31 Aralık 2016 Cumartesi

Hayır, öyle değil böyle olacak

Ozanköy
Hayır, kendimle hesaplaşmayacağım.

Hüzünlenmeyeceğim.

Hayıflanmayacağım.

Pişmanlık duymayacağım.

Zaman ne kadar hızla geçiyor, ömrüm daha da kısaldı diye düşünmeyeceğim.

Kadere isyan etmeyeceğim, kendime acımayacağım, hayatımı boşa harcadım demeyeceğim.

Ölmüş olanları düşünmeyeceğim.

Sabahleyin her zamanki saatte uyanacağım.

Belki güneşli, belki yağmurlu olacak.

Kediye mamasını vereceğim.

Kuşların yemliğini dolduracağım.

Şampanyayı buzdolabına koyacağım.

Kahvaltı yapacağım, çizmelerimi giyip kaşkolumu boynuma saracağım, İsviçre çakısı cebimde bahçeye çıkacağım.

Günlerdir ara ara yağmur yağıyor, bitkiler mutlu, köklerini birbirine dokundurup cilveleşiyorlar.

Dünden bu yana zambaklar ne kadar büyüdü, çiçek açan siklamen var mı, ektiğim düğünçiçekleri, fritillaria çıkmaya başladı mı, bakacağım.

Kulağıma yenidünya çiçeklerindeki arıların sesi gelecek.

Topraktan burnunu uzatan arpa çiçeklerine basmamak için dikkatli yürüyeceğim.

Her yer yeşil, keşke yerden birkaç santimetre yukarıda yürüyebilsem ve hiçbir şeye basmasam diye düşüneceğim.

Islak olduğuna bakmadan kuyunun yanındaki zeytin ağacının dalına oturacağım, çocuklar küçükken ağaca tırmandığında orada oturduğumu, şimdi büyüdüklerini, belki bir gün onların da burada çocuklarıyla olacağını düşüneceğim.

Başım dallara değecek ve yapraklardan üstüme yağmur damlaları dökülecek.

Her adımda daha iyi olacağım.

Bu yeri, ben satın almadım da sanki bana verilmiş gibi.

İçim, her zaman olduğu gibi minnettarlık hissiyle dolacak. Orada birisi olsa da olmasa da, duysa da duymasa da başımı kaldıracağım, gökyüzüne bir şükür yollayacağım. 


Ağaçtan mandalina, portakal koparacağım, belki bahçede yiyeceğim, belki eve getireceğim.

Eve odun taşıyacağım, şöminenin yanındaki kazanı dolduracağım.

Gece olacak.

Ne biri bana gelecek, ne ben birisine gideceğim.

Ateşi yakacağım.

Tabağa portakal dilimleyeceğim.

Şampanyayı açacağım.

Belki, sonunda açılan bir kapı, rüzgârda sallanan ekinler ve başaklara değen bir el olan Gladiator filmini izleyeceğim.

Havai fişekler, silahlar patlamadan çok önce, üst kata, yatakta olmayan birinin yanında yatmaya çıkacağım.

*
Eski yıldan yeni yıla, boş bir yolun bir tarafından diğerine geçer gibi geçeceğim.

29 Aralık 2016 Perşembe

Pisagor heykeli / Sisam
Noel yemeğinde beş kişiydik.

Üç kadın iki erkek.

Yemekten sonra karnımız sıcak, kafamız hoş, masanın çevresinde oturmaya devam ederken duvardaki takvime gözüm ilişti.

Kalkıp aldım. Her bir ayın sayfasında eski bir Yunan feylesofunun heykeli ve birkaç sözü vardı. Sayfaları çevirerek yüksek sesle okumaya başladım. İçlerinde en ilginç olanı Pisagor’unkiydi.

Daha çok, adını taşıyan teoremi ile bilinen Pisagor, Sisam Adası’nda doğmuş ve Milattan Önce tahminen 570 ile 495 yılları arasında yaşamıştı.

Tahminen diyorum, çünkü Pisagor hakkında bilinen hemen hemen hiçbir şey kesin değil.

Meşhur teoreminin ve kendinden sonra gelen feylesofları etkileyen düşüncelerinin, kendine mi yoksa öğrencilerine mi ait olduğu konusu bile tartışmalı.

Hakkındaki bilgiler, ölümünden yüzyıllar sonra derlenmiş.

Mısır’a, Yunanistan’a ve muhtemelen Hindistan’a gitmiş. Milattan Önce 530 civarında adını taşıyan, matematik ve bilime önemli katkılarda bulunan, kısmen bilimsel kısmen dini, bir okul veya lonca kurmuş. Bu yerde gizlilik esasmış. 


Pisagor’a atfedilen buluş ve düşüncelerin, gerçekten ona mı ait olduğu konusundaki bulutların bir nedeni de bu gizlilik. 

Pisagor’un kendine feylesof diyen ilk kişi olduğu sanılıyor. Bunu kendini beğenmişlikten yapmadı. Şimdi feylesoflardan başka kimsenin anlamadığı felsefe, o çağlarda “bilgelik seven” anlamını taşıyordu. Feylesof sadece bir “bilgi aşığı” idi. 

Pisagor’la ilgili birçok mit var. 

Tanrısal bir kişi olduğu düşünülüyormuş.

Müzik, gerçeklik, kehanet, şifa, güneş ve ışık, şiir ve daha birçok şeyin tanrısı olan Apollon’un oğlu olduğuna inanılıyormuş.

Doğaüstü bir parlaklığa sahipmiş.

Bir kalçası altındanmış.

Ünlü bilge ve iyileştirici Abaris, altın bir oka binmiş olarak onu ziyarete gelirmiş.

Aynı anda birçok değişik yerde görünürmüş.

Aristo’nun “Pisagorculara Dair” kitabını okuyabilmiş olsaydık muhtemelen bu ilginç kişi hakkında daha ayakları yere basan bilgiye sahip olacaktık ama değiliz; çünkü o kitap Pisagor’un yazmış veya yazmamış olduğu kitaplar gibi kayboldu. 


Eski Yunan felsefesine ait kitapların kayıp olanları, kaybolmayanlardan çoktur. Sokrat öncesi yaşamış olan 90 kadar ünlü düşünürden kalan bir tek kitap yok. Ne düşünmüş olduklarını daha sonraki düşünürlerin kitaplarındaki atıflardan biliyoruz.

Bu atıflardan derlenmiş bir kitap var elimde. Buna göre “Sisamlı Pisagor” geriye yazılı hiçbir şey bırakmadı.

Ama elimde tuttuğum takvimdeki Pisagor sayfasında şu cümle vardı:

Ya sessiz kalmalısınız ya da söyleyeceğiniz şey sessizlikten daha iyi olmalı.

Bu sözleri okuduktan sonra, aklım, altından giden, üstünden gelen araçların sefer ettiği Avrasya tüneli gibi ikiye bölündü.

Üstten masadaki sohbete katılırken, alttan, bugüne kadar “sessizlikten daha iyi” ne söyledim ve yazdım diye düşünmeye başladım.

Bu sabah uyandıktan sonra da.

Her birimiz şelale gibi laf döküyoruz. Milyarlarca insan, trilyonlarca kelime ve bunların meydana getirdiği gürültü veya sessizlik eksikliği.

Çoğu boş, yalan veya kandırmaya yönelik laflar.

İnsan gürültü çıkarmadan yaşayamayan tek yaratıktır.

Düşündüm ki, ben de bu yaratıklardan biriyim ve galiba ortalamadan fazla gürültü kattım boş gürültüye.

Pisagor, altın kalçalı ayağıyla popoma bir tekme vurup atardı beni okulundan.

27 Aralık 2016 Salı

Kötü zamanlar için hazırlık

İnsan, kötü zamanlara hazırlıklı olmalı.

Bir şeyler biriktirmeli, bir şeyler saklamalı.

Kemik gömen köpekler, fıstık saklayan sincaplar, arılar ve karıncalar gibi.

