24 Ekim 2015 Cumartesi

Son kuşlar

Ozanköy

Bunu az önce okudum: 

1930'larda Arjantin’de yaşayan İspanyol bir keşiş varmış. Arıları çok severmiş. Kovanların bakımını yaparken onlarla yumuşak bir sesle konuşurmuş. “Öldüğümde, birisinin gidip arılarıma artık gelmeyeceğini haber vermesi gerekecek,” dermiş.

Dünya, içinde yaşayan bütün canlılarla, bir bütündür ve bütün yaratıklar akrabadır. Keşiş bunu biliyordu.

O, ve onun gibi insanlar, doğanın insan kalıbındaki sinir uçlarıdır. Ne yazık ki sayıları az var, galiba azalmaya devam ediyorlar.

Onlar yaprağı daha yeşil, gökyüzünü daha mavi, bulutu daha beyaz görürler. Gözleri kuşlarla beraber uçar. Ağaçlarla dostturlar. Uzun kurak yazın ardından ilk yağmur düştüğünde soyunup ellerini bulutlara kaldırırlar ve, toprak gibi, suyu içerler. Ökse ile kuş tutanlardan nefret ederler, ökselerini gizlice ağaçlardan toplayıp kırarlar. Tavşan tuzaklarını bozarlar. Avcıları gözleri ile vururlar.

Doğanın, ona duyulan sevgiye de, edilen hakarete de, verilen zarara da kayıtsız olduğunu bildikleri halde.

Doğa ana ise onun da anası var; cansız atomları bir araya getirip canlı yapan, yoktan var eden güç.

İnsana ihtiyacı yok.

Beyrut’tan yanımda birkaç gün geçirmek üzere gelen Amerikalı bir arkadaşımla Beşparmak dağında yürüyoruz. Onu adanın en  sevdiğim yerlerine götürdüm. Koylara, köylere, kıyılara, basit ama güzel yemek veren lokantalara. O kadar sevdi ki “Acaba burada bir ev mi satın alsam,” diye konuşmaya başladı.

Beşparmak’ta, ağaçların arasından Türkiye’nin sahillerine kadar uzanan denizin göründüğü patikada yürüyorduk. Yüzünden, orada olmaktan büyük bir haz aldığını görüyordum.

“Muhteşem bir yer burası,” dedi. “Çok güzel.”

Ben keklikleri düşünüyordum. Daha dört-beş yıl önce buralarda yürüdüğümde ağaçların arasından, kimi zaman yakından, kimi zaman uzaklardan, sık sık, keklik ötüşleri gelirdi. Bazen, arkasında sıra halinde civcivleri, bir ana keklik geçerdi önümden. Artık ormanda köylerden kaçan güvercinlerden başka kuş sesi duymuyorum. Bir de, binde bir, yükseklerde döne döne uçan birkaç kartalın gırtlaktan gelen gaklamalarını.

Durdum.

“Kuş sesi duyuyor musun?” diye sordum John’a.

Kulak verdi.

“Hayır."

“Duymuyorsun çünkü yok. Avcılar kuşları tükettiler. Bazen bahçelere girip güvercin bile vuruyorlar.  Kuş sesi duymayan yerde niye ev alacaksın?”

Bir defa başladım mı duramıyorum.

Plandan, estetikten yoksun yerleşim yerler. Parksızlık ve meydansızlık.  Kirletilen ve yok edilen çevre. Köy iken bir şehrin mahallesi haline gelen köyler.  

Ve çöpler, çöpler, çöpler. Yol kenarlarında. Dere yataklarında. Denizde. Kumsallarda. Boş arsalarda ve tarlalarda. Ağaçlara, çitlere takılmış çöpler, havada uçan çöpler, arabalardan atılan çöpler.

Konuştukça sinirleniyorum.

“Sana benim evi satayım,” diyorum.

Gülüyor. “Hayır, hayır,” diyor.

