29 Eylül 2016 Perşembe

Kararım kararsızlık


Bir gece önce ertesi gün yapacaklarını kararlaştırmak, ertesi gün gelince hiçbirini yapmamak, elinde lokum gibi bir kitap koltuğa yayılıp okumakta olağanüstü leziz bir şey var.
 
Kararsızlık kararlılıktan daha eğlenceli olabilir mi?

Kararlı insan kararını verip uygulamaya koyar, kendini diğer ihtimallere kapatır.

Kararsız insanın önünde sayısız seçenek, verilmeyecek sayısız karar var.

Karar verme babında rüzgarlı bir günde kurutulmak için ipe asılmış ama mandalla tutturulmamış ıslak çamaşır gibiyim. Her an bir tarafa uçabilirim.

Nereye?

Nereye olursa.

Hep böyle miydim?

Aklıma birilerinin şu söyledikleri geliyor:

“Eskilerde çok kararsızdım. Şimdi? Şimdi o kadar emin değilim.”

Kararlı olduğum zamanlar ve şeyler de vardı ve var, muhakkak.

Adil olmaya, çalmamaya, haksızlık etmemeye, doğru söylemeye, hoşgörülü olmaya, doğaya saygı duymaya falan kararlıyım.

Bu liste oldukça uzun.

Ama ben bu kararlılıktan, yani devamlı doğru olanı yapmaya çalışmaya kararlı olmaktan bahsetmiyorum.

Bunlar için zaten kararlı olmak gerekmez.

Bir defa karar verdikten sonra sebatkar olmak gerekir.

Benim kararsız olmaya kararlı olduğum konular bunların dışında.

Mesela, bugünkü işimi yarına, yarınki işimi öbür güne bırakmakta kararım karardır.

Kararsız kişi (eğer benim gibiyse) karar veremeyen değil vermek istemeyen kişidir. Anı yaşar. Bu yönüyle insandan çok yabani bir hayvan gibidir.

Kararsızlar kararlılardan bilgedirler.

Birçok ülkede seçim öncesi dönemlerde en büyük çoğunluğu kararsızlar meydana getirir. Karasızdırlar çünkü kim iktidara gelirse gelsin hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilirler veya hissederler.

Kararsızdırlar ama akılsız değildirler. Bunun böyle olmadığını sanan bir site var. http://kararsizkalma.com/2505. Kararsızlar o sitedeki sorulara cevap vererek kendilerine en yakın partiyi bulabilirler.

Ama kararsızların sorunu hangi parti değildir. Herhangi bir partidir. Hangi partiye oy versem vereyim oyum boşa gidecek şüphesidir.

Girecektim o siteye, ama vakit harcamaya değer mi konusunda kararsız kaldım.

Kararsızlık bir yere gitmemek değildir. Vitesi boşa alarak gitmektir. Yerçekimi veya bu gibi durumlarda itici güç ne ise o seni götürür.

Bu gibi durumlarda hayat itici güç yerine geçer.

Kararsızlık seçenek zenginliği karşısında duyulan hayranlık hissidir – hepsinden istediği için dondurma kovalarının içindeki hangi dondurmayı seçeceğini bilememek gibi.

Kararsız kişi zararsızdır. Kararlı kişi zararlıdır.

Kolomb. Amerika’yı keşfetmeye kararlıydı. Ne oldu? Dünyanın gördüğü en büyük doğa ve yerli katliamının yolunu açtı. Yarı yolda niye dönmedin, hocam?

Napolyon. Moskova’da ne işin vardı kardeşim, efendi efendi Pinot Noir’ını yudumlayıp sağ elinin parmaklarını üçüncü ve dördüncü düğmenden içeri sokup Paris’te kasılmak varken.

İsa? İnsanlığı kurtarmaya kararlıydı o da. Hristiyanlık adına dökülen kanlarla bir okyanus daha oluşur.

