30 Nisan 2016 Cumartesi

Başkalarının arabaları

Ozanköy

Geçen haftanın güneşli, tenha, sakin günlerinden biriydi.

Öğleden sonranın ilk saatlerinde, otoyolun yavaş şeridinde, Lefkoşa’dan Girne’ye gidiyordum.

Önümde bir araba vardı. Geçmeden önce aynaya bakınca arkamdan hızla büyük, bembeyaz bir Range Rover’ın gelmekte olduğunu gördüm.

Ben yüz kilometre hızla gittiğime göre o herhalde yüz otuzla gidiyor olmalıydı. Azami hız limitinin en az otuz kilometre üstünde. 

Vın diye yanımdan geçti.

Yeniden aynaya baktığımda aynı şeritte Range Rover’dan da süratli, krem rengi bir BMW gördüm.

BMW Range Rover’ı çarçabuk yakaladı ve kuyruğuna takıldı.

Range Rover BMW’ye yol vermedi. Hızını da artırmadı. Aralarında birkaç metre mesafe böylece yola devam ettiler.

Şoförlerinin arasında şu sessiz konuşmanın geçtiğini düşündüm.

BMW: Çekil!
Range Rover: Çekilmiyorum!
BMW: Çekileceksin!!
Range Rover: Çekilmiyorum.  Bir Range Rover BMW’ye yol vermez!

Bu şekilde, “inatçı keçiler”  haline kilitli, bir süre gittiler.

Yol tenha, önlerinde her iki şerit de boştu.

Sonra BMW yavaş şeride kaydı. Biraz gitti. Hızlı şeride girdi ve Range Rover’in önüne geçti.

BMW: Öyle olmaz, böyle olur!

Gözden kayboldular. Başlangıcını gördüğüm  insanlık dramının son perdesini göremedim.

Eğer tam BMW yavaş şeride geçerken Range Rover de sol yapsaydı, kaza olsaydı, ambulansla hastaneye veya morga götürülürlerken sürücülerin bu minik  yarışa bakış açıları ne olacaktı?

Bazen çok basit veya masum veya rutinmiş gibi görünen davranışların bedeli çok ağır olur.

Hayatın ne egosu, ne şakası var. Kimsenin gözünün yaşına bakmaz.

Sık sık kullandığım bu yolda buna benzer çok yarış gördüm. Bazen kıçı kırık bir iş aracı bir Mercedes’i geçmeye çalışır. Bazen yavaş bir araba hızlı bir arabaya inatla yol vermez. 

Bazen üç-dört araba birbirine yol vermeme yarışına girişir. Bazen iki pahalı araba aynı şeritte yarışır.

Üzerinde 155 bin 688 kilometre ve ona yakın çizik bulunan Suzuki’mle çok dağ tepe dolaştım ama oralarda bir tek Range Rover görmedim. Ne de Range Rover muadili araç.

Belli ki başka amaçlar için alınıyorlar.

Neden olmasın?

Madem ki dünyadan haz almaya geldik. Madem ki paramız var veya yok ama olduğunu sansınlar istiyoruz. Madem ki komplekslerimiz var.  Madem ki statü önemli. Madem ki egomuz büyük. Madem ki hayatı herkesi geçtiğimiz bir yarış olarak görüyoruz.

‘Madem ki’den bol ne var?

Başkalarının neyi neden yaptığını bilmek mümkün mü?

Düşünüyorum da, belli bir yaştan sonra, galiba kendimden başka kimseyle yarış içinde olmadım.

Başkalarıyla yarış içinde olduğum zamanlarda da geçmek istediğim kişi yine kendimdi.

Kendimi geçebildim mi?

Evet. Hem de birçok kere.

Çünkü çok önceleri bir bilge kişi kulağıma fısıldamıştı: “Zirveye ulaştığında tırmanmaya devam et.”

23 Nisan 2016 Cumartesi

Geceleyin öten kuş

Yazı yazıyorum ve düşünüyorum ve kararsızlıklar içinde yüzüyorum. 

Çay mı yapsam, yoksa soğuk bir portakal mı soysam? 

Bahçeye çıkıp arkadaşımın yolladığı çiçek soğanlarını mı eksem,  yoksa mayomu giyip denize mi gitsem? 

Yazmaya devam mı etsem?
  
Ya angaryalar? Evin vergisi ödenecek. Elektrik  dairesine gidip neden aylardır elektrik faturası gelmiyor diye sorulacak. Dondurucuda unutulup patlayan alkolsüz biranın cam kırıkları temizlenecek. 

