24 Ekim 2015 Cumartesi

Son kuşlar

Ozanköy

Bunu az önce okudum: 

1930'larda Arjantin’de yaşayan İspanyol bir keşiş varmış. Arıları çok severmiş. Kovanların bakımını yaparken onlarla yumuşak bir sesle konuşurmuş. “Öldüğümde, birisinin gidip arılarıma artık gelmeyeceğini haber vermesi gerekecek,” dermiş.

Dünya, içinde yaşayan bütün canlılarla, bir bütündür ve bütün yaratıklar akrabadır. Keşiş bunu biliyordu.

O, ve onun gibi insanlar, doğanın insan kalıbındaki sinir uçlarıdır. Ne yazık ki sayıları az var, galiba azalmaya devam ediyorlar.

Onlar yaprağı daha yeşil, gökyüzünü daha mavi, bulutu daha beyaz görürler. Gözleri kuşlarla beraber uçar. Ağaçlarla dostturlar. Uzun kurak yazın ardından ilk yağmur düştüğünde soyunup ellerini bulutlara kaldırırlar ve, toprak gibi, suyu içerler. Ökse ile kuş tutanlardan nefret ederler, ökselerini gizlice ağaçlardan toplayıp kırarlar. Tavşan tuzaklarını bozarlar. Avcıları gözleri ile vururlar.

Doğanın, ona duyulan sevgiye de, edilen hakarete de, verilen zarara da kayıtsız olduğunu bildikleri halde.

Doğa ana ise onun da anası var; cansız atomları bir araya getirip canlı yapan, yoktan var eden güç.

İnsana ihtiyacı yok.

Beyrut’tan yanımda birkaç gün geçirmek üzere gelen Amerikalı bir arkadaşımla Beşparmak dağında yürüyoruz. Onu adanın en  sevdiğim yerlerine götürdüm. Koylara, köylere, kıyılara, basit ama güzel yemek veren lokantalara. O kadar sevdi ki “Acaba burada bir ev mi satın alsam,” diye konuşmaya başladı.

Beşparmak’ta, ağaçların arasından Türkiye’nin sahillerine kadar uzanan denizin göründüğü patikada yürüyorduk. Yüzünden, orada olmaktan büyük bir haz aldığını görüyordum.

“Muhteşem bir yer burası,” dedi. “Çok güzel.”

Ben keklikleri düşünüyordum. Daha dört-beş yıl önce buralarda yürüdüğümde ağaçların arasından, kimi zaman yakından, kimi zaman uzaklardan, sık sık, keklik ötüşleri gelirdi. Bazen, arkasında sıra halinde civcivleri, bir ana keklik geçerdi önümden. Artık ormanda köylerden kaçan güvercinlerden başka kuş sesi duymuyorum. Bir de, binde bir, yükseklerde döne döne uçan birkaç kartalın gırtlaktan gelen gaklamalarını.

Durdum.

“Kuş sesi duyuyor musun?” diye sordum John’a.

Kulak verdi.

“Hayır."

“Duymuyorsun çünkü yok. Avcılar kuşları tükettiler. Bazen bahçelere girip güvercin bile vuruyorlar.  Kuş sesi duymayan yerde niye ev alacaksın?”

Bir defa başladım mı duramıyorum.

Plandan, estetikten yoksun yerleşim yerler. Parksızlık ve meydansızlık.  Kirletilen ve yok edilen çevre. Köy iken bir şehrin mahallesi haline gelen köyler.  

Ve çöpler, çöpler, çöpler. Yol kenarlarında. Dere yataklarında. Denizde. Kumsallarda. Boş arsalarda ve tarlalarda. Ağaçlara, çitlere takılmış çöpler, havada uçan çöpler, arabalardan atılan çöpler.

Konuştukça sinirleniyorum.

“Sana benim evi satayım,” diyorum.

Gülüyor. “Hayır, hayır,” diyor.

Ormandan, çocukluğumdan aşina olduğum kokular alıyorum. Bu kokular mevsimden mevsime değişir. Güneşin yaktığı günlerle yağmurun ıslattığı günlerdeki rayiha farklı. Kokusundan ormanın hangi mevsimi yaşamakta olduğu bilinebilir.

O kadar çok yürüdüm ki buralarda, birçok ağacı tanıyorum. Bir tanesi, eski bir çam, bir ara yanından her geçtiğimde çıtırdıyordu. Bu sesi neredeyse kırk yıl önce ölen orman bekçisi babamın çıkarttığına inanmak istedim. Bazen yakınıma konan kelebeklerin, kuşların beni görmeye gelen ölü sevdiklerim olduklarını düşünüyorum. Öyle olmasını istediğimden, öyle olduğu için değil. Varlığın görünenlerden müteşekkil olmamasını istediğim için.

Ormanı dolduran bitkilerin hayat amaçları basit ve belli: Büyüyeceğim, çoğalacağım, hayatta kalacağım. Aslında, bütün yaratıkların amacı değil mi bu? İnsan dışında?

“Boş ver satın almayı,” diyorum John’a. “Ne zaman istersen gelip bende kalırsın."

Toprak yollar da ölür. Kerpiç evler. Taş duvarlar. Zeytinlikler. Patikalar. Yağmurdan sonra taşların arasında eski Roma’dan kalma çanak kırıkları bulabileceğiniz tarlalar. Yedi bin sene önce insanların gömüldüğü mağara mezarlar.

Bunlar için de yas tutulabilir.

Kaybolan sadece kuşlar değil.