Dünyanın başına ne geldiyse kararlı, bir defa karar verdi mi geriye dönmeyen insanlardan geldi.

Şüphe kotrasının güvertesinde, kendini nazlı kararsızlık rüzgârlarına teslim edenlerden değil.

27 Eylül 2016 Salı

Neden buradayız?


Neden?

Sonunda, kısa bir süre önce bitirdiğim yeni bir kitapta* bu sorunun cevabını buldum.

Başka bir yere gitmek için buradayız.

O başka yer nedir, nerededir?

Başka bir yere gitmek için buradayız, diye yazan yazar da bu konuda bir şey söylemiyor.

Başka bir yerden kastının, bir ucunda taş bulunan o toprak yatak olmadığı açık.

Ama neresi? Kitapta bu sorunun cevabı yok.

Başka bir yerden buraya geldik. Ve buradan başka bir yere gideceğiz. Neresi olduğunu bilmediğimiz bir yere.

Nereden geldiğimizi bilmediğimiz gibi nereye gideceğimizi de bilmiyoruz.

Bilemeyiz de.

Bilsek, burada kalmak kolay olmazdı.

Hayat çekilmez hale gelince, ki sık sık gelir, kalkıp gidiverirdik, nereye gideceğimizi bilsek.

Burası, başka bir yere gitmek amacıyla gelip içinde yaşadığımız bir yer.

Ama başka bir yer daha var.

Çağrılacağız ve oraya gideceğiz.

Bu çağrı her an gelebilir. Ama ne zaman geleceği belirsiz.

Bu fikir, başka bir yere gitmek için burada olduğumuz, başka bir yere gitmek için buraya gelmiş olmamız hoşuma gitti.

O kadar ki, birkaç gündür çalışma ve okuma odası görevini de gören mutfağımda otururken kendimi bir bekleme salonundaymışım gibi hissetmeye başladım.

Ve aklıma şu soru geldi.

Başka bir yere gitmek için burada isek, gideceğimiz diğer yerde de başka bir yere gitmek için mi olacağız?

Bunu belki de ilginç bulacaksınız.

Bu soruyu kendime sorduğum günlerde J. M. Coetzee’nin İsa’nın Okul Günleri adlı son romanını okuyordum**.

Kitapta, bu soruya Coetzee’nin cevabı vardı.

Coetzee o “başka” bir yeri “her şeyin unutulduğu ve affedildiği” bir yer olarak tahayyül ediyordu.

Başka insanlarla birlikte bir gemiye biniyorsunuz. Gemi okyanusta yol alırken bütün anılarınız uçup gidiyor ve yeni bir kişi oluyorsunuz.

Evvel” yok. Tarih yok oldu.

Gemi iskeleye yanaşıyor. Karaya çıkıyorsunuz. Yeni bir ‘burası’ ve ‘şimdi’nin içine giriyorsunuz. Size yeni bir isim ve kimlik veriyorlar. Kısa zamanda yeni isim ve kimliğinize alışıyorsunuz ve yeni bir hayata başlıyorsunuz.

Zaman yeniden başlıyor.”

Coetzee’nin hayal ettiği “başka” yer aslında başka falan değil. İçinde yaşadığımız dünyanın aynısı. İnsanlar bu dünyadakinden daha iyi veya kötü değil, dünya da. Ama sanki bu dünyadan daha da sıkıcı.

Eğer buradan sonra gideceğimiz yer Coetzee’nin dünyasıysa, ben kalıyorum.

*
Dışarıda arı kuşları ötüyor. Göçmen kuşlar arasında göçmeyen bir onlar kaldı. Kırlangıçlar çoktan gitti. Yazı geçirmek için adaya gelen kuşlar arasında uçuşları en zarif, sesleri en hoş olan kuşlar, arı kuşları. Renkleri de harika. Günde birkaç defa sürü halinde bahçeye uğruyorlar. Bazen elektrik tellerinin üzerine sıralanıyor, orada ötüyorlar. Elimdeki işi bırakıp onları dinliyorum.