Midem, acıkıp dikkatimi ona çevirmem için pusuda yatıyor. 

Kitap “Üç gündür beni eline almıyorsun” diye şikayet ediyor.

Yazı “Beni bitir, sonra ne yapacaksan yap” diyor.

Göz kapağım kaşınıyor. 

Bu sabah ilk defa giydiğim gömleğin kumaşının kokusu burnuma geliyor ve aklıma terzi Alaeddin’i getiriyor. Ankara’da yaşarken elbiselerimi ona diktirirdim. Alaeddin sigara tiryakisiydi. Teslim ettiği yeni elbiseler sigara kokardı.  Giymeden temizleyiciye yollardım.

Kalp krizi geçirince sigarayı bırakmıştı ama kalfaları içmeye devam ettiği için elbiselerim gene sigara kokusuyla geliyordu.

Ne yapıyor acaba?

Açık kapıdan kayısı ağacını görüyorum. Dalları belli belirsiz sallanıyor. Kayısı bunun bilincinde mi ?  

 “Şu anda güneş üzerime vuruyor. Dallarım ve yapraklarım  hafif hafif sallanıyor. Ne kadar hoş” diyor mu? 
 *
Olmuş şeyler var. Olmamış şeyler var. Olabilecekken olmamış şeyler var ki  “olasılıklar” ve “pişmanlıklar” olarak ömür boyu bizimle beraber yolculuk ediyorlar. 
*
Başkalarının yaşadığı anlar bize anlatıldığında bazen bizim anlarımızmış gibi oluyor.

Ormanın kıyısındaki evinde uyandığında saat 03.16 idi. Kedisi dışarı gitmek istiyordu. Kapıyı açıp onu yolladı. Yatağa geri döndü. Sıcaktı. Yorgan fazlaydı artık. Tekme ile karyolanın ayakucuna atıverdi. Ayaklarını yatağın dışına çıkardı. Gözlerini kapattı, yeniden uykuya dönmeye çalıştı. İşte o anda, daha önce hiç duymadığı bir kuşun ötüşünü duydu. “Puhu mu” diye düşündü ama bu daha ince, tiz bir sesti. Geceyi keskin bir şekilde ortadan bölüveren tek bir ötüş. Sonra kuş dokuz, on kez bu şekilde öttü ve susuverdi.

Ben orada yoktum ama E.’nin daha sonra bana anlattığı bu anı yaşamış gibiyim. Belki o unutacak ama ben hatırlayacağım.

Kim bilir neden.
*
Sonunda kendimi Alagadi’ye atıyorum. Suya girince, dondurucuya konmuş buz kabı gibi hissediyorum önce kendimi ama yüzdükçe bu duygu geçiyor.

Koy tenha. Deniz karpuz rengi. Hava sıcak. Kumlar daha insanın ayağını yakmıyor.

Sıcak kumların üzerine uzanıyorum. Aklımı boşaltıyorum.   Bir tek bu anları yaşamanın minnet duygusu kalıyor.

Önümden iki köpeğiyle yaşlı bir Alman kadın geçiyor.   Külah biçimindeki hasır şapkası yüzünü kapatmış. Sağımda, havlusunun üzerine uzanmış kitap okuyan bikinili İngiliz bir kız var. Solumda, suya giren ama yüzmeyen adalı genç bir çift.

Sonra arabayla yanlarından geçtiğim bisikletli üç turist çıka geliyor.
*
Eve dönünce internete giriyorum ve baykuş seslerinin dinlenebileceği bir site bulup E’ye mailliyorum.

Ondan şu cevap geliyor:

Buldum:)) Benim duyduğum baykuşun sesi, gönderdiğin linkte birebir Sulawesi Scops Owl başlığı altında kaydedilmiş ses*. Tamamen aynı:)) Dün gece yine bahçedeydi.

21 Nisan 2016 Perşembe

Yaş yetmiş, yaş yetmiş bir, yaş yetmiş iki

Yetmiş iki yaşında olmanın benim için en garip yanı, yetmiş iki yaşında olmanın hiçbir garip yanı olmamasıdır.

Rahmi Koç yetmiş yaşına bastıktan sonra “Yaş yetmiş, iş bitmiş” lafının doğru olduğunu söylemişti.

Şimdi ne demek istediğini anlıyorum.