Kötü zamanlar mutlaka gelir.

Hazırlıklı olmalı.

Ama olunabilir mi? Nasıl olunabilir?

Kötü zamanları kötü insanlar yaratır.

Yer sarsıntısı, çığ, taşkın, kuraklık gibi doğal afetler ve salgın hastalıklar da zamanı kötü yapar ama değişik bir biçimde. Onlar dünyanın halleridir; doğum ve ölüm, bulut ve yağmur gibi.

Kaderine küfreder, yıkıntılardan uzaklaşır, sağ kalanlarla başka bir yerde, yeni bir hayat kurar insan.

Melanet başka bir şeydir. O, sadece insandan gelir, çoğu zaman tek insandan.

Saltanat kurar, hayatı yıllarca, bazen on yıllarca zindan eder.

İnsan ömrü kadar uzun kötü zamanlar çok olmuştur.

Kongo’da akıl almaz cinayetler ve gaddarlıkla on milyon insanın ölümüne neden olan Belçika Kralı Leopold, milyonları katleden Stalin,  Mao, Pol Pot gibi despotlar, Irak ve Suriye’yi yakan yangını başlatan Bush ve Blair gibi aptallar, bir milleti yıllarca her şeyin çürümekte olduğu bir adaya hapseden Castro gibileri. Amerika’nın keşfinden sonra orada yaşayan yerlilere uygulanan soykırım gibi. Kuzey Kore’de 1950’den beri var olan diktatörlük, Mollaların İran’ı, anarşi yeniği Pakistan gibi. 

Hep oldu bunlar. Hep var. Hep olacak.

Konfüçyüsçüler “Hükümet kötü ise dağlara çekil,” diyor.

Taocular “Dağlara hükümet kötü olsa da olmasa da çekil,” diyor.

Ama kaçmak ne kolaydır ne de her zaman çözümdür. Seneca, Milattan Sonra  54-68 yıllarında hüküm süren Roma İmparatoru Neron’un, önce lalası sonra baş yardımcılarından biriydi.

Gözden düşünce biriktirdiği büyük bir serveti Neron’a bağışladı ve kırsaldaki evine çekildi. Ama emekliliği uzun sürmedi.

Darbe girişimine katıldığı iddiasıyla, İmparator onu kendi eliyle bileklerini kesip intihar etmeye mahkûm etti.

On Altıncı Yüzyıl’da yaşayan Büyük Fransız bilgesi Montaigne’nin önerisi, kötü zamanlarda bir köşeye çekilip susmaktır.

Böyle zamanlarda “dünyayla hasbihal etmek ya kendini tehlikeye atmakla olur ya da yalan söyleyerek,” diye yazdı.

Yalan söylemek istemediği için sustu, Fransa’da, neredeyse hayatı boyunca süren  Protestan-Katolik savaşları hakkında fikir beyan etmedi.

Geçenlerde konuştuğum yetenekli ve ödüllü bir tıp profesörü, yılını doldurur doldurmaz emekliliğini isteyeceğini söyledi. Bir buçuk yılı kalmış. Yaşı daha elli bile değil.

“Türkiye dışında bir adaya yerleşeceğim,” dedi bana. 

“Kim ki savaşır ve sıvışır, gün gelir döner gene savaşır,” der bir İngiliz atasözü.

Beyhude cesaret bilgelik değildir.

“Kaçıp meydanı onlara mı bırakacağız,” diyor bazıları.

Meydan zaten onlara ait değil mi, polisleri ve Toplumsal Olaylara Müdahale Araç’larıyla, biber gazları ve tazyikli sularıyla? Meydan, köşe başı, sokaklar, caddeler, onlara ve intihar bombacılarına ait.

Eski Yunan’da ortaya çıkan ilk feylesoflar dünyayı ve insanın yeryüzündeki yerini anlamaya çalıştılar. Çalkantılar, felaketler, şanssızlıklarla dolu dünyada insan, en iyi nasıl yaşayabilirdi?

Eski Yunan’dan Buda’ya, peygamberlere kadar insan olma haliyle baş etmenin birçok formülü ileri sürüldü.

Ama hangi formülün uygulayıcısı olursa olsun - Montaigne’nin dertlerle dolu hayatında keşfettiği gibi – melanet, insanın peşini bırakmayabilir.

Sanırım herkes kendi feylesofu olmak, yeryüzündeki kısa ömrünü en iyi nasıl geçireceğini kendi tayin etmek durumundadır.

Benim felsefemi biliyorsunuz: Canlı cansız hiçbir şeye zarar verme, zarar görme. Karşılaştığın şansı da şanssızlıkları da hafif bir tebessümle karşıla.

24 Aralık 2016 Cumartesi

Nereye gideceğini bilmeyenin yolu nereye çıkar?

Düşüncelerine özen göster,
çünkü kelimelere dönüşürler.

Kelimelerine özen göster,
çünkü eyleme dönüşürler.

Eylemlerine  özen göster,
çünkü alışkanlık haline gelirler.

Alışkanlıklarına özen göster,
çünkü karakterin olurlar.

Karakterine dikkat et,
çünkü karakterin kaderindir.
 
Böyle diyor büyük usta Lao Tzu, iki bin altı yüz önceki Çin’den bugüne gelen, gerçekliğini hiçbir zaman yitirmeyecek bu sözlerle.

Birisi bunları liseye giderken her gün Erdoğan’ın kulağına fısıldasaydı çok iyi olurdu. Hem kendi başka bir Erdoğan olurdu bugün, hem Türkiye başka bir Türkiye.

Artık çok geç.

Napolyon kimseyi dinlemedi, atına atlayıp ordusunu Moskova üzerine sürdü, kış geldi, kar yağmaya başladı, kurtlar uluyor. Gidebildiği kadar ileri gitmekten başka çaresi yok. Sonunda Moskova’ya varıyor ama şehir boş, Rus ordusu dahil herkes geri çekilmiş. 

Kışa, açlığa, tifoya yenik, perperişan geriye dönüyor.

Beş yüz bin kişilik Fransız ordusundan 27,000 kişi kalmış.

Bu macera Fransa’nın Avrupa üzerindeki hâkimiyetini sona erdiriyor, Napolyon’un sonunu hazırlıyor.

Akıllı kişileri dinlemek için akıllı olmak lazım, “bilge kişileri bulmak için bilge olmak.”

Rusyalarını işgal etmek için yola çıkanlar, giriştikleri işin hata olduğunu anlasalar bile, yarı yoldan geri dönemezler.

Yarı yoldan geri dönmek, yola çıkmaktan daha fazla cesaret ister.

Kaybettikçe daha fazla para bastıran, daha fazla borçlanan kumarbaz gibi girdaba kapılmışlardır bir kere.

Kissinger’in dediği gibi, “Nereye gideceğini bilmezsen bütün yollar hiçbir yere çıkar.”

Hükümet aynı anda Türkiye’de, Suriye’de ve Irak’ta çarpışıyor. Karşısında Fethullahçılar, PKK, PYD, ve IŞİD var. Suriye’de Esad’la kavgalı, Irak’ta Şii Bağdat rejimi ile, İran’da mollalarla.

Darbe girişiminin yaraladığı bir ordu ve polis gücüyle, bu çok cepheli savaştan galip çıkmak bir mucize gerektirir.
 *
Yazılan, çizilen, konuşulan her şey boşuna.

Tarih, bir nehir gibi akar, ne önüne set çekilebilir, ne akışı ters döndürülebilir.

Türkiye, zorlu kesimleri ve hızlı akışları olan bu nehrin en zor parkurunda rafting yapıyor.

Raftingde amaç, içinde bulunulan raftı yani salı, devirmeden, kürekle yönlendirerek kayalar ve engeller arasından geçirmektir.

Rafting, takımlar halinde yapılır ve başarılı olabilmek için tek vücut gibi hareket eden bir takıma sahip olmak gerekir.