Hayata fazla asılmamak lazım, diye düşünüyorum. Dünyayı fazla ciddiye almamak.

Ben de başka bir yere gitmek için burada olduğumuza inanıyorum. Ama o yer ne din kitaplarında anlatıldığı gibi olacak ne de romancıların tahayyül ettiği gibi.

Aklın alamayacağı kadar acayip olan bu kainatta aklın alamayacağı acayip başka bir yer olacak.


* GEOFF DYER White Sands (Beyaz Kumlar). Türkçesi yok.

**J. M. COETZEE The Schooldays of Jesus. Türkçesi yok.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Denizde bir çocuk gülüyor


Ozanköy

İlkbahar gürültüyle, sonbahar sessiz gelir.

Günler kısalır.

Tohumlar gerinir. Ağaçlar esner. Kuşlar göçer.

Omzumda havlu, başımda şapka, patikadan deniz kenarına inerken güneşin her gün bir öncekinden daha az yakıcı olduğunu hissediyorum.

Yaz sıcağı gitmek üzere toparlanmaya başladı.

Sonbahar geliyor.

Kumlar soğudu. Su serinledi.

Karpuz yeşili denize giriyorum ve başka bir insan oluyorum.

Cildimin bittiği yerde başlayan su rüzgar gibi, ne başı belli ne sonu.

Ayaklarım suya değer değmez başlıyor değişiklik. Sırt üstü kendimi suya atıyorum.

Kâh kusursuz mavi gökyüzüne, kâh dağlara bakarak, gözlerim kâh kapalı, kâh açık, kulaç atıyorum.

Dünyanın dertleri omuzlarımdan akıp gidiyor. Vücudumla beraber beynim de yıkanıyor. Gevşiyorum. Aklıma karada gelmeyen şeyler geliyor.

İçeri açılıyorum. Altımdaki su derinleşiyor ve serinleşiyor.

Kulaç atarken bir ara başımı kaldırınca bir turna sürüsünün mükemmel bir V halinde batıya doğru uçmakta olduğunu görüyorum.

Durup gözden kayboluncaya kadar izliyorum onları. Uzun bir çizgi oluyorlar, belirginliklerini yitiriyorlar. Başımı bir an çevirip aynı yere bakınca göremiyorum onları. Başkaları geliyor mu diye bakıyorum ama gök boş.

Bulutlara takılıyor gözlerim. Çeşit çeşit, şekil şekil. “Biz burada iyiyiz,” diye fısıldıyorlar. “Bize katılsana?”

“Geliyorum,” diyorum hiç düşünmeden.

Buharlaşıyorum, gökyüzüne yükseliyorum. “Hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin,” diye bağırıyor buluttaki su zerrecikleri.

Gülümsüyorum. “Hoş bulduk, hoş bulduk, hoş bulduk.”

Ben bulut oluyorum, bulut ben oluyor.

Her şeyi alçaktan uçan tek pervaneli bir uçaktan izliyormuş gibi görüyorum. Altımızda kuşlar, onların altında da kara ve deniz.

İnsanların sesleri, duaları; ne çan ne ezan buraya ulaşıyor.

Orada hem dünyaya aitiz, hem değiliz.

Bir süre kurumak için çalıların üzerine serilen çamaşır gibi dağın tepesine uzanıyoruz.

Bir esinti bizi oradan kaldırıyor, yola çıkıyoruz. Koyu renkli bir bulutla birleşiyoruz. Elektrikleniyoruz. Gürlemeye başlıyoruz. Şimşek çakıyoruz. Yıldırım düşürüyoruz.

Pamuk toplar gibi, iki hidrojen bir oksijen toplayarak damla oluyorum ve “hoooooooooop,” diye bağırarak yere düşmeye başlıyorum.