Yetmiş, kim bilir neden, vücudun değişik uzuvları veya yerlerinin “Benden bu kadar” dediği veya demeye başladığı yıldır. Kiminin prostatı pes eder, kiminin kemikleri ses eder. Kiminin saçı dökülür, kiminin dişi sökülür.  Kiminin bel, kiminin boyun fıtığı tutar. Kiminin cinselliği küllenir, kiminin gözleri tüllenir.
Aslında, vücudun zirve noktasından inişi çok daha erken yaşlarda başlar ama yetmişte dönümnoktamtırak bir şey olduğu kesin.

Musa Tanrı’ya yakarırken insan ömrünün ölçüsünün yetmiş yıl olduğunu biliyordu.

Bir soluk gibi tükeniyor yıllarımız, diye şikâyet etti.

Günlerimizin yılları üç yirmi ve bir on yıldır;
Ve güçlülük nedeniyle dört yirmi olsalar bile,
O güçlülüğün ödülü ter ve tasadır,
Çünkü sonunda kopacak ve uçup gideceğiz.

Bir arkadaşım yetmişinde kız arkadaşlarına teker teker veda ettiğini anlattı.

“Neden?” diye sorduğumda, “Yetmişten sonra Viagra da çalışmaz, rezil olmak istemiyorum” dedi.

Bir arkadaşım derin bir depresyonun içine düştü.

Bir başkası gençliğinde çok yakışıklıydı ve yakışıklılığı ile gurur duyardı. Ona bakmayan kadın yoktu.

“Kadınlar artık beni görmüyor” diye hayıflandı, bir gün. “Yok gibiyim.”

Servetini kaybetmiş bir tüccar gibiydi.

Var olan her şeyin (buna dünyanın kendisi da dâhildir) belli bir ömrü var. İnsan olsun, hayvan olsun, bütün yaratıklar kendilerine ayrılan günlerden biraz daha az, biraz daha fazla yaşayabilirler. Ama limiti aşamazlar.

Musa Tanrı’dan daha fazla ömür istemedi. Belki de daha imkânsız bir şey istedi.

Bizi merhametinle erkenden hoşnut et;
Ki bayram edelim ve günlerimiz sevinçle geçsin.
Kaç gün bizi sıkıntıya soktunsa,
Kaç yıl çile çektirdinse
O kadar sevindir bizi.

Çektiği sıkıntı ve çile kadar mutluluk dilemek bu dünya için biraz aşırı bir istek gibi geldi bana.

*
Sabahleyin mutfak kapısını açınca, domateslerin yapraklarında parlayan damlalar gözüme çarptı ilk. Yerler ıslak.

Gece yağmur yağdığını duymamıştım.

Yağmurun ölçüsü kedinin tabağında biriken sudur.  Bir avuç mama ile oraya yöneldim. Küçük tabağın içinde yarım santimetrenin yarısı kadar su ya vardı, ya yoktu.

Havada, artık sararmaya başlayan otların ve kır çiçeklerinin, frezeye, gül ve zambakların ve yağmurun yıkadığı her şeyin kokusu vardı.  Gece, güneş batarken içine çektiği bu kokuyu sabaha kadar soluyacak ve pencereden içeri üfleyecekti.

İçindeki suyu boşaltıp avucumdaki mamayı tabağın içine bıraktım. 
Elimde çay fincanı bahçede yürüdüm.

Ben bütün ağaçları tanıyorum. Onlar da beni tanıyorlar mı?

Onları getirip diken, sulayan, gübreleyen, meyvelerini toplayan, kırık, kuru dallarını temizleyenin ben olduğunu biliyorlar mı?

Ben onların fidan iken ağaç olmalarını izlerken, onlar da benim genç bir adamdan 72 yaşında bir adama dönüşümü izlediler mi?

Artık burada olmadığımda beni hatırlayacaklar mı?

Gelip geçen yıllara birçok şeyler bıraktım ama karşılığında eskiden sahip olmadığım bir şey kazandım: Özgürlük.

Korkudan, kirlilikten, bencillikten, sevgisizlikten, açgözlülükten uzak olmanın verdiği bir akıl özgürlüğüdür bu.  

Bir yarım – özellikle böyle saatlerde –  hep burada kalmak isterken diğer yarım gitmeye hazır.

Bir yarım sonsuzluğa dokunurken diğer yarım bitmeye dokunuyor. 

19 Nisan 2016 Salı

Kara deliklerin çarpışmasından sana ne?

Kısa bir süre önce, ABD’nin Washington ve Louisiana eyaletlerinde bulunan iki gözlem evi, uzayın akla kafa tutan uzaklıklarındaki bir galakside bir patlama tespit etti.