Tek vücut gibi hareket eden bir takım olmak, herhalde Türkiye’nin AKP yönetiminde olamayacağı şeylerin başında gelir.

20 Aralık 2016 Salı

Bir şey canlı canlı toprağa gömülmeyi seviyorsa

Ozanköy

Bir şey canlı canlı toprağa gömülmeyi seviyorsa, o şey tohumdur.

İnsanın hayatı toprakta sona erer. Tohumun hayatı toprakta başlar.

Dizlerimin üstünde, evin önündeki servi ağacından düşen tohumları ekiyorum. 

Toprağı biraz kazıp yumuşatıyorum. Tohumları parmaklarımın ucunda tutuyorum, tuz serper gibi serpiyorum, üstünü görünmeyecek kadar toprakla kapatıyorum. 

“Hadi aslanlar göreyim sizi,” diyorum ve yapmaya değen bir şey yapmış olmanın memnuniyetiyle ayağa kalkıyorum.

Orman Dairesi’nin Lefkoşa’daki fidanlığına gitsem, bu servilerin bir veya iki yıllık olanlarını birkaç liraya alabilirim. 

Ama o, evlat edinmek gibi olur, biraz. Tohumdan büyüyen ağaç daha gür olur. Daha az bakım ister.

Eski toprağa ektiklerin / Bir yeni güçle göverdi gür"

Bahçedeki düzinelerce servi ağacı arasında en  dinç ve mutlu olanlar kendiliğinden çıkanlardır.

Torbada veya saksıda alınan fidan, dikildiği yerde kök salıp yaşamaya çalışmak zorundadır. Yardım almadan bunu yapamaz. Kök sistemini yere yayıncaya kadar bakım ve su ister.

Tohum ise bağımsız bir varlıktır. 

İsterse çimlenir, istemezse çimlenmez, koşulların uygun olmasını bekler. 

Toprağın ısısını ve nemini, günün uzunluğunu ölçer, istediği koşulların hepsi bir araya gelmişse “yumurtadan çıkar,” ne olacaksa olma işine koşulur. Gelmemişse bekler. Gerekirse yıllarca, on yıllarca.

İnsan, toprağa uyumaya verilir, tohum ise uyanmaya. 

Saksıda ağaç, saksı ne kadar büyük olursa olsun, mutlu değildir. Kökleri, uzun saçlarını çözmüş bir kadının saçları gibi salınmak ister ama salınamaz. Saksının duvarlarına çarpar, hapishane avlusunda volta atan mahkûmlar gibi saksının çevresinde çemberler meydana getirir.

Ağaç kökleri başka ağaçların köklerine yakın olsun ister. 

Saksıda bitki, hücrede insan gibidir.

*
Tohum sessiz, kendini ilan etmeyen bir mucizedir.

İçindeki hücrelerde ağaç veya başka bir şey olmak için gerekli bilgilerin tamamı vardır. İlk aşamada, hangi hücre kök olup yere yayılacağını, hangi hücre sap olup yeryüzüne çıkacağını bilir.  Büyüme, hücrelerin başka hücreler doğurması ile olur. Hücreler birbirine eklene eklene  olacaklarına varırlar – ağaç, çiçek, ot, mantar ve sayısız başka şey.

İnsan toprakta uyurken topraktan aldıklarını verir, ufalır kaybolur; tohum uyanırken topraktan alır, ortaya çıkar.

*
Hava güneşli. Önce fularımı çıkarıp bir dala asıyorum, sonra hırkamı, ardından  “Acaba tişörtü de çıkarsam mı?” diye kendime soruyorum ve beş on dakika sonra soruya “evet” yanıtı veriyorum.

Portakal, mandalina ve mersinin olgunlaştığı bu ayda, havanın bu kadar sıcak olmaması lazım. 

Karıncalar ilkbahar geldi sanıp deliklerinden çıktılar. Yenidünya çiçeklerinde, bu aylarda dinlenmeye çekilmişolmaları gereken arılar vızıldıyor.

Yolların kenarından akan, pencereleri kırbaçlayan, yaprakları döken yağmurlar istiyorum ama güneş ve sıcak alıyorum. Süt mavisi gökyüzünde bulut yok.

*
NOT: Cumartesi günkü yazımda, dalgınlıkla yılda bir defa izlediğim filmlerden birinin “Mevsimler” olduğunu yazdım. “İklimler” (Nuri Bilge Ceylan) yazmalıydım. 

17 Aralık 2016 Cumartesi

Hayatım film

Lale Devri’nde yaşasaydım, gece gelince haremime çekilecek, ipek yastıkların üzerine uzanıp afyon çubuğumu yakacak, dumanında dünyadan uzaklaşacaktım.

Onun yerine şömineyi yakıyorum, koltuğa uzanıyorum ve film izliyorum.

Dünyanın, insan icadı baskısı gittikçe ağırlaşan, bulutları kararan, sarsıntıları şiddetlenen gerçeklerini bir süre kapının dışında tutmak için.

Dedelerimizin dedelerinin ve onların dedelerinin, ta ilk dedeye kadar uzanan zamanlarda kurulan, bugün elbirliğiyle hayatta tuttuğumuz, adına “modern hayat” dediğimiz, bir gerçek yarattık. 

Herkes bu gerçeğin bir aktörü, hiç kimse ondan hoşnut değil, hemen hemen hiç kimse değiştirmek için bir şey yapmıyor.

İnsandan başka, gerçeklerden kaçmak isteyen bir başka canlı var mı?

Avlanan, kesilen, evleri yok edilen kuşlar, balıklar, hayvanlar ve bilumum canlılar için de gerçek hoşdeğil.

Onlar da o gerçekten kaçmak istemeli.

Hem de insandan daha sık ve daha büyük süratle.

Ama istiyorlar mı? Kaçabiliyorlar mı? Hatta gerçeğin onlar için  gittikçe değiştiğinin, kısıtlayıcı ve yok edici olduğunun, farkındalar  mı?

Bu soruların cevabı bilinmiyor.
1971'de kurulan Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması (SETI) uzaydan gelebilecek sinyalleri yakalamaya çalışıyor
SETI Enstitüsü’nden haberiniz var mı? 
 
Amerika’da bir kuruluş. Kainatta yalnız mıyız değil miyiz onu öğrenmek için kuruldu.

Yeryüzü dışında var olabilecek akıllı yaratıkların, yolladıkları veya çıkardıkları sinyalleri yakalamaya çalışıyor 1970’lerden beri.

Ama böyle bir sinyali tespit etseler bile sinyal olduğunu veya ne anlama geldiğini anlayabilecekler mi?

Yanı başında yaşayan hayvanların ne düşündüğü hakkında en ufak fikri olmayan insan, bir uzay yaratığını nasıl anlayacak?

Çocukluğumdan beri sinemayı severim. Lisede, üç ayrılmaz arkadaş, Andız, Galfa ve ben, Lefkoşa’nın Rum tarafındaki Atheneon Sineması’na gider, harika filmler izlerdik.

Alfred Hitchcock’un şimdi klasik olan Vertigo’sunu yeni gösterime girdiğinde orada izlemiştik.
O günlerden beri film bağımlısıyım.

Salondaki raflarımda binden fazla orijinal DVD var.

Gençliğimde, film izlemek için senede dört beş defa Londra’ya giderdim.

Nuri Bilge Ceylan, Paolo Sorrentino, Andrey Zvyagintsev, Pablo Larraín, Asghar Farhadi, Abbas Kiarostami gibi yönetmenlerin yeni filmlerini sabırsızlıkla beklerim.

Station Agent, Sideways, Festen, Under the Sun, The Return, The Great Beauty, Mevsimler gibi senede bir defa yeniden izlediğim birçok favori filmim var. 

Ama kaliteli  filmler ve yönetmenler  insanı dünyanın gerçeklerinden uzaklaştırmaz, tersine o gerçeklerin içine çeker.