Yanımdan başka damlalar geçiyor. Bana el sallıyorlar. “Gene buluşacağız, gene buluşacağız, gene buluşacağız, gene buluşacağız.”

“Evet, evet, evet, evet, evet, evet, evet,” diye bağırıyorum, gittikçe daha süratle düşerek.

Pat diye denize vuruyorum.

Su içinde su oluyorum.

Bütün içinde tek, tek içinde bütün.

*

Denizde bir çocuk gülüyor.

Bir, en çok bir buçuk yaşında olmalı.

Suda batmaması için kollarında kolluklar var.

Ama annesi, bikinili, kısa saçlı genç bir kadın, gene de, ne olur ne olmaz onu elinden tutuyor. Bazen oyun olsun diye onu biraz uzağa itince çocuğun gülmesi artıyor. Uzanıp tekrar yakınına çekiyor.

Çocuk –saçları kısa olduğu için oğlan olduğunu sanıyorum – ayakları suya değer değmez gülmeye başladı.

Çoktan beri bu kadar içten, çan gibi çalan, uzun uzun bir gülme duymadım.

Denizden zaman zaman çığlığa dönüşen kahkahalarla ifade edilebilecek bir zevk alıyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor. Ellerini ayaklarını çırpıyor, kendi etrafında dönüyor, gülüyor.

Hem denizin ona verdiği zevkten dolayı gülüyordu hem de çok sevildiği için. Bir değil, iki denizin içinde.

Ancak çocuklar böyle güler. Gülüşleri upuzun ve engebesiz.

Çok küçük olduğu için büyüdüğünde bu mutlu anları hatırlamayacak. Ama bu mutluluk kaybolmayacak. İçinde bir yerlerde duracak ve sevinçlerinin, mutluklarının kaynaklarından biri olacak.

Denizin içinde kaynayan tatlı su kaynakları vardır. Görmezsiniz ama rast geldiğinizde cildinizde daha değişik bir temas olarak hissedersiniz. Onun gibi.

13 Eylül 2016 Salı

Çiçekler nereden geliyor?


“Çiçeklerin nereden geldiğini sorabilirsiniz ama onu İlkbahar Tanrısı bile bilmez.”

Böyle der bir Zen atasözü.

Çiçek olmayabilirdi ama var. Ağaç olmayabilirdi ama var. Gökyüzü mavi olmayabilirdi ama mavi. Deniz uçsuz bucaksız olmayabilirdi ama...

Mutfağın bir duvarı neredeyse boydan boya pencere. Karşısındaki koltuktan dışarı bakıyorum ve sadece çiçek ve yaprak, biraz da gökyüzü görüyorum.

Açık pencereden bin bir şeyin kokusu geliyor. Kuş sesi duyuyorum.

Işık olmayabilirdi ama var. Kainat sınırsız olmayabilirdi ama sınırsız. Zaman sonsuz olmayabilirdi ama sonsuz. Ömür kısa olmayabilirdi ama kısa.

Kısa mı gerçekten?

Galiba, ne kısa ne uzun. Varlıktaki her şey gibi tam karar.

Karar olmayan kişinin doyumsuz olması.

İnsan sevdiği her şeyden daha fazla ister. O kadar fazla ister ki fazla kelimesi isteğinin büyüklüğünü anlatmaya yetmez.

Belki de daha fazla istemektir bütün kötülüklerin anası. Açgözlülük.

İngilizcesi “greed.” Amerikalılar Greed is Good - Açgözlülük İyidir, derler.

Coca Cola gibi bütün dünyaya yaydılar bu düsturu.

Coca Cola yararı değil, zararı olan bir içkidir.

Açgözlülüğün iyi olduğu kuralı, Coca Cola’dan da zararlıdır. Coca Cola içene zarar verir. Açgözlülük herkese.