Ormandan, çocukluğumdan aşina olduğum kokular alıyorum. Bu kokular mevsimden mevsime değişir. Güneşin yaktığı günlerle yağmurun ıslattığı günlerdeki rayiha farklı. Kokusundan ormanın hangi mevsimi yaşamakta olduğu bilinebilir.

O kadar çok yürüdüm ki buralarda, birçok ağacı tanıyorum. Bir tanesi, eski bir çam, bir ara yanından her geçtiğimde çıtırdıyordu. Bu sesi neredeyse kırk yıl önce ölen orman bekçisi babamın çıkarttığına inanmak istedim. Bazen yakınıma konan kelebeklerin, kuşların beni görmeye gelen ölü sevdiklerim olduklarını düşünüyorum. Öyle olmasını istediğimden, öyle olduğu için değil. Varlığın görünenlerden müteşekkil olmamasını istediğim için.

Ormanı dolduran bitkilerin hayat amaçları basit ve belli: Büyüyeceğim, çoğalacağım, hayatta kalacağım. Aslında, bütün yaratıkların amacı değil mi bu? İnsan dışında?

“Boş ver satın almayı,” diyorum John’a. “Ne zaman istersen gelip bende kalırsın."

Toprak yollar da ölür. Kerpiç evler. Taş duvarlar. Zeytinlikler. Patikalar. Yağmurdan sonra taşların arasında eski Roma’dan kalma çanak kırıkları bulabileceğiniz tarlalar. Yedi bin sene önce insanların gömüldüğü mağara mezarlar.

Bunlar için de yas tutulabilir.

Kaybolan sadece kuşlar değil.

20 Ekim 2015 Salı

Bahçeyi suladıktan sonra

Bahçeyi suladıktan sonra bir ucu turunç, diğeri jakarandaya bağlı hamağa uzandım.

Yıkanmış, paklanmış, üzerinden su damlayan yapraklara ve çiçeklere bakıyorum.

Bu anlarda, içim çocuğa verilmek üzere şişirilmiş balon gibi minnet duygularıyla dolar. Hortumdan akan su için, ağaçların ve çiçeklerin yıkanmış güzelliği için, hayatta olduğum için, sükûnet için, hamak için. Her şey için.

Hamak, yıllardır yaz kış iki ağaç arasında asılı durur. Soldu ve çürümeye başladı. “Bir gün yırtılacak, düşüp belini kıracaksın,” diyorum kendi kendime dikkatli bir biçimde üzerine oturmaya başlarken. Silkeleyip içindeki kertenkeleyi ve kuru yaprakları uçuruyorum. Yavaşça uzanıyorum. Hayır. Bu defa da yırtılmayacak.

Sularken sabırlı olmak, her bitkiye doyuruncaya kadar su vermek lazım. Sabrederken hayalimde Amazon’dan hamak ısmarlıyorum. İki kişilik mi, tek kişilik mi olsun? Çok renkli mi, tek renkli mi?

Bu işin en çok sevdiğim tarafı hortumun ağzını kısıp sulaması biten bitkileri baştan aşağı yıkamak. Serpilen suyun üzerindeki ışık, tozlarından kurtulan yaprakların dirilen yeşilliği, yaprakların ucuna tutunmuş damlalar çok hoşuma gidiyor.

Eğer iki dal arasında örümcek ağı varsa orasını sulamıyorum. Bugün üzerine güneş vuran büyük bir ağa rastladım. Üstünde bir örümcek çalışıyordu. İzlemek üzere başımı ona yaklaştırıp “Kolay gelsin ahbap,” dedim. Ödünü patlatmış olacağım ki kendini küçük bir top haline getirdi ve orada olmama numarası yaptı. “Korkma,” dedim. “Gidiyorum. Nasıl yapıyorsun bu işi, merak ettim. Keşke ben de yapabilsem.”