Afyonum olanlar televizyon dizileridir.

Diziler kalitesiz ama eğlendiricidir demek istemiyorum. Killing, The Bridge, Wire, Spiral, Fargo, True Detective, Homeland gibi diziler, iyi filmlerle rahatlıkla boy ölçüşebilir. Hollywood’un son yıllarda yaptığı en kaliteli işler arasında birçok dizi var.

Dizileri televizyondan değil DVD’den izlerim. İlk izlediğim ve tiryakiliğimi başlatan The Sopranos dizisi oldu. Belki bu uzun kış gecelerinin birinde yeniden izlerim.

Kaça kaça nereye gidecek insan?

Filmlerin ötesinde, insana sadece bilgisayar içinde var olan bir gerçeği yaşatmayı amaçlayan Sanal Gerçeklik (Virtual Reality)  ve Yapay Zeka (Artificial Intelligence), yani robotlar var. İkisi de “afyon” olarak daha hazır değil ama olmalarına çok uzun zaman kaldığını sanmıyorum.

“Şömineyi yakıyorum, koltuğa uzanıyorum,  robot sevgilim kucağımda film izliyorum,” gibi cümlelerin yazılacağı günler pek uzak değil.

O zaman şömineyi yakmaya gerek kalacak mı? Belki insan kaloriferli bir robot ısmarlayıp ısınma derdinden kurtulur.

Ama ateş sadece ısınma için değil. Belki o kalır.

15 Aralık 2016 Perşembe

Randevu

En çok randevum olmadığı günlerde mutluyum.

Kendim vermiş veya almış olsam da randevu, günün tamamen bana ait olduğu duygusunu bozarak beni rahatsız eder.

Paylaşmak istemediğim bir şeyi paylaşmak zorunda kaldığımdandır bu.

Paylaşmak istemediğim şey de zaten paylaşılması mümkün olmayan bir şeydir: Yalnızlığım.

Yalnızlık iyi bir kelime değil, aslında. Olumsuz. Bırakılmışlık, hatta terk edilmişlik içerir. Seçilmişlik değil, dayatılmışlık. Olmaması gereken bir durum. Yalnızlıkta bu anlamlar var.

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Bir haykırsam belki duyulur sesim,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
...............
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.


Iıh. Bu yalnızlığı kastetmiyorum

Kastettiğim, İngilizce’de solitude kelimesiyle açıklanan haldir:

Başkalarından uzak ve bağlantısız olmanın yarattığı alanda, sevdiğin işleri yapmak için isteyerek ve severek tek başına olmak.

Bir başına olma hali. İnsan bu halde bir başınadır ama yalnız değildir.

Başkalarıyla onların değil, senin istediğin zaman birlikte olmak.

Sıkıcı insanların, vaktini saçıp savurmalarına fırsat vermemek.

Başkalarının değil, kendi istediğini yapmak.

Benim bu huyumu bilen (ve beğenmeyen) bir arkadaşım beni başkalarına “yabani” olarak tanıştırır. (Adını vermeyim ama birkaç ipucu vereyim: Havana purosu elinden düşmez. Çorbadan başka yemek yemez. Coca Cola’dan başka içki içmez.)

Bazı işler “yabani” olunarak yapılır. Şu anda yaptığım iş, örneğin bu yazıyı yazmak. Bu yazıyı yazmak sadece tuşlara dokunup düşündüklerimi ekrana aktarmak değil, yazı olacak şeyleri uzun uzadıya düşünmektir. Bu bazen günler, bazen aylar, yıllar alır. Biriktirilmiş bir şeyin ürünüdür.

“Yabani” olmadan yaratıcı olmak (veya yaratıcı olmaya hazırlık yapmak) mümkün değildir.

Yürümek, özünde yalnız yapılan bir şeydir, çünkü sağlık için değil ruh için yapılır ve ruh için yapılan birçok şey gibi solitude gerektirir.

Ciddi bir uğraşı olarak kitap okumak da tek başınalık ister.

Bir başına olduğunda birlikteliğini istediklerine dağıtırsın. Olmadığında herkes istediğini alır.

Bu bahsettiğimin insanın normal hali olmadığını biliyorum ve böyle olmayanlara hiçbir yergim yok.

Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi... Sonra “Adem’in yalnız kalması iyi değil,” dedi. “Ona uygun bir yardımcı yaratacağım,” dedi. Tanrı, Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. .. Bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.

Ama ben böyleyim, sen öylesin, o öyledir.

Herkes ne istiyorsa o olsun.

Solitude zaman cimrisi olmak demektir.

Başkalarıyla beraber olmamak değil daha az beraber olmaktır.

Solitude az veya çok herkese lazımdır. Dışarıdaki sesleri susturup içerideki sese fırsat vermek için.

*
Galiba başkalarıyla beraber olmaktan hoşlanmıyorum anlamı çıktı yazdıklarımdan. Bu doğru değil. Birlikte olmaktan haz aldıklarım, birlikte olamamaktan acı duyduklarım da var.

Ama o başka bir yazının konusu.

13 Aralık 2016 Salı

Bazen


Bazen yavaşlamalı, hayatın hızla yanından geçmesine izin vermelisin.

Bazen durmalı, başı ve sonu olmayan bir kainatta yaşadığını hatırlamalı, boyunu ona göre ölçmelisin.

Geceleyin ıpıssız bir dağ başında, sırtüstü yere uzanmalı, yıldızları seyretmeli, oralardan gelip oralara gideceğini hayal etmelisin.

Bazen insansız bir deniz kenarına gitmeli, pantolonunun paçalarını kıvırmalı, bir ayağın denizde, bir ayağın kumlarda yürümeli, “deniz ne kadar büyük ve ben ne kadar küçüğüm,” demelisin.

Yağmurda yürümeli, toprak gibi ıslanmalı, toprağın üstünde ve altında yaşayan hiçbir canlıdan daha değerli veya daha değersiz olmadığını düşünmelisin.

Bazen kulaklarını tıkamalı, dünyanın gürültüsünü dışarıda tutmalısın.

Ağaçlarda oynayan serçeleri izlemeli, hayata yeniden dönmek varsa kuş olarak dönmek istemelisin.

Bazen suyu çoktan unutmuş kör kuyunun kapağını açmalı, içine bakıp her şeyin geçici olduğunu hatırlamalısın.

Bazen tarihin derinliklerine dalmalı, bugün olanın dün de olduğunu, dün olanın yarın tekrarlanacağını öğrenmelisin.

Bazen yer ıslanınca ormana gitmeli, cebindeki tespih ağacı tohumlarını toprağa bırakmalısın.

Dünyanın sofrasından sadece yiyebileceğin kadarını alıp, gerisini başkalarına bırakmayı öğrenmelisin.

İnsanın dünyayı öldüren bir virüs olduğunu anlamalı, kendini tedavi etmelisin.

*
Dünya ne ise odur.

Her şey tekrarlanır, hiçbir şey değişmez.

8 Aralık 2016 Perşembe

Hurmalı mektup

Lefkoşa
 
Taze hurma seviyor musun? 
 
Şimdi taze hurma ve mersin mevsimi.
 
Mersin bahçede var. Hurmayı bandabuliyadan* aldım.
 
Yükseklerden gelen, kahverengi, yumuşak, tatlı, doğal, eski tadında. Bulutlara ve rüzgâra en yakın. Meyve ağaçlarının zürafası.

Yoksa o Hindistan cevizi mi?

Çocukluğumda, hurma zamanı, hurma çekirdeklerini saklayıp sokakta hurma oyunu oynardık.

Artık çocuklar sokakta oynamıyor.

“Deliğe hurma atma” unutuldu. Sadece o değil, sokakta oynadığımız bütün oyunlar unutuldu.

Adada en son “Lingiri” ne zaman oynandı? Matsas, gotsas, andirigitsas. Ne anlama geldiklerini bilen kaldı mı?

Oyunsuz çocukluklar.

