26 Aralık 2015 Cumartesi

Nil'in kuş hikâyeleri

Nil bir sabah kalkınca salonda bir martı buldu.

"Eyvah şimdi uçacak, her şeyi kıracak" diye düşündü.

Ama martı yavaş adımlarla salonda biraz gezindi, sonra girdiği açık pencereden çıkarak, uçup kayboldu.

O günden sonra martı her gün Nil’in penceresinin pervazına geldi. Nil pencereyi aralayıp ona simit parçaları verdi. Bir zaman sonra martı simidi yememeye başladı. Neden hoşlandığını öğrenmek için Nil değişik şeyler denedi: Tavuk derisi, balık kafaları, et. Martı en çok peyniri sevdi. Önüne beyaz peynir, dil peyniri, kalın kaşar kabuğu konduğunda yalamadan yutuyordu. 

Dışladığımız, yaşam sahalarını çaldığımız, gaddarca avladığımız, hızla nesillerini tükettiğimiz hayvanlar hakkında bilmediğimiz çok şey var
Nil martıya Rıza adını verdi. Daire Rıza Bey Sokağı'na baktığı için geldi bu isim aklına.

Rıza Nil’i iyice terbiye ettiğine kani olunca yanında eşini de getirdi. Onun da adı Raziye oldu.

Martılar üç senedir Nil’e uğruyorlar. Bazen gelince uzun süre gitmiyorlar. Pencerenin mermer pervazında duruyorlar ve rüzgar beyaz, temiz tüyleriyle oynarken Topkapı’dan Ortaköy’e kadar uzanan manzarayı, gidip gelen, gelip geçen tekneleri seyrediyorlar.

Bazen uçup karşı apartmanın bacasına tünüyorlar, bir süre orada durup geri dönüyorlar. 

Bazen uzun zaman kayboluyorlar.

Misafir oldu mu geceleri de geliyorlar.  Zaman zaman gecenin karanlığına, martı çığlıklarının geldiği karanlığa dalıp dönüyorlar, camdan misafirlere bakıyorlar.

Nil martılardan önce kumrularla tanıştı. O da şöyle oldu:

Nil’in annesi iyice hastalanınca yatağa bağlandı. Odasının Boğaz’a bakan penceresinin üç panjuru vardı. Güneş gözüne girmesin diye iki tanesini kapadılar. Bir gün iki kumru kapalı panjurların boşluğunda yuva kurmaya girişti. Dişi kumru, kuytu ve korunaklı, yumurta seven kargalardan uzak bu yerde yumurtalarını doğurdu ve kuluçkaya yattı. Zamanla yavrular yumurtadan çıktılar. Palazlandılar, uçmayı öğrendiler ve yuvayı terk ettiler.

Nil yuvayı kaldırdı ve orasını temizletti.

Yumurtlama zamanı gelince kumrular geri döndüler ve aynı yerde yeni bir yuva yapmaya başladılar. Yuvayı yapmak için yüzlerce defa gidip geliyorlardı. Ne sabır ne sabırdı o. Nil her gün onları izliyordu. Yuvanın tamamlanışını, yumurtlamayı, kuluçkayı, yavruların yumurtadan çıkmasını, güçlenmelerini, uçmayı öğrenmelerini ve yuvanın boşalmasını izledi.

Bu üç sene, böyle gitti.

Nil’in annesi yuvanın kaldırılmış olduğu bir Ekim ayında öldü. Kumrular uzun zamandan beri gelmemişlerdi. O gece cenazeyi evde tuttular.

Ertesi sabahı iki kumru açık pencereden içeri girip pervaza oturdu. Beş-altı dakika kaldılar. Sonra uçup gittiler ve bir daha gelmediler. Ev sahiplerine veda etmişlerdi.

Martılar Nil’e annesi öldükten, evde yalnız yaşamaya başladıktan sonra geldiler.

Onun artık yalnız olduğunu bilmediklerini, ona yoldaş olmaya gelmediklerini kim bilebilir?

Kimse bilemez.

Dışladığımız, yaşam sahalarını çaldığımız, gaddarca avladığımız, hızla nesillerini tükettiğimiz hayvanlar hakkında bilmediğimiz çok şey var.