Hayalimde sadece hamak seçmiyorum. Bahçede bir zamanlar bir arkadaşımın oturmaktan çok hoşlandığı bir yer var. Dağı gördüğü için seviyordu orasını. Bir gece karanlıkta otururken üzerimizden uzun kanatlı, büyük beyaz bir baykuş geçmişti. Bahçede ilk defa görmüştük bu soyu tükenmekte olan yaratığı.

Sanayiye gidiyorum, o yer için bir pergola ısmarlıyorum. Bir köşesine yasemin, bir köşesine kokulu sarmaşık gülü dikiyorum.

Yaseminle gül büyüyorlar, pergolayı sarıyorlar, akşam üstleri orada oturup çay içiyorum. Bazen eski günler aklıma geliyor, bazen gelmiyor.

Yasemini aldım. Geriye üç nal ve bir at kaldı. Ama ben yaseminin kokusunu alıyorum bile.
Hayalimde devamlı yanımda taşıdığım makas ve budama bıçkısı var. Bunlarla dal kesiyorum. Eğer bir fidan birden fazla gövde atmışsa en güçlüsünü bırakıp gerisini kesiyorum. Kuruyunca ateşi yakmam için tutuşturucu olacaklar.

Hayalimde yere düşen kuru yaprakları da süpürüyorum, saksılarda beklemekte olan fidanları da dikiyorum, ağaç naklediyorum, fidanların çevresine su tutmaları için çukur açıyorum.

Çok iş var. Yapmak istersen. Yapmak istemezsen hiç iş yok. Ben hem yapmak istiyorum, hem istemiyorum.

Ormanı budayan, kuru yaprakları süpüren mi var?

Düzeni seviyorum. Ama rastgeleliği, düzensizliği, kendiliğinden çıkan çiçekleri ve ağaçları, mevsimlerin çobanlığını daha çok seviyorum.

Geçenlerde uğrayan bir arkadaşım etrafa bir göz gezdirdikten sonra “Çok düzensiz,” dedi.
Onun bahçesi düzenli. Bol suyu olan kuyusu, kendiliğinden çalışan elektronik damla sulama sistemi, bahçıvanı var. Yerde bir tek yaprak yok. Meyve ağaçları gübreleniyor, ilaçlanıyor. Zeytinlerden zeytinyağı, meyvelerden marmelat, turunçlardan tatlı, limonlardan limonata yapılıyor. Kuşlar yemesin diye hurma hevenkleri beze sarılıyor, yenidünya, kayısıların üzeri ağla örtülüyor.

Acaba bahçelerimiz kişiliğimizi mi yansıtıyor? Bahçen ne ise osun mu?

Belki.

Ben, ben olduğum için memnunum. Muhtemelen, o da o olduğu için memnundur.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Andız’ın evindeki hayalet

Lefkoşa

Andız’ın evinde öğle yemeğinden sonra kahvelerimizi yudumluyorduk.

Andız anılarını yazmaya başlamıştı, ama yavaş gidiyordu. On beş ayda, on beş sayfa yazmıştı. Bu hızla giderse 300 sayfalık bir kitap yazması için 25 yıl çalışması gerekecekti. Hızlanması için öneride bulunmamı istiyordu.

Meryem, eşi, kahvelerimizi getirdikten sonra salonun diğer ucundaki bir koltuğa ilişmiş, kitabına dönmüştü. Kalın bir kitaptı. Sağ taraftaki sayfaların inceliğinden sonuna yaklaştığı anlaşılıyordu.

Andız en eski arkadaşımdır. İlk karşılaşmamız Lefkoşa’daki Laleli Cami’ndeki anaokulunda oldu. İlkokulu ve liseyi beraber okuduk. Lisede Galfa da bize katıldı ve birbirinden ayrılmaz üç arkadaş olduk. Dura kalka bu günlere kadar geldik. İstediğim zaman Andız’ın Lefkoşa’daki evinde yemek için açık davetiyem var.

Meryem kitabını koltuğun üzerine bıraktı ve kalkıp önümdeki koltuğa geçti.