Ne biçim dünya oldu.

Köylerde hurma dikmeye başlamışlar.

Manav söyledi.

Çocukluğumdan beri aynı yerde meyve ve sebze satıyor. Bandabuliyadaki en iyi sebze ve meyveler hep onda ve her zaman başkalarında bulunmayan bir şeyleri var. Gonnara. Dağ muşmulası. Ayrelli. Dağ mantarı. İçi dışı kırmızı kan portakalları. Tombul ve sert mandalinalar.

“Dönüşte alırım hurma,” dedim. “Sirkeli değil ya?”

Bazıları hurmaları olgunlaştırmak için sirkeliyor.

“Bizde sirkeli hurma olmaz.”

Bir tane alıp ağzıma atıyorum. Sirkesiz.

“Dönüşte.”

Bandabuliya kahvesinde iki bulgur köftesi ve orta kahve ısmarlıyorum.

Kahveci önüme bir gazete koyuyor. İkinci sayfasında bir karikatür var. Üzerinde ‘Cezaevi’ yazan bir otobüs. Muavin pencereden kafasını çıkarmış bağırıyor. “Kalkıyooor! Yazar, çizer, gazeteci, akademisyen, entelektüel, muhalif kalmasıııın!”

Yürürken bazen ayakkabınızın içine bir taşçık girer, belki ayakkabının sizi rahatsız etmeyecek bir yerine kayar diye ümit ederek yürümeye devam edersiniz, ama kaymaz, rahatsız etmeye devam eder.

Türkiye, herkesin ayakkabısındaki taşçık.

Rahatsız etmediği kaldıysa yakında onları da rahatsız etmeye başlar.

Ama bunu düşünmenin zamanı değil. Kendini Erdoğan’ın Türkiye’sine endekslersen yaşam sevincin yok olur.

“Dünya ne ise odur,” de.

“Her şey geçer, bu da geçecek,” de.

Olumsuz düşüncelerini rüzgâra bırak, götürsün.

Masallar gerçeklerin söylenemediği zamanlara aittir. Masal uydur.

Bugün o kadar sıcaktı ki yüzebilirdim ama çok angarya vardı. Postane, banka, elektrik dairesi, alışveriş falan.

Eski soğuklar kalmadı. Her kış bir öncekinden ılık. Otuz seneye kalmaz buraları yaşanmaz olacak.

Bakarsın, birkaç gün sonra hava gene ısınır. Havlum, mayom, terliklerim arabada hazır.

Ağzıma bir hurma atıyorum, yavaş yavaş çiğniyorum, aklıma Yeni Cami Sokağı’nın insanları doluşuyor. Kör çörekçi, güllü dondurmacı, Selimiye’de öğle ezanını okumaya giden müezzin, açık hava sinemasındaki filmleri bağıran tellal, bisikletiyle geçerken gazeteleri külâh şeklinde büküp abonelerin pencerelerinden içeri uçuran gazete dağıtıcı. Hiçbiri çalışmayan anneler, hiçbiri işsiz olmayan babalar, hepsi okula giden çocuklar.

Açık kapılar ve pencereler.

Geceyarısından sonra boş sokaklardan eve dönerken uyuyanların nefes alıp verişlerini duyardım.

O nefesleri alıp verenlerin çoğu artık nefes alıp verilmeyen yerde.

Bunları hatırlamak bana hüzün değil huzur veriyor, neden bilmem. Belki havanın güneşli olmasındandır. Yaprakların güneşte su gibi parlamasından. Ağaçların esintide hafif hafif sallanmasından. Yeni dünya ağacının çiçeklerinin kokusundan. “Dedikoducu” kuşun ötüşlerinden.

Umarım bu huzur bulaşıcıdır. Sana da geçer.

*
Bandabuliya, belediye çarşısı. Rumca.

Lingiri, çelik çomak oyunu. Rumca.

Matsas, gotsas, andirigitsas, çelik çomak oyununun bazı aşamalarının isimleri. Muhtemelen Rumca.

Ayrelli, yabani kuşkonmaz. Rumca.

Gonnara, meyveleri yenebilen dikenli bir bitki (Ziziphus Lopus) .Rumca.

6 Aralık 2016 Salı

Onlarsız yapabileceklerim


Tarih kitaplarının yazdığına göre, Sokrat fakir bir adamdı.

Hiç ayakkabı giymez, yaz kış yalınayak dolaşırmış ama sanırım bu parasızlıktan değil, çocukluktan kalma bir alışkanlıktandı.

Milattan beş yüz yıl önce diye Sokrat’ın ömrünü geçirdiği Atina’da büyük zenginler, lüks tüketim malları falan yoktu diye düşünürseniz yanılırsınız.

Her şey görecelidir, insan doğası hariç. O hiç değişmedi ve hiç değişmeyecek.

İnsan, bugün ne ise binlerce veya on binlerce yıl önce de aynı idi. 

Her zaman zenginler de oldu, lüks tüketim malları da.

Toplumlar da hep tüketim toplumuydular, her ne kadar Afrika’nın savanalarında Nişantaşı’nda olduğu kadar tüketecek şey olmasa da.

Eski Atina’da o kadar çok zengin vardı ve o kadar sınırsız para harcıyorlardı ki bir ara yönetim aşırı gösterişli para harcamayı yasakladı.

Neyse.

O yıllarda bir gün Sokrat, Atina’da pazarı dolaştıktan sonra gördüklerine hayret etmiş ve “Tanrım, onlarsız yapabileceğim ne kadar çok şey var,” demiş.

Sokrat kadar züğürt olmamak ve ayakkabısız sokağa çıkma alışkanlığına sahip olmamakla beraber, Financial Times’ın hafta sonu ekinin sayfalarını karıştırınca ben de tıpkı Sokrat gibi “Tanrım, onlarsız yapabileceğim ne kadar çok şey var,” diyorum.

Herhalde çok parası olup da bu pembe renkli gazeteyi okumayan az insan vardır yeryüzünde. Hafta sonu ekindeki yazılar da reklamlar da bu gerçeği aksettiriyor.

Sayfaları çeviriyorum. İşte Agent Provocateur markalı, nar çiçeği dantel ve ipek bir külot ve sütyen ikilisi. Külot 295 sterlin veya 1.180 TL, sütyen 395 sterlin veya 1.580 TL. (TL fiyatını bulmak için ben yuvarlak dörtle çarptım.)

Erkeğim ve çok şükür sapık değilim, bu nedenle bunu pas geçebilirim.

Ya bu ponponlu, Swarovski kristallerle süslü kaşmir ve tilki tüyü karışımı berecik? Sadece 677 sterlin. Onu da geçelim. Zaten galiba kadınlar için.

Cartier’in panter ve sinekkuşu desenli; beyaz altın, zümrüt ve lakeli saati 177.000 sterline gidiyor. Katma değer vergisi dahil mi hariç mi belli değil. Ama olsa da olmasa da almıyorum.

Ermenegildo Zegna, genç ve güzel olduğum yıllarda favori markamdı. Ama 5.020 sterlinlik (5000’i anladım da 20 ne oluyor?) bu kaşmir kazağı sanırım en genç ve güzel yıllarımda da almazdım.

Karayipler'deki Bahama Adaları’nın en güzeli Colony Island, bu adadaki en iyi otel Pink Sands imiş. Geceliği, çift kişi kahvaltı dahil 1.829 dolar veya 6.400 TL.

Ben gidemeyeceğim ama ilgilenen olabilir diye otelin web adresini vereyim: www.pinksandsresort.com.

Hey! Sonunda alabileceğim bir şey buldum. Londra’nın ünlü Fortnum & Mason mağazasında satılan yün, el yapımı çorap: 35 sterlin. Kalorifersiz evimin soğuk kış geceleri için çok iyi olabilir.

Erkek parfümleri da var alabileceğim fiyatlarda ama, Kıbrıs deyimi ile “tütü” sürme alışkanlığından vazgeçtim.

