13 Şubat 2016 Cumartesi

Düşünüyorum, o halde?

Eğer düşünmek bir ağırlık kaldırma egzersizi olsaydı, beynim safi adale olurdu.

Yoruldum.

Düşünce sağanağına şemsiye olan meditasyon benim gibi düşünmekten yorulanlar için keşfedilmiş olmalı.

İşte, şimdi mesela. Neden bunları düşünüyorum ve yazıyorum,  kahvaltımı bitirip, bahçeye çıkarak yeni günü izlemek dururken?

Sabahleyin uyandığımda bu konu aklımda yoktu.

Düşünüyorum ama daha önce başkaları tarafından düşünülmemiş şeyler mi düşündüğüm?
Financial Times’ın hafta sonu sayısında 1990’ların kült bilim kurgu dizisi X-Files’ın yeniden ekranlara dönüyor olduğuna dair bir yazı okumaya başlamıştım ki, aklıma geldi.
 
Aslında X-Files ile ilgili, yazıyı neden okumaya başladığımı da anlamış değilim. Bu diziyi hiç izlemedim. Yeniden hayata dönüyor olmasında beni ilgilendiren ne olabilir?

(Acaba X-Files’ı ısmarlasam mı? Bilim kurgu filmleri  seviyorum. Daha iyi ve ilginç dünyalar ve hayatlar hayal edilebilmiş olması umuduyla izliyorum onları. Ama çoğunlukla düş kırıklığına uğruyorum. İçlerinde gerçekten ilginç olanları çok az. Stanislaw Lem’in Solaris’i ve Philip K. Dick’in kitabından uyarlanmış Blade Runner dışında aklıma doğru dürüst bir şey gelmiyor. Bir de belki James Cameron’un Avatar’ı ve Stanley Kubrick’in A Space Oddesy’si.

Bilim kurgu filmlerin çoğu şiddet ve açgözlülüğün uzaya veya geleceğe yansıtılmasından başka bir şey değil. İnsanın hayal gücü kendiyle sınırlı. Başka dünyalar hayal edenler, çoğunlukla,  içinde yaşadığımız dünyayı başka dünyalarda hayal etmekten başka bir şey yapmıyorlar.)

Düşünce sürekli hareket halinde, varacağı yer belli olmayan bir trendir, katarına sürekli vagonlar eklenen.

Bazen bir yere varmış gibi olursunuz. İneyim artık dersiniz. Ama daha bu düşüncenin sonuna gelmeden düşünce süratle yoluna devam etmeye başlamıştır.

Düşünce kesintisiz. Basketbolda elden ele dolaşan, ama yere asla düşmeyen top gibi. Skor yok, hakem yok, ara yok. Bitmeyen yorucu, yorucu, yorucu bir oyun.

Her şey aklımızın içindedir.

Dışımızdaki her şey hem olduğu yerde hem aklımızdadır.

Bahçede, üzerinde 1875 yazan, yan yatmış, sarı yaseminle sarılı büyük bir küp var. Yerinde duruyor ama onu düşündüğümde aynı zamanda beynimde de var.

Belki de Alzheimer hastalığı bu ikili denklemin bir yarısının yok olmasıdır. Küp bahçede duruyor ama Alzheimer’lının aklından kayboldu. Onun aklı boş veya boşalmakta. Nasıl bir şey acaba? Düşünmeyen, kaydetmeyen, deposu boşalmış bir aklın sahibi olarak yaşamak?

*
Düşünüyorum ama daha önce başkaları tarafından düşünülmemiş şeyler mi düşündüğüm?

Alman edebiyatçı Goethe’nin (1749 –1832) dediği gibi “Aptalca veya bilgece olsun, geçmişte akla gelmemiş düşünceleri, kim düşünebilir?”

*
Düşünmüyorum o halde yokum. Belki de o kadar kötü değil. Belki de cennet o.