Bilimciler, patlamaya, her birinin kütlesi Güneş’ten otuz misli büyük iki kara deliğin çarpışmasının neden olduğunu açıkladılar.

İnfilak, bir saniyeden az bir süre içinde kainatta bulunan trilyonlarca yıldızın sahip olduğu enerjiden daha fazla enerji salıverdi.

O kadar büyüktü ki, yarattığı kütle çekimsel dalgalar patlamanın bulunduğu yerden 1,3 milyar ışık yılı uzaklıkta olan Dünya’da bile tespit edilebildi.

(Bunu iyice kavramaya çalışıyorum: Işık saniyede yaklaşık 300 bin kilometre hızla seyahat ettiğine göre patlamanın olduğu yerden dünyamıza ulaşabilmesi için bir milyar üç yüz milyon yıl yolculuk yapması gerekir.  Bu mesafe uzak mı yakın mı bile belli değil çünkü kainatın ne kadar büyük olduğu bilinmiyor.)

Kara delik uzayda bir yerdir. Orada çekim gücü o kadar güçlüdür ki ışık bile içinden kurtulamaz.

Çekim gücünün bu kadar güçlü olmasının nedeni kara delikte maddenin minik bir alana sıkışmış olmasıdır. Buna bir yıldızın ölüyor olması neden olabilir.  

Kara deliklerden ışık sızmadığı için gözle görülmeleri mümkün değildir. Varlıkları ancak özel donanımlı uzay teleskopları tarafından tespit edilebilir.

Bu da şöyle olur: Kara deliklerin çok yakınında bulunan yıldızlar bulunmayanlardan daha değişik bir biçimde hareket ederler. Uzay teleskoplarının özel donanımları bu hareketleri yakalayarak bir kara deliğin varlığını haber verir.

Kara delikler ufak veya büyük olabilir.

En ufak kara delikler bir atom büyüklüğündedirler ama bu kadar küçük olmalarına rağmen ihtiva ettikleri maddenin toplamı bir dağ kadar büyüktür.

Devasa kara delikler bir milyon güneş büyüklüğünden büyüktür.

Çevresindeki her şeyi içine çeken kara deliklerin Dünya’yı yutması mümkün değildir. Çünkü Güneş Sistemi’nin yakınlarında böyle bir delik bulunmamaktadır.

Bunları öğrendikten sonra arkadaşıma döndüm ve “Dünya’dan 1,3 milyar ışık yılı uzaklıkta çarpışan iki kara delik bir saniyeden az bir zaman içerisinde kainatta bulunan milyarlarca yıldızdan daha fazla enerji salıvermiş. Bu da kainatı meydana getiren büyük patlamadan sonra meydana gelen en büyük patlama imiş. Ne diyorsun?” diye sordum.

Bir saniye bile tereddüt etmeden “Bu ne işimize yarayacak?” diye karşılık verdi.

Ne cevap beklediğimi bilmiyordum. Ama bu cevabı beklemiyordum. Düşünceye daldım. Gerçekten. Bu bilgi ne işe yarardı?

*
Güneş batarken, bunu düşünerek bahçeye çıktığımda bir portakal yaprağının üstünde bir arı gözüme çarptı. Başımı  yaklaştırdım ve ona baktım. İri, parlak bir bal arısıydı. Kaçmadı.

Bir insan yanlarına yaklaştığında yabani yaratıklar eğer kaçmazlarsa ya ölüdürler ya da ölüme yakındırlar.

Parmağımı hafifçe arıya dokundurdum. Biraz hareket etti ama uçmadı.

Bu arı bir daha evine dönmeyecekti.

Dünya ile çarpışan iki kara delik arasındaki trilyonlarca gök cisminde canlılar var mı? Belki yoktur. Belki gerisi ışık ve gürültüden ibarettir. Belki üstünde yaşadığımız gezegen sonsuz karanlıklarda ışıkları yanan tek gemidir.

İnsan bu geminin kaptanıdır ama tercih ettiği görev gemiyi sağ salim bir yerden başka bir yere götürmek değil batırmaktır.

İnsan, çevresini harap eden, hemcinsleri dahil, yörüngesine yaklaşan canlıları yok eden bir kara deliktir.

Sonsuzluğun içinde bir yerlerde dönüp duran gezegende insan neden bunu görev edindi?
Benim için kara deliklerin çarpışmasının faydası aklıma yeniden bu soruyu getirmesi oldu.