrin en zor parkurunda rafting yapıyor.

Raftingde amaç, içinde bulunulan raftı yani salı, devirmeden, kürekle yönlendirerek kayalar ve engeller arasından geçirmektir.

Rafting, takımlar halinde yapılır ve başarılı olabilmek için tek vücut gibi hareket eden bir takıma sahip olmak gerekir.

Tek vücut gibi hareket eden bir takım olmak, herhalde Türkiye’nin AKP yönetiminde olamayacağı şeylerin başında gelir.

20 Aralık 2016 Salı

Bir şey canlı canlı toprağa gömülmeyi seviyorsa

Ozanköy

Bir şey canlı canlı toprağa gömülmeyi seviyorsa, o şey tohumdur.

İnsanın hayatı toprakta sona erer. Tohumun hayatı toprakta başlar.

Dizlerimin üstünde, evin önündeki servi ağacından düşen tohumları ekiyorum. 

Toprağı biraz kazıp yumuşatıyorum. Tohumları parmaklarımın ucunda tutuyorum, tuz serper gibi serpiyorum, üstünü görünmeyecek kadar toprakla kapatıyorum. 

“Hadi aslanlar göreyim sizi,” diyorum ve yapmaya değen bir şey yapmış olmanın memnuniyetiyle ayağa kalkıyorum.

Orman Dairesi’nin Lefkoşa’daki fidanlığına gitsem, bu servilerin bir veya iki yıllık olanlarını birkaç liraya alabilirim. 

Ama o, evlat edinmek gibi olur, biraz. Tohumdan büyüyen ağaç daha gür olur. Daha az bakım ister.

Eski toprağa ektiklerin / Bir yeni güçle göverdi gür"

Bahçedeki düzinelerce servi ağacı arasında en  dinç ve mutlu olanlar kendiliğinden çıkanlardır.

Torbada veya saksıda alınan fidan, dikildiği yerde kök salıp yaşamaya çalışmak zorundadır. Yardım almadan bunu yapamaz. Kök sistemini yere yayıncaya kadar bakım ve su ister.

Tohum ise bağımsız bir varlıktır. 

İsterse çimlenir, istemezse çimlenmez, koşulların uygun olmasını bekler. 

Toprağın ısısını ve nemini, günün uzunluğunu ölçer, istediği koşulların hepsi bir araya gelmişse “yumurtadan çıkar,” ne olacaksa olma işine koşulur. Gelmemişse bekler. Gerekirse yıllarca, on yıllarca.

İnsan, toprağa uyumaya verilir, tohum ise uyanmaya. 

Saksıda ağaç, saksı ne kadar büyük olursa olsun, mutlu değildir. Kökleri, uzun saçlarını çözmüş bir kadının saçları gibi salınmak ister ama salınamaz. Saksının duvarlarına çarpar, hapishane avlusunda volta atan mahkûmlar gibi saksının çevresinde çemberler meydana getirir.

Ağaç kökleri başka ağaçların köklerine yakın olsun ister. 

Saksıda bitki, hücrede insan gibidir.

*
Tohum sessiz, kendini ilan etmeyen bir mucizedir.

İçindeki hücrelerde ağaç veya başka bir şey olmak için gerekli bilgilerin tamamı vardır. İlk aşamada, hangi hücre kök olup yere yayılacağını, hangi hücre sap olup yeryüzüne çıkacağını bilir.  Büyüme, hücrelerin başka hücreler doğurması ile olur. Hücreler birbirine eklene eklene  olacaklarına varırlar – ağaç, çiçek, ot, mantar ve sayısız başka şey.

İnsan toprakta uyurken topraktan aldıklarını verir, ufalır kaybolur; tohum uyanırken topraktan alır, ortaya çıkar.

*
Hava güneşli. Önce fularımı çıkarıp bir dala asıyorum, sonra hırkamı, ardından  “Acaba tişörtü de çıkarsam mı?” diye kendime soruyorum ve beş on dakika sonra soruya “evet” yanıtı veriyorum.

Portakal, mandalina ve mersinin olgunlaştığı bu ayda, havanın bu kadar sıcak olmaması lazım. 

Karıncalar ilkbahar geldi sanıp deliklerinden çıktılar. Yenidünya çiçeklerinde, bu aylarda dinlenmeye çekilmişolmaları gereken arılar vızıldıyor.