Uçsuz bucaksız, buzlarla kaplı bir yerde bir kutup ayısı. Dört ayağının üzerinde duruyor, başını kaldırmış ileri bakıyor. Bir adım daha atarsa suya düşecek.

Kutup ayıları ufalmaya başladı. Buzlar eridikçe gıda bulmaları zorlaşıyor. Kutuplar ortadan kalkınca yok olacaklar. Greed onlar için pek good değil.

Buzları eriten greed’dir. Havayı kirleten greed’dir. Mevsimleri değiştiren greed’dir. İnsanlığın, belki de dünyanın sonunu greed getirecek.

Niye böyle olduk acaba? Yoksa hep böyle miydik?

Sanırım hep böyleydik.

İlk gördüğü elmayı yiyen, ilk kardeşini öldüren bir yaratık.

Doğanın kendini yok edip yeniden yaratmasını sağlamak için ürettiği bir virüs.

*

Bu sabah pencereden dışarı bakınca incir dalında bir yılan gördüm. Onu gördüğüm anda çok yakınındaki bir daldan telaşla minik bir kuş havalandı. Belki beni gördüğü için kaçmıştı. Pencerede görünerek yılanı avından etmiştim.

Yılan ince uzundu ve mor puanları vardı. Yepyeni, kusursuz, tertemiz ve tastamamdı. Yavaş yavaş yer değiştirirken hareketlerinde büyük bir zarafet vardı.

Çok yakınında olgun siyah bir incir gördüm.

Dün alacakaranlıkta o ağaçtan incir toplamıştım.

Yılanı görmek ruh halimi değiştirdi, daha iyi yaptı.

“İşte senden değişik bir canlı,” dedim kendi kendime. “Dünyayı nasıl algıladığını, ne düşündüğünü, ne beklediğini, ne arzu ettiğini hiçbir zaman bilemeyeceğin bir yaratık.”

Acaba, yılan da beni gördüğünde ‘“İşte senden değişik bir canlı. Dünyayı nasıl algıladığını, ne düşündüğünü, ne beklediğini, ne arzu ettiğini hiçbir zaman bilemeyeceğin bir yaratık,’” dedi mi?

10 Eylül 2016 Cumartesi

E.'nin öyküsü



Doğaya olan merakı çocukluğunda başlamıştı.

O yıllarda İskenderun Demir Çelik Fabrikası’nın yüksek fırını daha yoktu. Amik Gölü kurutulmamıştı. Petrol boru hatları döşenmemişti. Otoyollar yapılmamış, deniz kirletilmemiş, dünya kalabalıklaşmamıştı.

Annesi, “Hadi kızım, dersini bitirdin, git arkadaşlarınla oyna,” dediğinde bahçeye çıkar, diğer çocuklar sokakta eğlenirken kertenkeleler, karıncalarla vakit geçirir, kurbağa arar, kelebeklerin peşinden koşardı.

Çok sevdiğinizde, sevdiğiniz şeyle ilişkiniz değişir, onun da sizinle.

Kavanozda beslediği balıkların başında saatler geçirirdi.

Parmaklarının ucunda tuttuğu yemi kavanozun etrafında dolaştırdığında balıklar elini izleyerek döner, yemi kavanozun ağzından yukarıya doğru uzaklaştırdığında yunus gibi zıplayarak kapmaya çalışırlardı.

Amik artık göl değil ovaydı ama yağmurlar bundan habersiz oldukları için inmeye devam eder, havaalanını, tarlaları su altında bırakır, evleri basar, göller meydana getirirdi. Geceleri buralardan kurbağa sesleri gelmeye başlardı.

Baharın başlangıcı idi. (Hiç unutmuyor).Kurbağaların sesini duydu. Gölcüklerde binlerce kurbağa ötüyordu. Geç saatlerde oraya gitti. Asfaltın karanlık, çevrede binaların olmadığı bir yerde durdu. Bastığı toprak ıslaktı.