Otacı’nın gül suyu bana yetiyor.
*
Kısa bir süre önce çok zengin bir adamla yapılan bir söyleşi okumuştum. Adını unuttum. 
“Zenginlerin yaşadığı hayatı zengin olmayanlar hayal bile edemez,” demişti.

Ne kastettiğini merak etmiştim. Acaba Cartier’in Paris’teki mağazasına gidip “Şu panter ve sinekkuşu desenli; beyaz altın, zümrüt ve lakeli saatlerinizden yarım düzine sarar mısınız,” diyebilmek mi idi bahsettiği? Yoksa Pink Sands gibi otellerde altı çift için bir haftalık oda ayırmak mı?

Sefaletle aşırı zenginliğin ortak tarafları var. İnsan her ikisine de kolay alışıyor.

Mağazada harika görünen yirmi bin liralık kaşmir hırka, o ilk alındığı anda verdiği zevki bir daha vermez. Birkaç hafta sonra dolaptaki herhangi bir eşya oluverir. Krug, ara sıra içilince büyük bir zevktir. Geceliği altı bin lira olan oteller de bir süre sonra rutinleşir.

Çok zengin olmayı yermek istemiyorum ama öyle hayatların yanından biraz geçtiğim için biliyorum.

İnsan istediği kadar parayı elde edince gerçek ihtiyacının başka olduğunu anlıyor.

Zenginlik iyidir de zenginlerin çoğu değil. Donald Trump’a bakmak yeter.

8 Kasım 2016 Salı

Yaşamın mucizeleri

Birkaç gün önce İngiliz romancı J. G. Ballard’ın anılarını yeniden okudum.

Ballard’ın otuza yakın bilimkurgu kitabı var, ama onu dünya çapında üne, anı kitapları kavuşturdu. 

Bunlardan üç tane var.


En ünlüsü daha sonra Steven Spielberg tarafından filme alınan Empire of the Sun’dır (Güneş’in İmparatorluğu). Bu kitap birçok dile çevrildi ve yazdığı bütün bilimkurgu romanlarından fazla sattı.


Bunun ardından gelen The Kindness of Women (Kadınların İyi Yürekliliği) ,en sevdiğim kitaplardan biridir.


Dizinin son kitabı, yeni bitirdiğim Miracles of Life’tır (Yaşamın Mucizeleri).


Ballard’ın yaşamının mucizeleri çocuklarıdır.

Onu sevmemin nedeni, Güneş’in İmparatorluğu’nda kendisini çocuk olarak tanımam ve benim hayatımın mucizesinin de çocuklarım olmasıdır.


Ballard, 1930’da babasının fabrikatör olduğu Şangay’da doğdu. Şangay o zamanlar Batı tarafından sömürülen Çin’in sahil şeridindeki en ünlü ve renkli kentti.

Ballard’ın kişiliğini şekillendiren, yaşamının ilk on dört yılını geçirdiği bu liman ve Japonların Çin’i istila etmesinin ardından şehrin yakınlarındaki bir toplama kampında geçirdiği iki buçuk yıldır.


Savaştan sonra İngiltere’ye yollandı. Liseyi bitirdikten sonra tıp okumaya başladı, ama iki yıl sonra üniversiteyi terk etti. İngiliz Hava Kuvvetleri’ne (RAF) pilot yazıldı. Pilotluk öğrenmek için Kanada’ya, Türk subaylarının da bulunduğu NATO kampına gönderildi.
 
İngiltere’ye döndükten sonra RAF’tan istifa etti, bilimkurgu romanları yazmaya başladı ve güzel bir kadınla evlendi. İkişer yıl arayla üç çocuğu  oldu.

James Graham Ballard ve çocukları Fay, James, Bea
1963’te İspanya’da tatildeyken Ballard’ın eşi, az rastlanan bir hastalığa yakalandı ve üç gün içinde öldü.
 
“Sona doğru, nefes almakta bile zorlanırken elimi tuttu ve ‘Ölüyor muyum?’ diye sordu. Beni duyup duymadığına emin değilim, ama ‘Seni hayatımın sonuna kadar seveceğim’ diye bağırdım.”


Ballard bir daha evlenmedi ve çocuklarını tek başına büyüttü.

“Galiba onların bana olduğundan çok benim onlara ihtiyacım vardı” diye yazıyor. 

“Çocuklarıma derin bir sevgiyle bağlıydım ve onlar bunu biliyorlardı.”


Evde çalıştığı için her zaman çocuklarıyla beraber olabiliyordu. Tatilde karşılaştığı bir Amerikalı kadın, arabanın içine bakıp “Sen bu üç veletle yalnız mısın?” diye sorduğunda, “Bu üç veletle hiç yalnız olunmaz” diye cevap verdi.


“Hâlâ düşüncem odur ki, çocuklarım kendilerini büyütürken bir yan faaliyet olarak beni büyüttüler. Çocukluklarını birlikte geride bıraktık. Onlar mutlu ve kendine güvenen kişiler halinde gençlik dönemine girdiler. Ben onları bebeklikten kendilerine özgü düşünceleri ve emelleri olan büyükler haline geçişlerini izlemenin tecrübesi ile zenginleşmiş olarak, bir tür ikinci olgunluk dönemine girdim. Bütün doğadaki en kayda değer, anlamlı süreç olan bu olağanüstü süreci izlemiş çok az baba vardır. Babayı bırakın, evi ve aileyi idare etmenin yükü dikkatlerini o kadar dağıtır ki, birçok anne bile her gün çevresinde meydana gelen sayısız mucizenin pek farkına varmaz. Çocuklarımın ebeveyni olarak geçirdiğim yıllar bildiğim en zengin, en mutlu yıllardır.”


Benim de.

Ballard’ı en çok bunun için seviyorum. Farkında olmadan, ayrı yerlerde, ayrı zamanlarda aynı  mucizeyi paylaşmış olduğumuz için. 

Bu her zaman, herkese açık olan bir mucizedir ve bütün mucizelerin mucizesidir.

6 Ekim 2016 Perşembe

Üşeniyorum, o halde varım

Üşenmek, içgüdüsel bir enerji tasarrufu olabilir mi?

Herhangi bir şeyi yapmaya üşenirsin. Yerinden kalkmazsın. Enerjin, harcanmamış para gibi, yanına kalır.

“Kalkıp bir metre ötedeki perdeyi açıp havaya bakmak yerine yağmur yağıyor mu diye internetten bakan” arkadaşımız buna güzel bir örnek sayılabilir.

Üşenmek, iki şey arasında daha zevkli olanını seçmek olabilir mi?

Bankaya gitmek yerine (şart) denize gitmek (şart değil). Bankaya gitmeye üşeniyorsun çünkü eğlenceli değil. Yüzmeye ise bayılıyorsun.

Yoksa üşenmek düpedüz tembellik mi?

Başka dillerde var mı bilmiyorum, ama İngilizce’de üşenmenin karşılığı yok. Onlar, mesela kalkıp bankaya gitmeye üşendiklerinde, “Şimdi bankaya gidemeyecek kadar tembelim,” diyorlar.

Nereden kaynaklanıyor olursa olsun,

bu günlerde oldukça sık, içinde bulunduğum bir hal üşenmek.

Yoksa “gittikçe daha sık içinde bulunduğum bir hâl,” mi demeliyim?

Kalkıp yemek hazırlığı yapmam lazım. Sarı fasulyeyi ayıklamalıyım, fasulye ile pişirmek için havuç, biber ve soğan doğramalıyım, pilav için pirinç ıslatmalıyım.

(Sarı fasulye, fasulyenin taze fasulye ile kuru fasulye arasındaki halidir. “Taze kuru fasulye” de diyebiliriz belki.)

Yapmam gereken sadece yemek pişirmek de değil.

Üşenmenin pasaport ve gümrük kontrolüne takılmış sayısız angarya var, yapılmayı bekleyen.