Yolların kenarından akan, pencereleri kırbaçlayan, yaprakları döken yağmurlar istiyorum ama güneş ve sıcak alıyorum. Süt mavisi gökyüzünde bulut yok.

*
NOT: Cumartesi günkü yazımda, dalgınlıkla yılda bir defa izlediğim filmlerden birinin “Mevsimler” olduğunu yazdım. “İklimler” (Nuri Bilge Ceylan) yazmalıydım. 

17 Aralık 2016 Cumartesi

Hayatım film

Lale Devri’nde yaşasaydım, gece gelince haremime çekilecek, ipek yastıkların üzerine uzanıp afyon çubuğumu yakacak, dumanında dünyadan uzaklaşacaktım.

Onun yerine şömineyi yakıyorum, koltuğa uzanıyorum ve film izliyorum.

Dünyanın, insan icadı baskısı gittikçe ağırlaşan, bulutları kararan, sarsıntıları şiddetlenen gerçeklerini bir süre kapının dışında tutmak için.

Dedelerimizin dedelerinin ve onların dedelerinin, ta ilk dedeye kadar uzanan zamanlarda kurulan, bugün elbirliğiyle hayatta tuttuğumuz, adına “modern hayat” dediğimiz, bir gerçek yarattık. 

Herkes bu gerçeğin bir aktörü, hiç kimse ondan hoşnut değil, hemen hemen hiç kimse değiştirmek için bir şey yapmıyor.

İnsandan başka, gerçeklerden kaçmak isteyen bir başka canlı var mı?

Avlanan, kesilen, evleri yok edilen kuşlar, balıklar, hayvanlar ve bilumum canlılar için de gerçek hoşdeğil.

Onlar da o gerçekten kaçmak istemeli.

Hem de insandan daha sık ve daha büyük süratle.

Ama istiyorlar mı? Kaçabiliyorlar mı? Hatta gerçeğin onlar için  gittikçe değiştiğinin, kısıtlayıcı ve yok edici olduğunun, farkındalar  mı?

Bu soruların cevabı bilinmiyor.
1971'de kurulan Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması (SETI) uzaydan gelebilecek sinyalleri yakalamaya çalışıyor
SETI Enstitüsü’nden haberiniz var mı? 
 
Amerika’da bir kuruluş. Kainatta yalnız mıyız değil miyiz onu öğrenmek için kuruldu.

Yeryüzü dışında var olabilecek akıllı yaratıkların, yolladıkları veya çıkardıkları sinyalleri yakalamaya çalışıyor 1970’lerden beri.

Ama böyle bir sinyali tespit etseler bile sinyal olduğunu veya ne anlama geldiğini anlayabilecekler mi?

Yanı başında yaşayan hayvanların ne düşündüğü hakkında en ufak fikri olmayan insan, bir uzay yaratığını nasıl anlayacak?

Çocukluğumdan beri sinemayı severim. Lisede, üç ayrılmaz arkadaş, Andız, Galfa ve ben, Lefkoşa’nın Rum tarafındaki Atheneon Sineması’na gider, harika filmler izlerdik.

Alfred Hitchcock’un şimdi klasik olan Vertigo’sunu yeni gösterime girdiğinde orada izlemiştik.
O günlerden beri film bağımlısıyım.

Salondaki raflarımda binden fazla orijinal DVD var.

Gençliğimde, film izlemek için senede dört beş defa Londra’ya giderdim.

Nuri Bilge Ceylan, Paolo Sorrentino, Andrey Zvyagintsev, Pablo Larraín, Asghar Farhadi, Abbas Kiarostami gibi yönetmenlerin yeni filmlerini sabırsızlıkla beklerim.

Station Agent, Sideways, Festen, Under the Sun, The Return, The Great Beauty, Mevsimler gibi senede bir defa yeniden izlediğim birçok favori filmim var. 

Ama kaliteli  filmler ve yönetmenler  insanı dünyanın gerçeklerinden uzaklaştırmaz, tersine o gerçeklerin içine çeker.

Afyonum olanlar televizyon dizileridir.

Diziler kalitesiz ama eğlendiricidir demek istemiyorum. Killing, The Bridge, Wire, Spiral, Fargo, True Detective, Homeland gibi diziler, iyi filmlerle rahatlıkla boy ölçüşebilir. Hollywood’un son yıllarda yaptığı en kaliteli işler arasında birçok dizi var.