Başını kaldırdığında soğuğun berraklaştırdığı karanlık gökyüzünde yıldızları gördü.

Oradan gelen, başka, daha mutlu dünyaların ışıltıları mıydı?

Ama oraya yıldızları seyretmeye değil kurbağaları dinlemeye gitmişti. Şimdiye kadar bu kadar güçlü, bu kadar büyük bir alanı dolduran bir ses duymadı. Sesler geceyi dolduruyor, başka bir sese izin vermiyor, tek bir ses haline geliyordu.

Bu ses onu da doldurdu.

Durup saatlerce dinledi. “Uçsuz bucaksız sonsuzluğu dolduran, muhteşem bir senfoni gibiydi,” diye anlattı bana. “Kurbağa korosunun muhteşem senfonisi.”

E. zeki ve çalışkandı. “Hiç çalışmadan sınıf geçer,” denilen öğrencilerdendi. Derste dinleyerek öğreniyordu ve öğrendiklerini aklında tutuyordu. Özellikle fen derslerinde iyiydi.

Üniversitede biyoloji okumaya karar verdi. Ama annesinin başka planları vardı. Doktor olmasını istiyordu. Annesi doktor olmak istemiş ama erken evlendirildiği için üniversiteye gidememişti. Bu hayalini kızının gerçekleştirmesini istiyordu.

“Ama ben biyoloji okumak istiyorum,” diye itiraz etti.

“Biyoloji okuyup ne olacaksın? İşsiz mi kalacaksın? Doktor ol.”

O zamanlar annesinin karşısında zayıftı. Karşı koyamadı. Başvurusunu annesi doldurdu ve hep tıp yazdı. Aldığı puanlarla biyoloji okuyabilirdi ama tıbbı tutturamadı veya tutturmak istemedi. Üniversiteye giremedi.

Bir evde istediğini okuyamadığı için mutsuz olan bir kadın vardı, iki kadın oldu.

Sınavlardan birkaç ay sonra üniversite, idari memur almak için ilan verdi. Gene annesinin baskısıyla başvurdu. Üç bin başvuran arasında beşinci geldi. Antakya’ya taşındı. İşe başladı.

Aradan yirmi seneden fazla zaman geçti. Çocuk yapmadan iki defa evlendi ve boşandı. Hala aynı işte çalışıyor. Gözleri hala çiçeklerde ve böceklerde ve hala biyoloji okuyamadığı için yanıyor.

E. bana bunları yolda anlattı.

Daha çok ara yolları kullanarak Antakya’dan Malatya ve Elazığ yoluyla Türkiye’nin en hazin yerleşim yeri olan Harput’a gidiyorduk.

Keban sularından feribotla Pertek’e geçtik. Kasabanın dışındaki bir manavdan domates kokan tatlı, iri domatesler ve kayısı aldık.

Eğrice’de, Hazar Gölü’nün kıyısındaki tenha bir otelde kaldık.

Tunceli’de çay içtik, sokaklarını dolaştık, ama orada kalmadık.

Ovacık’a gitmek için yola koyulduk.

Bu yol dik, ağaçlıklı dağlar arasında akan Munzur Nehri’nin yatağını izler – nehir gider, yol gider, siz gidersiniz. Tenhadır. Ne bir köy, ne çoban, ne de araç.

Sık sık durup yol kenarında çıkan çiçekleri izledik. Bu nedenle yavaş gidiyorduk.

Arabayı E. kullanıyordu ama gözü yol kenarındaki yeşillikler içindeki çiçeklerdeydi.

“Gördün mü? “ diye bağırarak arabayı yol kenarına çekiyor inip çiçeklere bakıyorduk.

Kırmızı şakayığı da o gördü. Nehrin yanında bir düzlük bırakıp yoldan uzaklaştığı bir yerde, ağaçların altındaydı. Üzerinde on bir çiçek vardı.

Çok az konuşurdu.