Üşenmesem hepsini sıralayacağım.

Acaba üşenmeyi fişten çekmeli miyim?

Oturup bir liste hazırlarım. Sabah erkenden kalkarım. Postane. Elektrik. Banka. Turkcell. Teker teker hallederim. Olur biter.
Üfff! 

Düşünmesi bile sıkıcı!

Üşenmenin evrim teorisinde yeri ne olabilir?

Demek istediğim; üşenme temel bir insan özelliği olarak bugüne kadar gelmişse, bir işe yaradığı için gelmiştir. Şöyle olmuş olabilir mi?

Sen ava çıkmaya üşendiğin için mağarada pineklersin. Dünden kalan mamut çorbasına razısın.

O, taze mamut bonfilesi ister. Yaba daba duu diye bağırarak hevesle mağaradan dışarı fırlar ve kılıç dişli bir kaplana yem olur.

O, genleriyle beraber ebediyete intikal eder. Sen, sağ kaldığın için genlerini bir sonraki nesle geçirirsin.

(Hiçbir erkeğin üşenmediği tek şey, genleri bir sonraki nesle nakletmek için girişilen iki kişilik etkinliktir. Kadınlar? Kadınları bilmiyorum. Onlar üşenebilir gibi geliyor.)

Devam ediyorum.

Üşenenler, üşenmeyenlere kıyasla daha uzun yaşadıkları için üşenme bir “en sağlamın sağ kalması” özelliği olarak, insan karakterinin bir parçası halinde, nesilden nesile bugüne kadar geldi, diyorum ben.

Acaba başkaları ne diyor diye internette ufak bir araştırma yapınca birçok Türk düşünürünün üşenme konusunda kafa patlattığını gördüm. Ekşi Sözlük’te “Çalışma” konusunda iki “Üşenmek” konusunda on beş sayfa var.

Gördüğüm bir başka şey, üşenmenin birçok üşengeçte suçluluk duygusu yarattığıdır. Üşenme tembellik olarak algılanıyor.

Kendinize eziyet etmeyin arkadaşlar.

Üşenme de bir aktivitedir - aktivite olmayan bir aktivite.

Bir şey yapmak ile bir şey yapmamak arasında, yapmamakta karar kılmaktır.

Bir Türk düşünürünün formülasyonu ile: Üşenmek=Özgürlük.

Keyfinize bakın!

29 Eylül 2016 Perşembe

Kararım kararsızlık


Bir gece önce ertesi gün yapacaklarını kararlaştırmak, ertesi gün gelince hiçbirini yapmamak, elinde lokum gibi bir kitap koltuğa yayılıp okumakta olağanüstü leziz bir şey var.
 
Kararsızlık kararlılıktan daha eğlenceli olabilir mi?

Kararlı insan kararını verip uygulamaya koyar, kendini diğer ihtimallere kapatır.

Kararsız insanın önünde sayısız seçenek, verilmeyecek sayısız karar var.

Karar verme babında rüzgarlı bir günde kurutulmak için ipe asılmış ama mandalla tutturulmamış ıslak çamaşır gibiyim. Her an bir tarafa uçabilirim.

Nereye?

Nereye olursa.

Hep böyle miydim?

Aklıma birilerinin şu söyledikleri geliyor:

“Eskilerde çok kararsızdım. Şimdi? Şimdi o kadar emin değilim.”

Kararlı olduğum zamanlar ve şeyler de vardı ve var, muhakkak.

Adil olmaya, çalmamaya, haksızlık etmemeye, doğru söylemeye, hoşgörülü olmaya, doğaya saygı duymaya falan kararlıyım.

Bu liste oldukça uzun.

Ama ben bu kararlılıktan, yani devamlı doğru olanı yapmaya çalışmaya kararlı olmaktan bahsetmiyorum.

Bunlar için zaten kararlı olmak gerekmez.

Bir defa karar verdikten sonra sebatkar olmak gerekir.

Benim kararsız olmaya kararlı olduğum konular bunların dışında.

Mesela, bugünkü işimi yarına, yarınki işimi öbür güne bırakmakta kararım karardır.

Kararsız kişi (eğer benim gibiyse) karar veremeyen değil vermek istemeyen kişidir. Anı yaşar. Bu yönüyle insandan çok yabani bir hayvan gibidir.

Kararsızlar kararlılardan bilgedirler.

Birçok ülkede seçim öncesi dönemlerde en büyük çoğunluğu kararsızlar meydana getirir. Karasızdırlar çünkü kim iktidara gelirse gelsin hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilirler veya hissederler.

Kararsızdırlar ama akılsız değildirler. Bunun böyle olmadığını sanan bir site var. http://kararsizkalma.com/2505. Kararsızlar o sitedeki sorulara cevap vererek kendilerine en yakın partiyi bulabilirler.

Ama kararsızların sorunu hangi parti değildir. Herhangi bir partidir. Hangi partiye oy versem vereyim oyum boşa gidecek şüphesidir.

Girecektim o siteye, ama vakit harcamaya değer mi konusunda kararsız kaldım.

Kararsızlık bir yere gitmemek değildir. Vitesi boşa alarak gitmektir. Yerçekimi veya bu gibi durumlarda itici güç ne ise o seni götürür.

Bu gibi durumlarda hayat itici güç yerine geçer.

Kararsızlık seçenek zenginliği karşısında duyulan hayranlık hissidir – hepsinden istediği için dondurma kovalarının içindeki hangi dondurmayı seçeceğini bilememek gibi.

Kararsız kişi zararsızdır. Kararlı kişi zararlıdır.

Kolomb. Amerika’yı keşfetmeye kararlıydı. Ne oldu? Dünyanın gördüğü en büyük doğa ve yerli katliamının yolunu açtı. Yarı yolda niye dönmedin, hocam?

Napolyon. Moskova’da ne işin vardı kardeşim, efendi efendi Pinot Noir’ını yudumlayıp sağ elinin parmaklarını üçüncü ve dördüncü düğmenden içeri sokup Paris’te kasılmak varken.

İsa? İnsanlığı kurtarmaya kararlıydı o da. Hristiyanlık adına dökülen kanlarla bir okyanus daha oluşur.

Dünyanın başına ne geldiyse kararlı, bir defa karar verdi mi geriye dönmeyen insanlardan geldi.

Şüphe kotrasının güvertesinde, kendini nazlı kararsızlık rüzgârlarına teslim edenlerden değil.

27 Eylül 2016 Salı

Neden buradayız?


Neden?

Sonunda, kısa bir süre önce bitirdiğim yeni bir kitapta* bu sorunun cevabını buldum.

Başka bir yere gitmek için buradayız.

O başka yer nedir, nerededir?

Başka bir yere gitmek için buradayız, diye yazan yazar da bu konuda bir şey söylemiyor.

Başka bir yerden kastının, bir ucunda taş bulunan o toprak yatak olmadığı açık.

Ama neresi? Kitapta bu sorunun cevabı yok.

Başka bir yerden buraya geldik. Ve buradan başka bir yere gideceğiz. Neresi olduğunu bilmediğimiz bir yere.

Nereden geldiğimizi bilmediğimiz gibi nereye gideceğimizi de bilmiyoruz.

Bilemeyiz de.

Bilsek, burada kalmak kolay olmazdı.

Hayat çekilmez hale gelince, ki sık sık gelir, kalkıp gidiverirdik, nereye gideceğimizi bilsek.

Burası, başka bir yere gitmek amacıyla gelip içinde yaşadığımız bir yer.

Ama başka bir yer daha var.

Çağrılacağız ve oraya gideceğiz.

Bu çağrı her an gelebilir. Ama ne zaman geleceği belirsiz.

Bu fikir, başka bir yere gitmek için burada olduğumuz, başka bir yere gitmek için buraya gelmiş olmamız hoşuma gitti.

O kadar ki, birkaç gündür çalışma ve okuma odası görevini de gören mutfağımda otururken kendimi bir bekleme salonundaymışım gibi hissetmeye başladım.