Dizileri televizyondan değil DVD’den izlerim. İlk izlediğim ve tiryakiliğimi başlatan The Sopranos dizisi oldu. Belki bu uzun kış gecelerinin birinde yeniden izlerim.

Kaça kaça nereye gidecek insan?

Filmlerin ötesinde, insana sadece bilgisayar içinde var olan bir gerçeği yaşatmayı amaçlayan Sanal Gerçeklik (Virtual Reality)  ve Yapay Zeka (Artificial Intelligence), yani robotlar var. İkisi de “afyon” olarak daha hazır değil ama olmalarına çok uzun zaman kaldığını sanmıyorum.

“Şömineyi yakıyorum, koltuğa uzanıyorum,  robot sevgilim kucağımda film izliyorum,” gibi cümlelerin yazılacağı günler pek uzak değil.

O zaman şömineyi yakmaya gerek kalacak mı? Belki insan kaloriferli bir robot ısmarlayıp ısınma derdinden kurtulur.

Ama ateş sadece ısınma için değil. Belki o kalır.

15 Aralık 2016 Perşembe

Randevu

En çok randevum olmadığı günlerde mutluyum.

Kendim vermiş veya almış olsam da randevu, günün tamamen bana ait olduğu duygusunu bozarak beni rahatsız eder.

Paylaşmak istemediğim bir şeyi paylaşmak zorunda kaldığımdandır bu.

Paylaşmak istemediğim şey de zaten paylaşılması mümkün olmayan bir şeydir: Yalnızlığım.

Yalnızlık iyi bir kelime değil, aslında. Olumsuz. Bırakılmışlık, hatta terk edilmişlik içerir. Seçilmişlik değil, dayatılmışlık. Olmaması gereken bir durum. Yalnızlıkta bu anlamlar var.

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Bir haykırsam belki duyulur sesim,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
...............
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Iıh. Bu yalnızlığı kastetmiyorum

Kastettiğim, İngilizce’de solitude kelimesiyle açıklanan haldir:

Başkalarından uzak ve bağlantısız olmanın yarattığı alanda, sevdiğin işleri yapmak için isteyerek ve severek tek başına olmak.

Bir başına olma hali. İnsan bu halde bir başınadır ama yalnız değildir.

Başkalarıyla onların değil, senin istediğin zaman birlikte olmak.

Sıkıcı insanların, vaktini saçıp savurmalarına fırsat vermemek.

Başkalarının değil, kendi istediğini yapmak.

Benim bu huyumu bilen (ve beğenmeyen) bir arkadaşım beni başkalarına “yabani” olarak tanıştırır. (Adını vermeyim ama birkaç ipucu vereyim: Havana purosu elinden düşmez. Çorbadan başka yemek yemez. Coca Cola’dan başka içki içmez.)

Bazı işler “yabani” olunarak yapılır. Şu anda yaptığım iş, örneğin bu yazıyı yazmak. Bu yazıyı yazmak sadece tuşlara dokunup düşündüklerimi ekrana aktarmak değil, yazı olacak şeyleri uzun uzadıya düşünmektir. Bu bazen günler, bazen aylar, yıllar alır. Biriktirilmiş bir şeyin ürünüdür.

“Yabani” olmadan yaratıcı olmak (veya yaratıcı olmaya hazırlık yapmak) mümkün değildir.

Yürümek, özünde yalnız yapılan bir şeydir, çünkü sağlık için değil ruh için yapılır ve ruh için yapılan birçok şey gibi solitude gerektirir.

Ciddi bir uğraşı olarak kitap okumak da tek başınalık ister.

Bir başına olduğunda birlikteliğini istediklerine dağıtırsın. Olmadığında herkes istediğini alır.

Bu bahsettiğimin insanın normal hali olmadığını biliyorum ve böyle olmayanlara hiçbir yergim yok.

Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi... Sonra “Adem’in yalnız kalması iyi değil,” dedi. “Ona uygun bir yardımcı yaratacağım,” dedi. Tanrı, Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. .. Bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.

Ama ben böyleyim, sen öylesin, o öyledir.

Herkes ne istiyorsa o olsun.

Solitude zaman cimrisi olmak demektir.

