15 Mart 2016 Salı

Rabbim öyle bir gök verdin ki bizlere

Rüzgar esiyor.

Şatolu, cadılı çocuk öykülerindeki  gibi vuu, vuu diyor.

Yaprakları hışırdatıyor, dalları, fidanları sallıyor, kuru yaprakları uçuruyor, insanların makinelerinin çıkardığı sesleri duyulmaz yapıyor.

Durduğum yerde beni sarmalıyor, yüzümü serinletiyor, saçlarımı uçuruyor, burnuma bahar kokuları getiriyor.

Kedinin tüylerini geriye yatırıyor.

Gökyüzü açık mavi, bulutsuz. Bir kubbe gibi.

“Rabbim öyle bir gök verdin ki bizlere/ Rahatlar kalbimiz her an yeniliğinden…” 

Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın (1914-2008) yıllarca önce okuduğum ama ilk iki satırından gerisini unuttuğum şiiri böyle başlıyordu. 

Gerisini bir türlü aklıma gelmiyor. Internette de bulamıyorum.

*
Sabit bir toprak parçasının üstünde durduğumu sanıyorum ama üstünde durduğum yer hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında çılgın gibi dönen bir gezegen.

Gök de bir kubbe gibi görünüyor ama değil. Sonsuzluğun maviye boyanmış bir parçası. Karanlık olup yıldızlar görünür olunca sonsuzluk yüzünü gösteriyor.

Başı sonu var mı?

Gökyüzüne bakarken hissettiklerim oraya benden daha iyi bakmış biri tarafından kelimelendirilmiş. Taşın heykel olması gibi bir şey
Ne var oralarda? Kim var?
Ölenler ve doğmamışlar oralarda mı?

Düşüncelerimiz ara sıra hep oralara gidecek. Oralarda hep bir şeyler arayacağız.
*
İstanbul’da bir edebiyat dedektifi yaşıyor. Kayıp kelimeleri ve cümleleri, hafızalardan silinmiş şiirleri ve düz yazıları arayıp bulan bir kadın.

Ona bir mesaj yolluyorum ve Dağlarca’nın “Rabbim öyle bir gök verdin ki bizlere ...” dizesi ile başlayan şiirini bulabilir mi diye soruyorum.

“Bulursan dile benden ne dilersen,” diye yazıyorum. 

Birkaç dakika sonra karşılık veriyor o: “Üç tane dantelli ve üçünün de desenleri farklı kilotlu çorap istiyorum. Anlaştık mu dude?”

“Anlaştık,” diye cevap veriyorum ben.

“Üç numara,” diye yazıyor o. “Boy 1.70, sorarlarsa.”

Beş dakika – beş dakika sonra – sonra Dağlarca’nın eşsiz şiiri ekranımda beliriyor.

Rabbim bir gök verdin ki bizlere,
Rahatlar kalbimiz her an yeniliğinden.
O kadar sade, aydınlık, sonsuz,
O kadar kendiliğinden.
Rabbim bir gök verdin ki bizlere,
Anlamaz sadakatini düşünceler.
Bunca yıl bizi memnun etti,
Daha da eder.

Her daim yeni, sade, aydınlık, sonsuz. Çaba göstermeden var. Hep orada. Hep kalbimizi rahatlatır. Ne yaparsak yapalım karşılıksız verilmeye devam edilen bu iç ferahlığı göğün, yani Tanrı’nın, insana olan sağlam, güçlü ve içten bağlılığını gösterir.

Ama insan aklı bu sadakati kavrayabilir mi?

Tekrar tekrar okuyorum şiiri.

Gökyüzüne bakarken hissettiklerim oraya benden daha iyi bakmış biri tarafından kelimelendirilmiş. Taşın heykel olması gibi bir şey.

İçim, sanki de göğün küçük bir parçasını içine almış gibi açılıyor, açılıyor, açılıyor.

*
Daha sonra, geceleyin anlıyorum ki ben edebiyat dedektifi ile mesajlaşırken Ankara’da birileri bir araca patlayıcı yüklüyordu. İnsanların iki gram yaşam zevki kalmıştı, onu da çalmaya çalışacaklardı.

*
“Dünya ne ise odur. Hiçbir şeyi değiştiremezsin. Her şey geçer. Bu da geçecek. Canlı veya cansız olsun, zarar verme. Kimsenin sana zarar vermesine izin verme.”