Arada bir konuşması açılırdı. Annesi ile ilgili olayı, evliliklerini, aşklarını bana böyle bir havaya girdiğinde anlattı. Ama bu halleri enderdi.

Bir gün kendini akıntıya bıraktığını söyledi. Sık sık işe geç gidiyor veya hiç gitmiyordu. Sabah kalkıyor, şehir dışında, kahvaltısı güzel olan yerlere gidiyor, uzun, yavaş kahvaltılar yapıyordu.

Yiyemeyeceği kadar çok yemek ısmarlardı. Çatalı, tabakların üzerine kuş gibi bir konar bir kalkardı.

Birkaç defa ben de bu kahvaltılarda bulundum. Gözle görülür bir zevkle yiyordu. Hepsini bitirmeden bırakırdık.

Özel bir yemek için uzaklara gittiği oluyordu.

“Buranın kebabı güzel,” diye beni de böyle yerlere götürdü.

Nerede isterse orada takılıyordu. Kitap okumayı bırakmıştı. Telefonu sürekli sessizdeydi. Arayanlardan istediğine cevap veriyordu.

İstese üniversiteye girebilir, biyoloji okuyabilirdi ama şu an böyle bir isteği yoktu. Boş gezmek istiyordu. Boş gezenin boş kalfası olmak istiyordu.

*

Her çocukta, küçük yaşta ortaya çıkan bir yetenek var. Bu yetenek o çocuğa hayatın seçtiği yoldur. Mutlu olması için bu yeteneğinin işaret ettiği yolda yürümesi gerekir. Anne babanın görevi bu yeteneği görmek ve desteklemektir.

Sebat etmek, (kararında direngen olmak, sonuna kadar uygulamak, sonuna kadar sürdürmek) asla ve asla vazgeçmemek, başarının en önemli şartlarından biridir.

Birinci kuralı E.’nin annesi çiğnemişti, ikincisini kendisi.

*

Geçen yüzyılın en büyük İngiliz şairlerinden Philip Larkin’in (1922-1985) en ünlü şiirlerinden biri “They fuck you up, your mum and dad,” diye başlar.

Şiir, insanın hayatının anne babası tarafından “istenmeden” “heba” edilmesine dairdir.

Mutsuzluk nesilden nesle geçer.
Kıta sahanlığı gibi derinleşir.
Kaç kurtul ilk fırsatta
Ve çocuk yapma,” diye biter şiir.

Kaç genç kadının (ve erkeğin) hayatı heba edildi ve ediliyor Türkiye’de anne babaları tarafından ve bunların kaçı bu heba edilmenin sessiz işbirlikçisidir?

Düşünmek bile insanı depresyona yuvarlamaya yetiyor.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Eski bir uyku, eski bir rüya, eski bir mektup

Ozanköy

Dün gece yatarken saate bakmadığım için kaçta yattığımı bilmiyorum.

Bu sabah uyanınca da saate bakmadım.

Sekiz-sekiz buçuk olmalı. Kışın uyandığımda kapının sol alt tarafında gördüğüm güneş, yatağın sol kenarına uzanmıştı.

Eğer birlikte uyanmış olsaydık, sen yatağın o yanında yattığın için güneşi kucağında bulacaktın.

Artık hiç birlikte uyanmayacağız.

“Ayrılalı on beş ay oldu, bunu yeni mi anladın,” diye sorabilirsin.

Hayır.

Yeni anlamadım.

Yeni kabul ettim.

Bu anlayışa beni birkaç gündür gördüğüm rüyalar getirdi.

Dün gece de şu rüyayı gördüm:

İstanbul’daydık. Bir partideydik. Akşam üstü veya geceydi. Birlikte veya ayrı gelmiş olabilirdik ama beraber değildik.

Diğerlerini, biri hariç, siluet olarak görüyordum.