Dünyanın birçok yerinde bilim kadınları ve adamları hayatlarını bazı hayvan türlerini – balina, yunus, fil, kurt – gözleyerek geçiriyorlar ve onlarla ilgili şaşırtıcı bilgiler ortaya çıkartıyorlar. Bunların arasında en ilginç olanı hayvanların genellikle tahmin edilenden daha çok insana  benzedikleridir. İnsanların kendilerini ünik sanmalarına neden olan özelliklerden hemen hemen hepsi hayvanlarda da var.

Hayvanlar, kuşlar, balıklar kardeşlerimizdir.

Sanırım onlar bu gerçeği ta başından beri biliyorlardı.

19 Aralık 2015 Cumartesi

İnsanın cevabını araması gereken en önemli soru

Gezgin ve doğa bilimcisi Michel Adanson, 1794’te Senegal kıyılarında seyahat ederken bir gün kano ile Sor adasına gitti.

Niyeti antilop avlamaktı. Ama adaya çıkar çıkmaz avı unuttu çünkü karşısına antiloptan daha ilginç, devasa ama hareketsiz, yakalanması imkansız şeyler çıktı.

“Av düşüncelerini aklımdan tamamen sildim” diye yazdı daha sonra genç Fransız. “Bütün dikkatimi karşımda duran, şaşılacak  kalınlıktaki ağaca verdim. Kollarımı açılabildikleri kadar açtım. Ağacın çevresini ölçebilmek için, kollarım bu şekilde açık etrafında on üç kere dolaşmam gerekti.”

İnsan, neden, ismini veya başkalarının isimlerini <br>ağaç kabuklarına kazma veya dağ başlarında, deniz kenarlarında kayalara yazma ihtiyacı duyar?
Daha sonra sicim kullanarak ağacın çevresinin 8.3 metre olduğunu buldu. Adada ilerleyince daha da büyük ağaçlar gördü.

Adanson baobab ağacını bulmuştu. Heyecanlıydı çünkü dünyanın en büyük ve en yaşlı ağacını keşfettiğini sanıyordu. (Her iki konuda da yanıldı: Dünyanın en büyük ağacı Kaliforniya’daki Sierra Nevada bölgesinde büyüyen sekoya, en yaşlısı Utah ve New Mexico dağlarında barınan bristlecone çamıdır.)

Adanson daha sonra Senegal’in derinliklerinde başka baobap ağaçlarına rastladı. Bazılarının gövdelerine, on beş ve on altıncı yüzyılda oralarda yaşayan Avrupalılar isimlerini kazımışlardı. Yüzyıllar geçmesine rağmen hala okunabiliyorlardı.

Richard Mabey’in Bitkiler Kabaresi’nde*  bu satırlara gelince kitabı kapattım ve düşüncelere daldım.

İnsan, neden, ismini veya başkalarının isimlerini ağaç kabuklarına kazma veya dağ başlarında, deniz kenarlarında kayalara yazma ihtiyacı duyar?

Geçici olan bir şeye vücut vermek için mi?

Kendinden daha sağlam ve kalıcı bir şeyin üzerine varlığından bir iz bırakmak, daha sonra oraya gelecek olanlara “Ben de buradaydım” demek için mi?

Bir gün geri döndüğünde eski kendinden bir emare bulmak için mi?

Ama bu ihtiyacı neden duyar?
*

On üç on dört yaşlarındayken yazlarımı babamın orman bekçiliği yaptığı Arapköy’de geçirirdim. Her gün öğleden sonra, sıcaklık insafa gelmeye başlarken, elimde değneğim köye yukarıdan bakan tepeye tırmanır, oradaki cılız harnup ağacının altına otururdum.

Plastik ve elektronik öncesi yıllardı. Çamlı Beşparmak dağları arkamda, Akdeniz, tertemiz ve pırıl pırıl, önümdeydi.

Sessizlik, havadaki hoş koku, manzaranın güzelliği bana doğal gelirdi çünkü o zaman her yer öyleydi.

Benden küçük olan kardeşlerim bazen benimle gelmek isterlerdi ama onlara mani olurdum. 

Çünkü sevdiğim kızın adını harnup ağacına kazımıştım ve görmelerini istemiyordum.

Ben de, herhalde, baobab ağaçlarına isimlerini kazıyan Avrupalılar gibi bir iz bırakmak istemiştim. Aşk izi.

