27 Ağustos 2016 Cumartesi

Ovacık

Türk nedir? 

Yaşadığı yeri kendisi ve başkaları için cehenneme dönüştürmeye programlanmış kişi,” olabilir mi? 

Geçen yılın mayısında, bir arkadaşımla, Antakya’dan yola çıkmış, Tunceli üzerinden Ovacık’a gitmiştik.

Yol, insanı kendine aşık ettirecek güzellikteki Munzur nehrinin kıyısından geçiyordu.

Dik yamaçlar, bazen hızlı bazen yavaş akan, daralan, genişleyen su, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, hoş kokulu hava beni de arkadaşımı da şaşırttı. Kendimizi bir cennette bulmayı beklemiyorduk.
 
Sık sık durduk, sadece botanik kitaplarında görülen çiçekleri seyrettik.

Ve o güzellikleri görebildiğimiz için ne kadar şanslı olduğumuzu konuştuk.

Ovacık dağlarla çevrili yeşil, umman bir düzlük. Bir Orta Avrupa ülkesinde olsaydı zengin olurdu ama Türkiye’deydi ve yoksuldu.

ATM’den para çekerken lafa tuttuğum bir adam – bir çiftçi – bizi o gece bir düğüne götürmek istedi.

“Davetli değiliz,” diye itiraz edecek oldum.

“Önemli değil,” dedi. “Burada düğünler açıktır. Herkes davetlidir.”

Açık havada sazlar çalıyor, şarkılar söyleniyor, kadın erkek halay çekiyordu.

Genç kadınlar şık ve güzeldiler. Giyimleri büyük şehirlerin pahalı semtlerindeki kadınlarınkinden farksızdı.

Havada bir neşe ve hoşluk vardı ve yumuşaklık – büyük gaddarlıkların yaşandığı bu ellerde insanın karşılaşmayı beklemediği bir yumuşaklık.

İzmir ve İstanbul’dan ve daha birçok başka yerden, daha uygar, daha huzurlu bir yerdeydik.

“Ne iyi ettik de geldik,” diye düşündüm, içim tıka basa yaşam zevkiyle dolu.

Ertesi gün suyun kaynadığı yere kadar gittik ve dönüşte yeni arkadaşımızın köyüne uğradık. Eşi ve sadece küçüklerin olabileceği kadar güzel, canlı, neşeli cıvıl cıvıl çocuklarıyla (çocuklar dünyanın hiç eskimeyen yüzüdür) tanıştık. (Ne yapıyorlar şimdi?)


E. bir teneke peynir satın aldı.

“Gene geleceğiz,” dedik ayrılırken.

Dönüş yolunda “Burada birkaç dönüm toprak alıp üzerine küçük, ahşap bir ev yaptırmak istiyorum,” dedim.

“Yazın sıcaklar bastığında orada yaşarım.”

Onun da aklına yattı.

Biraz düşündüm. “Belki de yaz kış orada yaşarım,” dedim.

“İyi olur,” dedi E.

Biraz kendimizi öyle bir yerde yaşarken hayal ettik.

Ama dönemedik.

Barış süreci sona erdi. Oralar askeri bölge ilan edildi. Pusu bombardıman, ölüm haberleri gelmeye başladı.

Düğün evinin önünde, yarım ay şeklinde sıralanmış plastik sandalyelerde oturmuştuk.

Yıldızlar kadar parlak gökyüzünün altında, gece ilerledikçe serinleyen hava üşütmeye başlamıştı.

Şarkı eşliğinde dans edenleri, neşeyle konuşanları, tabak tabak yemek taşıyanları, bir oraya bir buraya koşan çocukları seyrederken (Ne yapıyorlar acaba şimdi?) “İşte berbat etmek istedikleri şey bu,” diye düşünmüştüm.

Ettiler.

Oraya dönemeyeceğiz.

Birkaç dönüm toprak alamayacağız.

Üstüne ahşap bir ev konduramayacağız.

Munzur’da yüzemeyeceğiz, Ovacık’ın çevresindeki dağlardaki göllere yürüyemeyeceğiz, Kırmızı Benekli Alabalık yiyemeyeceğiz, yol kenarındaki arıcıdan bal alamayacağız.