Açık gördüğüm kişi Timur’du. Onu belki tanıyordum, belki tanımıyordum. Gazete mutfaklarında çalışan ama hiç muhabirlik yapmamış, haber peşinde koşmamış orta yaşlı, tombul editörlerden biri olabilirdi. Yüzünde bir gülümseyiş karşıya bakarak oturuyordu. 

Ben, ayakta, tek başıma duruyordum.

Yanıma yaklaştın.

“Çıkalım mı?” diye sordum.

“Ben Timur’la çıkacağım,” dedin. “Artık onunla beraberim.”

Kendimi dairemde buldum. Bu dairede tek başıma yaşıyordum. Çok büyük bir mutfakta, çok büyük, pırıl pırıl cilalı ahşap bir masa vardı.

Sen belirdin. Vücudunun hatlarını ortaya çıkartan yazlık bir elbise giyiyordun.

Yüzünde alaycı bir tebessüm vardı.

“Will I see you again?” diye sordun, İngilizce.

Sorun “Artık başkasıyla beraber olduğumu bilmene rağmen hâlâ beni görmek isteyecek misin,” anlamındaydı.

“Sonunda artık başka birisiyle olduğunu açıkladı,” diye düşündüm.

Bu bilgi beni hüzünlendirdi. Seni bir daha görmemeye, seninle teması kesmeye karar verdim. Ama bunu sana söylemedim.

Rüyadan kayboldun.

Ondan sonra iç sıkıcı, belirsiz, çapraşık şeyler olmaya başladı. Bu şeyler gittikçe daha içimi sıkıyordu.

İçinden çıkılmaz, ne olduğu belirsiz bir sorunla cebelleşiyordum. Çözme olasılığım yoktu. Gittikçe daha çok içim sıkılıyordu. Bir yorgancının dikmekte olduğu bir yastığa pamuk bastırması gibi tıka basa sıkıntıyla doluyordu içim.

“Buna katlanmak zorunda değilim, bu bir rüya,” diye düşünerek uyandım.

Bunları yazarken dışarıda senin kuş ötüyor. Adını iyi koydun. Dedikoducu Kuş.

Uykum gelmeye başladı.

Uykumun gelmeye başlaması hoşuma gidiyor.

Daha önce yüzlerce defa gelmiş olması fark etmiyor.

Yavaş yavaş geliyor. Yavaş ve doğal ve kendiliğinden. Benim herhangi bir şey yapmama gerek yok. Altında deniz olan bir tahta parçasının suyun üstünde durmak için bir şey yapmasına gerek olmadığı gibi. Güneş aşağı inerken gölgelerinin uzaması için ağaçların bir şey yapmalarına gerek olmaması gibi.

Oda gülsuyu kokacak. Başımın altında iki yastık olacak. Dizlerimin arasına bir yastık koyacağım. Bir yastığı da kucağıma alacağım. Başım sola dönük olacak.

Üzerimde yorgan, onun üzerinde Faroe Adaları’nda satın aldığım, bir yüzünde siyah, diğer yüzünde beyaz atlar olan yün battaniye olacak.

Sen bu battaniyeyi görmedin. En Son 2013 aralığında buradaydın, o zaman bu battaniye yoktu - Düşününce bu kadar zaman geçmiş olduğuna inanamıyorum. Çocukların bu kadar çabuk büyümüş olduğuna inanamamam gibi.

On beş ay. Zaman o kadar çabuk geçiyor ki ona yetişemiyorum, arkada kalıyorum... Arkada, seninle birlikte olduğumuz günlerde.

Bu gece rüya görmeyeceğim. Görmem gereken rüyaları kendime gösterip bitirdim.

Dışarısı her zaman olduğu gibi sessiz. Halbuki bu mevsimde ara sıra kukumav kuşlarının ötmesini duymam lazım, hatta belki yarasaların kanat seslerini.

Neredeler?

Canım unutmaya başladığım şeyler istiyor.

9 Mart 2015