Yıllar geçti ve her şey değişti.

Tepe ile Beşparmak arasına Girne’yi havaalanına bağlayan bir yol yapıldı ve köyün ormanla bağlantısı kesildi. Dağ büyük yangında çamlarını kaybedip kelleşti. Köy beton evlerle, köylü olmayan, köylülerin yaptığı işleri yapmayan ailelerle doldu.

Üzerine adını yazdığım ağaç söküldü, tepe düzleştirildi, ve üzerine cep telefonu antenleri dikildi.

Kızı, bütün bunlar olmadan yıllarca önce, liseden alıp zorla evlendirmişlerdi.

*
Önemli ve özel olduğumuza inanmak, arkamızda bir iz bırakmak isteriz ama bu istek abestir, kibirdir.

Galaksilerin bile iz bırakmadan yok olduğu kainatta, belki kainatın kendisi dahil, her şey geçicidir.

Böyle bir dünyada en iyi nasıl yaşanır?

İnsanın cevabını araması gereken  en önemli soru budur.

*Cabaret of Plants. Türkçesi yoktur.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Ruhunuz ne renk?

Ruhunuz düşüncelerinizin rengini alır.

Öyle demişti Heraklitus  (MÖ 535 –  475).

Kara düşünceler düşünürseniz ruhunuzu is kaplar.

Benim ruhumun rengi çoğu zaman açık mavi veya yeşildir. Bazen bulut gibi beyaz, bazen su rengi olur.

Bazen içimin kapısı çalar. Delikten bakarım. Ellerinde kırmızı boya tenekeleri, öfke, pişmanlık, vicdan azabı, intikam isteğini görürüm. “Evde kimse yok,” diye bağırırım. 

“Evde kimse yok.”

Bazen, Harry Potter’deki Ölüm Yiyicileri gibi siyah bir çıyanlık içime girmeye çalışır. Erdoğan’ı ve onun yeryüzündeki gölgesi olan Davutoğlu’nu dinlerken.  Rus pilotun paraşütle inerken kurşuna dizildiğini düşündüğümde. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin ensesinden giren kurşunun sol gözünden çıktığını duyduğumda. Can Dündar ve Erdem Gül’ün mahkeme önünde beklerken yüzlerindeki  ifadeyi hatırladığımda. Kısa hayatları kurşunla veya bir patlamayla sona eren polislerin ve askerlerin bitmeyen resmigeçidini, tabutlarının üzerine ellerini, başlarını koyanları izlerken.

İzin vermem.

İzin vermem çünkü kapıyı bir açarsam bir daha kapatamayabilirim ve ruhum kapkara olabilir ve o isi çıkaramayabilirim.

Bir ayna tutuyorum önlerine. Siyahı, karanlığı, melaneti gönderenlere iade ediyorum. 

Erdoğan’a,  onun yeryüzündeki gölgesi olan Davutoğlu’na ve diğerlerine.

Hayır, diyorum. Giremezsiniz. Ruhumu karartamazsınız.

Ne yaparsanız yapın. Sizlere yer yok. Hep dışarıda kalacaksınız. Soğukta.
*
Dört yıl kadar önce “Davutoğlu Türkiye için Enver Paşa kadar tehlikelidir” diye yazmıştım.

Aslında “AKP, Türkiye için, Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokup imparatorluğunu sonuna getiren İttihat ve Terakki kadar tehlikelidir. Erdoğan da Enver Paşa kadar” diye yazmak istemiştim. Ama yazamamıştım çünkü o zaman köşe yazarı olduğum gazete bu cümleyi basmazdı.

Şimdi yazıyorum.

Yazıyorum da ne olacak? Bir şey değişecek mi? Hayır, hiçbir şey değişmeyecek.

Erdoğan freni tutmayan, yokuş aşağı giden bir kamyondur. Onu, kendi dahil, kimse durduramaz.
*
İnsan aklına gelen her şeyi düşünmek mecburiyetinde değildir. Olumsuz düşüncelere, yalana ve yanlışa, reklam ve propagandaya kapısını kapatabilir. Bunun yöntemleri, öğretmenleri var.

Kişinin huzurlu olmasının koşullarından biri düşünceleri tarafından yönetilmek yerine düşüncelerini yönetmektir.