Ve aklıma şu soru geldi.

Başka bir yere gitmek için burada isek, gideceğimiz diğer yerde de başka bir yere gitmek için mi olacağız?

Bunu belki de ilginç bulacaksınız.

Bu soruyu kendime sorduğum günlerde J. M. Coetzee’nin İsa’nın Okul Günleri adlı son romanını okuyordum**.

Kitapta, bu soruya Coetzee’nin cevabı vardı.

Coetzee o “başka” bir yeri “her şeyin unutulduğu ve affedildiği” bir yer olarak tahayyül ediyordu.

Başka insanlarla birlikte bir gemiye biniyorsunuz. Gemi okyanusta yol alırken bütün anılarınız uçup gidiyor ve yeni bir kişi oluyorsunuz.

Evvel” yok. Tarih yok oldu.

Gemi iskeleye yanaşıyor. Karaya çıkıyorsunuz. Yeni bir ‘burası’ ve ‘şimdi’nin içine giriyorsunuz. Size yeni bir isim ve kimlik veriyorlar. Kısa zamanda yeni isim ve kimliğinize alışıyorsunuz ve yeni bir hayata başlıyorsunuz.

Zaman yeniden başlıyor.”

Coetzee’nin hayal ettiği “başka” yer aslında başka falan değil. İçinde yaşadığımız dünyanın aynısı. İnsanlar bu dünyadakinden daha iyi veya kötü değil, dünya da. Ama sanki bu dünyadan daha da sıkıcı.

Eğer buradan sonra gideceğimiz yer Coetzee’nin dünyasıysa, ben kalıyorum.

*
Dışarıda arı kuşları ötüyor. Göçmen kuşlar arasında göçmeyen bir onlar kaldı. Kırlangıçlar çoktan gitti. Yazı geçirmek için adaya gelen kuşlar arasında uçuşları en zarif, sesleri en hoş olan kuşlar, arı kuşları. Renkleri de harika. Günde birkaç defa sürü halinde bahçeye uğruyorlar. Bazen elektrik tellerinin üzerine sıralanıyor, orada ötüyorlar. Elimdeki işi bırakıp onları dinliyorum.

Hayata fazla asılmamak lazım, diye düşünüyorum. Dünyayı fazla ciddiye almamak.

Ben de başka bir yere gitmek için burada olduğumuza inanıyorum. Ama o yer ne din kitaplarında anlatıldığı gibi olacak ne de romancıların tahayyül ettiği gibi.

Aklın alamayacağı kadar acayip olan bu kainatta aklın alamayacağı acayip başka bir yer olacak.


* GEOFF DYER White Sands (Beyaz Kumlar). Türkçesi yok.

**J. M. COETZEE The Schooldays of Jesus. Türkçesi yok.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Denizde bir çocuk gülüyor


Ozanköy

İlkbahar gürültüyle, sonbahar sessiz gelir.

Günler kısalır.

Tohumlar gerinir. Ağaçlar esner. Kuşlar göçer.

Omzumda havlu, başımda şapka, patikadan deniz kenarına inerken güneşin her gün bir öncekinden daha az yakıcı olduğunu hissediyorum.

Yaz sıcağı gitmek üzere toparlanmaya başladı.

Sonbahar geliyor.

Kumlar soğudu. Su serinledi.

Karpuz yeşili denize giriyorum ve başka bir insan oluyorum.

Cildimin bittiği yerde başlayan su rüzgar gibi, ne başı belli ne sonu.

Ayaklarım suya değer değmez başlıyor değişiklik. Sırt üstü kendimi suya atıyorum.

Kâh kusursuz mavi gökyüzüne, kâh dağlara bakarak, gözlerim kâh kapalı, kâh açık, kulaç atıyorum.

Dünyanın dertleri omuzlarımdan akıp gidiyor. Vücudumla beraber beynim de yıkanıyor. Gevşiyorum. Aklıma karada gelmeyen şeyler geliyor.

İçeri açılıyorum. Altımdaki su derinleşiyor ve serinleşiyor.

Kulaç atarken bir ara başımı kaldırınca bir turna sürüsünün mükemmel bir V halinde batıya doğru uçmakta olduğunu görüyorum.

Durup gözden kayboluncaya kadar izliyorum onları. Uzun bir çizgi oluyorlar, belirginliklerini yitiriyorlar. Başımı bir an çevirip aynı yere bakınca göremiyorum onları. Başkaları geliyor mu diye bakıyorum ama gök boş.

Bulutlara takılıyor gözlerim. Çeşit çeşit, şekil şekil. “Biz burada iyiyiz,” diye fısıldıyorlar. “Bize katılsana?”

“Geliyorum,” diyorum hiç düşünmeden.

Buharlaşıyorum, gökyüzüne yükseliyorum. “Hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin, hoş geldin,” diye bağırıyor buluttaki su zerrecikleri.

Gülümsüyorum. “Hoş bulduk, hoş bulduk, hoş bulduk.”

Ben bulut oluyorum, bulut ben oluyor.

Her şeyi alçaktan uçan tek pervaneli bir uçaktan izliyormuş gibi görüyorum. Altımızda kuşlar, onların altında da kara ve deniz.

İnsanların sesleri, duaları; ne çan ne ezan buraya ulaşıyor.

Orada hem dünyaya aitiz, hem değiliz.

Bir süre kurumak için çalıların üzerine serilen çamaşır gibi dağın tepesine uzanıyoruz.

Bir esinti bizi oradan kaldırıyor, yola çıkıyoruz. Koyu renkli bir bulutla birleşiyoruz. Elektrikleniyoruz. Gürlemeye başlıyoruz. Şimşek çakıyoruz. Yıldırım düşürüyoruz.

Pamuk toplar gibi, iki hidrojen bir oksijen toplayarak damla oluyorum ve “hoooooooooop,” diye bağırarak yere düşmeye başlıyorum.

Yanımdan başka damlalar geçiyor. Bana el sallıyorlar. “Gene buluşacağız, gene buluşacağız, gene buluşacağız, gene buluşacağız.”

“Evet, evet, evet, evet, evet, evet, evet,” diye bağırıyorum, gittikçe daha süratle düşerek.

Pat diye denize vuruyorum.

Su içinde su oluyorum.

Bütün içinde tek, tek içinde bütün.

*

Denizde bir çocuk gülüyor.

Bir, en çok bir buçuk yaşında olmalı.

Suda batmaması için kollarında kolluklar var.

Ama annesi, bikinili, kısa saçlı genç bir kadın, gene de, ne olur ne olmaz onu elinden tutuyor. Bazen oyun olsun diye onu biraz uzağa itince çocuğun gülmesi artıyor. Uzanıp tekrar yakınına çekiyor.

Çocuk –saçları kısa olduğu için oğlan olduğunu sanıyorum – ayakları suya değer değmez gülmeye başladı.

Çoktan beri bu kadar içten, çan gibi çalan, uzun uzun bir gülme duymadım.

Denizden zaman zaman çığlığa dönüşen kahkahalarla ifade edilebilecek bir zevk alıyor, gülüyor, gülüyor, gülüyor. Ellerini ayaklarını çırpıyor, kendi etrafında dönüyor, gülüyor.

Hem denizin ona verdiği zevkten dolayı gülüyordu hem de çok sevildiği için. Bir değil, iki denizin içinde.

Ancak çocuklar böyle güler. Gülüşleri upuzun ve engebesiz.

Çok küçük olduğu için büyüdüğünde bu mutlu anları hatırlamayacak. Ama bu mutluluk kaybolmayacak. İçinde bir yerlerde duracak ve sevinçlerinin, mutluklarının kaynaklarından biri olacak.

Denizin içinde kaynayan tatlı su kaynakları vardır. Görmezsiniz ama rast geldiğinizde cildinizde daha değişik bir temas olarak hissedersiniz. Onun gibi.