Başkalarıyla beraber olmamak değil daha az beraber olmaktır.

Solitude az veya çok herkese lazımdır. Dışarıdaki sesleri susturup içerideki sese fırsat vermek için.

*
Galiba başkalarıyla beraber olmaktan hoşlanmıyorum anlamı çıktı yazdıklarımdan. Bu doğru değil. Birlikte olmaktan haz aldıklarım, birlikte olamamaktan acı duyduklarım da var.

Ama o başka bir yazının konusu.

13 Aralık 2016 Salı

Bazen


Bazen yavaşlamalı, hayatın hızla yanından geçmesine izin vermelisin.

Bazen durmalı, başı ve sonu olmayan bir kainatta yaşadığını hatırlamalı, boyunu ona göre ölçmelisin.

Geceleyin ıpıssız bir dağ başında, sırtüstü yere uzanmalı, yıldızları seyretmeli, oralardan gelip oralara gideceğini hayal etmelisin.

Bazen insansız bir deniz kenarına gitmeli, pantolonunun paçalarını kıvırmalı, bir ayağın denizde, bir ayağın kumlarda yürümeli, “deniz ne kadar büyük ve ben ne kadar küçüğüm,” demelisin.

Yağmurda yürümeli, toprak gibi ıslanmalı, toprağın üstünde ve altında yaşayan hiçbir canlıdan daha değerli veya daha değersiz olmadığını düşünmelisin.

Bazen kulaklarını tıkamalı, dünyanın gürültüsünü dışarıda tutmalısın.

Ağaçlarda oynayan serçeleri izlemeli, hayata yeniden dönmek varsa kuş olarak dönmek istemelisin.

Bazen suyu çoktan unutmuş kör kuyunun kapağını açmalı, içine bakıp her şeyin geçici olduğunu hatırlamalısın.

Bazen tarihin derinliklerine dalmalı, bugün olanın dün de olduğunu, dün olanın yarın tekrarlanacağını öğrenmelisin.

Bazen yer ıslanınca ormana gitmeli, cebindeki tespih ağacı tohumlarını toprağa bırakmalısın.

Dünyanın sofrasından sadece yiyebileceğin kadarını alıp, gerisini başkalarına bırakmayı öğrenmelisin.

İnsanın dünyayı öldüren bir virüs olduğunu anlamalı, kendini tedavi etmelisin.

*
Dünya ne ise odur.

Her şey tekrarlanır, hiçbir şey değişmez.

8 Aralık 2016 Perşembe

Hurmalı mektup

Lefkoşa
 
Taze hurma seviyor musun? 
 
Şimdi taze hurma ve mersin mevsimi.
 
Mersin bahçede var. Hurmayı bandabuliyadan* aldım.
 
Yükseklerden gelen, kahverengi, yumuşak, tatlı, doğal, eski tadında. Bulutlara ve rüzgâra en yakın. Meyve ağaçlarının zürafası.

Yoksa o Hindistan cevizi mi?

Çocukluğumda, hurma zamanı, hurma çekirdeklerini saklayıp sokakta hurma oyunu oynardık.

Artık çocuklar sokakta oynamıyor.

“Deliğe hurma atma” unutuldu. Sadece o değil, sokakta oynadığımız bütün oyunlar unutuldu.

Adada en son “Lingiri” ne zaman oynandı? Matsas, gotsas, andirigitsas. Ne anlama geldiklerini bilen kaldı mı?

Oyunsuz çocukluklar.

Ne biçim dünya oldu.

Köylerde hurma dikmeye başlamışlar.

Manav söyledi.

Çocukluğumdan beri aynı yerde meyve ve sebze satıyor. Bandabuliyadaki en iyi sebze ve meyveler hep onda ve her zaman başkalarında bulunmayan bir şeyleri var. Gonnara. Dağ muşmulası. Ayrelli. Dağ mantarı. İçi dışı kırmızı kan portakalları. Tombul ve sert mandalinalar.

“Dönüşte alırım hurma,” dedim. “Sirkeli değil ya?”

Bazıları hurmaları olgunlaştırmak için sirkeliyor.

“Bizde sirkeli hurma olmaz.”

Bir tane alıp ağzıma atıyorum. Sirkesiz.

“Dönüşte.”

Bandabuliya kahvesinde iki bulgur köftesi ve orta kahve ısmarlıyorum.

