3 Eylül 2016 Cumartesi

Eski bir uyku, eski bir rüya, eski bir mektup

Ozanköy

Dün gece yatarken saate bakmadığım için kaçta yattığımı bilmiyorum.

Bu sabah uyanınca da saate bakmadım.

Sekiz-sekiz buçuk olmalı. Kışın uyandığımda kapının sol alt tarafında gördüğüm güneş, yatağın sol kenarına uzanmıştı.

Eğer birlikte uyanmış olsaydık, sen yatağın o yanında yattığın için güneşi kucağında bulacaktın.

Artık hiç birlikte uyanmayacağız.

“Ayrılalı on beş ay oldu, bunu yeni mi anladın,” diye sorabilirsin.

Hayır.

Yeni anlamadım.

Yeni kabul ettim.

Bu anlayışa beni birkaç gündür gördüğüm rüyalar getirdi.

Dün gece de şu rüyayı gördüm:

İstanbul’daydık. Bir partideydik. Akşam üstü veya geceydi. Birlikte veya ayrı gelmiş olabilirdik ama beraber değildik.

Diğerlerini, biri hariç, siluet olarak görüyordum.

Açık gördüğüm kişi Timur’du. Onu belki tanıyordum, belki tanımıyordum. Gazete mutfaklarında çalışan ama hiç muhabirlik yapmamış, haber peşinde koşmamış orta yaşlı, tombul editörlerden biri olabilirdi. Yüzünde bir gülümseyiş karşıya bakarak oturuyordu. 

Ben, ayakta, tek başıma duruyordum.

Yanıma yaklaştın.

“Çıkalım mı?” diye sordum.

“Ben Timur’la çıkacağım,” dedin. “Artık onunla beraberim.”

Kendimi dairemde buldum. Bu dairede tek başıma yaşıyordum. Çok büyük bir mutfakta, çok büyük, pırıl pırıl cilalı ahşap bir masa vardı.

Sen belirdin. Vücudunun hatlarını ortaya çıkartan yazlık bir elbise giyiyordun.

Yüzünde alaycı bir tebessüm vardı.

“Will I see you again?” diye sordun, İngilizce.

Sorun “Artık başkasıyla beraber olduğumu bilmene rağmen hâlâ beni görmek isteyecek misin,” anlamındaydı.

“Sonunda artık başka birisiyle olduğunu açıkladı,” diye düşündüm.

Bu bilgi beni hüzünlendirdi. Seni bir daha görmemeye, seninle teması kesmeye karar verdim. Ama bunu sana söylemedim.

Rüyadan kayboldun.

Ondan sonra iç sıkıcı, belirsiz, çapraşık şeyler olmaya başladı. Bu şeyler gittikçe daha içimi sıkıyordu.

İçinden çıkılmaz, ne olduğu belirsiz bir sorunla cebelleşiyordum. Çözme olasılığım yoktu. Gittikçe daha çok içim sıkılıyordu. Bir yorgancının dikmekte olduğu bir yastığa pamuk bastırması gibi tıka basa sıkıntıyla doluyordu içim.

“Buna katlanmak zorunda değilim, bu bir rüya,” diye düşünerek uyandım.

Bunları yazarken dışarıda senin kuş ötüyor. Adını iyi koydun. Dedikoducu Kuş.

Uykum gelmeye başladı.

Uykumun gelmeye başlaması hoşuma gidiyor.

Daha önce yüzlerce defa gelmiş olması fark etmiyor.

Yavaş yavaş geliyor. Yavaş ve doğal ve kendiliğinden. Benim herhangi bir şey yapmama gerek yok. Altında deniz olan bir tahta parçasının suyun üstünde durmak için bir şey yapmasına gerek olmadığı gibi. Güneş aşağı inerken gölgelerinin uzaması için ağaçların bir şey yapmalarına gerek olmaması gibi.

Oda gülsuyu kokacak. Başımın altında iki yastık olacak. Dizlerimin arasına bir yastık koyacağım. Bir yastığı da kucağıma alacağım. Başım sola dönük olacak.

Üzerimde yorgan, onun üzerinde Faroe Adaları’nda satın aldığım, bir yüzünde siyah, diğer yüzünde beyaz atlar olan yün battaniye olacak.

Sen bu battaniyeyi görmedin. En Son 2013 aralığında buradaydın, o zaman bu battaniye yoktu - Düşününce bu kadar zaman geçmiş olduğuna inanamıyorum. Çocukların bu kadar çabuk büyümüş olduğuna inanamamam gibi.

On beş ay. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki ona yetişemiyorum, arkada kalıyorum... Arkada, seninle birlikte olduğumuz günlerde.

Bu gece rüya görmeyeceğim. Görmem gereken rüyaları kendime gösterip bitirdim.

Dışarısı her zaman olduğu gibi sessiz. Halbuki bu mevsimde ara sıra kukumav kuşlarının ötmesini duymam lazım, hatta belki yarasaların kanat seslerini.

Neredeler?

Canım unutmaya başladığım şeyler istiyor.

9 Mart 2015