Kahveci önüme bir gazete koyuyor. İkinci sayfasında bir karikatür var. Üzerinde ‘Cezaevi’ yazan bir otobüs. Muavin pencereden kafasını çıkarmış bağırıyor. “Kalkıyooor! Yazar, çizer, gazeteci, akademisyen, entelektüel, muhalif kalmasıııın!”

Yürürken bazen ayakkabınızın içine bir taşçık girer, belki ayakkabının sizi rahatsız etmeyecek bir yerine kayar diye ümit ederek yürümeye devam edersiniz, ama kaymaz, rahatsız etmeye devam eder.

Türkiye, herkesin ayakkabısındaki taşçık.

Rahatsız etmediği kaldıysa yakında onları da rahatsız etmeye başlar.

Ama bunu düşünmenin zamanı değil. Kendini Erdoğan’ın Türkiye’sine endekslersen yaşam sevincin yok olur.

“Dünya ne ise odur,” de.

“Her şey geçer, bu da geçecek,” de.

Olumsuz düşüncelerini rüzgâra bırak, götürsün.

Masallar gerçeklerin söylenemediği zamanlara aittir. Masal uydur.

Bugün o kadar sıcaktı ki yüzebilirdim ama çok angarya vardı. Postane, banka, elektrik dairesi, alışveriş falan.

Eski soğuklar kalmadı. Her kış bir öncekinden ılık. Otuz seneye kalmaz buraları yaşanmaz olacak.

Bakarsın, birkaç gün sonra hava gene ısınır. Havlum, mayom, terliklerim arabada hazır.

Ağzıma bir hurma atıyorum, yavaş yavaş çiğniyorum, aklıma Yeni Cami Sokağı’nın insanları doluşuyor. Kör çörekçi, güllü dondurmacı, Selimiye’de öğle ezanını okumaya giden müezzin, açık hava sinemasındaki filmleri bağıran tellal, bisikletiyle geçerken gazeteleri külâh şeklinde büküp abonelerin pencerelerinden içeri uçuran gazete dağıtıcı. Hiçbiri çalışmayan anneler, hiçbiri işsiz olmayan babalar, hepsi okula giden çocuklar.

Açık kapılar ve pencereler.

Geceyarısından sonra boş sokaklardan eve dönerken uyuyanların nefes alıp verişlerini duyardım.

O nefesleri alıp verenlerin çoğu artık nefes alıp verilmeyen yerde.

Bunları hatırlamak bana hüzün değil huzur veriyor, neden bilmem. Belki havanın güneşli olmasındandır. Yaprakların güneşte su gibi parlamasından. Ağaçların esintide hafif hafif sallanmasından. Yeni dünya ağacının çiçeklerinin kokusundan. “Dedikoducu” kuşun ötüşlerinden.

Umarım bu huzur bulaşıcıdır. Sana da geçer.

*
Bandabuliya, belediye çarşısı. Rumca.

Lingiri, çelik çomak oyunu. Rumca.

Matsas, gotsas, andirigitsas, çelik çomak oyununun bazı aşamalarının isimleri. Muhtemelen Rumca.

Ayrelli, yabani kuşkonmaz. Rumca.

Gonnara, meyveleri yenebilen dikenli bir bitki (Ziziphus Lopus) .Rumca.

6 Aralık 2016 Salı

Onlarsız yapabileceklerim


Tarih kitaplarının yazdığına göre, Sokrat fakir bir adamdı.

Hiç ayakkabı giymez, yaz kış yalınayak dolaşırmış ama sanırım bu parasızlıktan değil, çocukluktan kalma bir alışkanlıktandı.

Milattan beş yüz yıl önce diye Sokrat’ın ömrünü geçirdiği Atina’da büyük zenginler, lüks tüketim malları falan yoktu diye düşünürseniz yanılırsınız.

Her şey görecelidir, insan doğası hariç. O hiç değişmedi ve hiç değişmeyecek.

İnsan, bugün ne ise binlerce veya on binlerce yıl önce de aynı idi. 

Her zaman zenginler de oldu, lüks tüketim malları da.

Toplumlar da hep tüketim toplumuydular, her ne kadar Afrika’nın savanalarında Nişantaşı’nda olduğu kadar tüketecek şey olmasa da.

Eski Atina’da o kadar çok zengin vardı ve o kadar sınırsız para harcıyorlardı ki bir ara yönetim aşırı gösterişli para harcamayı yasakladı.

Neyse.

O yıllarda bir gün Sokrat, Atina’da pazarı dolaştıktan sonra gördüklerine hayret etmiş ve “Tanrım, onlarsız yapabileceğim ne kadar çok şey var,” demiş.

Sokrat kadar züğürt olmamak ve ayakkabısız sokağa çıkma alışkanlığına sahip olmamakla beraber, Financial Times’ın hafta sonu ekinin sayfalarını karıştırınca ben de tıpkı Sokrat gibi “Tanrım, onlarsız yapabileceğim ne kadar çok şey var,” diyorum.

Herhalde çok parası olup da bu pembe renkli gazeteyi okumayan az insan vardır yeryüzünde. Hafta sonu ekindeki yazılar da reklamlar da bu gerçeği aksettiriyor.

Sayfaları çeviriyorum. İşte Agent Provocateur markalı, nar çiçeği dantel ve ipek bir külot ve sütyen ikilisi. Külot 295 sterlin veya 1.180 TL, sütyen 395 sterlin veya 1.580 TL. (TL fiyatını bulmak için ben yuvarlak dörtle çarptım.)

Erkeğim ve çok şükür sapık değilim, bu nedenle bunu pas geçebilirim.

Ya bu ponponlu, Swarovski kristallerle süslü kaşmir ve tilki tüyü karışımı berecik? Sadece 677 sterlin. Onu da geçelim. Zaten galiba kadınlar için.

Cartier’in panter ve sinekkuşu desenli; beyaz altın, zümrüt ve lakeli saati 177.000 sterline gidiyor. Katma değer vergisi dahil mi hariç mi belli değil. Ama olsa da olmasa da almıyorum.

Ermenegildo Zegna, genç ve güzel olduğum yıllarda favori markamdı. Ama 5.020 sterlinlik (5000’i anladım da 20 ne oluyor?) bu kaşmir kazağı sanırım en genç ve güzel yıllarımda da almazdım.

Karayipler'deki Bahama Adaları’nın en güzeli Colony Island, bu adadaki en iyi otel Pink Sands imiş. Geceliği, çift kişi kahvaltı dahil 1.829 dolar veya 6.400 TL.

Ben gidemeyeceğim ama ilgilenen olabilir diye otelin web adresini vereyim: www.pinksandsresort.com.

Hey! Sonunda alabileceğim bir şey buldum. Londra’nın ünlü Fortnum & Mason mağazasında satılan yün, el yapımı çorap: 35 sterlin. Kalorifersiz evimin soğuk kış geceleri için çok iyi olabilir.

Erkek parfümleri da var alabileceğim fiyatlarda ama, Kıbrıs deyimi ile “tütü” sürme alışkanlığından vazgeçtim.

Otacı’nın gül suyu bana yetiyor.
*
Kısa bir süre önce çok zengin bir adamla yapılan bir söyleşi okumuştum. Adını unuttum. 
“Zenginlerin yaşadığı hayatı zengin olmayanlar hayal bile edemez,” demişti.

Ne kastettiğini merak etmiştim. Acaba Cartier’in Paris’teki mağazasına gidip “Şu panter ve sinekkuşu desenli; beyaz altın, zümrüt ve lakeli saatlerinizden yarım düzine sarar mısınız,” diyebilmek mi idi bahsettiği? Yoksa Pink Sands gibi otellerde altı çift için bir haftalık oda ayırmak mı?

Sefaletle aşırı zenginliğin ortak tarafları var. İnsan her ikisine de kolay alışıyor.

Mağazada harika görünen yirmi bin liralık kaşmir hırka, o ilk alındığı anda verdiği zevki bir daha vermez. Birkaç hafta sonra dolaptaki herhangi bir eşya oluverir. Krug, ara sıra içilince büyük bir zevktir. Geceliği altı bin lira olan oteller de bir süre sonra rutinleşir.

Çok zengin olmayı yermek istemiyorum ama öyle hayatların yanından biraz geçtiğim için biliyorum.

İnsan istediği kadar parayı elde edince gerçek ihtiyacının başka olduğunu anlıyor.

Zenginlik iyidir de zenginlerin çoğu değil. Donald Trump’a bakmak yeter.