“Bu evde bir hayalet var,” dedi bana bakarak, “Biliyor muydun?”

Konunun değişmesi Andız’ın hoşuna gitmedi. “Nereden çıktı şimdi bu?” diye diklendi.

Meryem güldü.

Andız’a kitap yazmanın disiplin gerektirdiğini, sabah masaya oturduğunda telefonunu kapatması, internete girmekten vazgeçmesi gerektiğini anlatıyordum. Her gün, en az dört yüz kelime yazmalıydı. Bir süre sonra yazmadan yapamayacaktı.

Hayalet konusu daha ilginç geldi.

“Nasıl bir hayalet?” diye sordum.

“Damla da gördü,” dedi Meryem.

Damla, Andızların kızıdır.

“Geceleri Damla’nın odasının penceresinden içeri girip kapısından dışarı çıkıyordu. Aşağıda çıkardığı tıkırtıları duyuyorduk.”

Andız yarı alaycı, yarı kızgın bir tonla girişti: “Parkenin çıtırdamalarını hayalet zannediyor bunlar!”

Aldırmadık.

“Damla evlenip taşınınca duvarı yıktırıp yatak odasını büyüttüm. Aynı pencereden bizim odamıza girmeye başladı.”

“Nasıl bir şey?” diye sordum.

“Asık yüzlü, başı önüne eğik bir adam. Bir Rum. Şimdi bu sitenin olduğu yerde büyük çatışmalar oldu. Önce Rumlar Ortaköy’e kadar geldi. Sonra bizimkiler saldırıp onları geri itti. Burada ölüp burada kalmış olmalı. Ürkütücü biri değil. Damla da ondan korkmuyordu. Ben de korkmuyorum.”

Andız başını salladı; “Bu evde neler çektiğimi şimdi anlıyor musun?”

“Otur, konuşalım, bana derdini anlat demelisin ona bir gece,” dedim Meryem’e.

“Artık gelmiyor. İçeri girdiği pencerenin önüne bir Kuran koydum. Kuran konunca gelmezmiş.”

“Parke, parke!” dedi Andız sesini yükselterek.

Meryem oralı olmadı.

“Hayaletle konuşulabiliyor mu?” diye sordu. “Konuşulabiliyorsa Kuran’ı kaldırırım.”

“Bilmiyorum valla,” dedim. “Hiç denemedim. Bende yok.”

“Hımmm,” dedi Meryem. Gözlerinde Kuran’ı kaldırıp hayaletle konuşmayı tarttığını gördüm.

“Ben kalkıp romanımı bitireyim,” dedi ve koltuğuna geri döndü.

Meryem’le Andız ellinci evlilik yıldönümlerini birkaç ay önce kutladılar. Bir başkası hayalet konusunda Andız’ın söylediklerinde bir sertlik görebilirdi belki, ama ben onları iyi tanıdığım için ne olduğunu çok iyi anlıyordum: Elli yıldır evli olan, hâlâ aynı yatakta yatan ve birbirlerini çok seven iki insanın tatlı tatlı didişmesi.

Harika bir öğle yemeği yemiştik. Hellimli tarhana çorbası, zeytinyağlı taze börülce ve taze bakla, yoğurt, bol yağda kızartılmış bütün patates, siyah zeytin. Andız yemek bittikten sonra ekmek-zeytin yemezse doymazdı. Beni de alıştırmıştı. Meryem her yıl zeytin toplama mevsiminde yüz kilo zeytin alıp bastırırdı. Masadan kalkmadan önce stokunu biraz azalttık.

Şimdi evimdeyim. Mutfak penceresinden dışarı bakıyorum. Gökyüzü kapalı. Ara sıra yağmur serpiştiriyor. Kapalı kapının arkasında kedinin akşam yemeği için sabırsızlandığını hissediyorum.

Yağmur yağmadığı ve buzdolabının çalışmadığı anlarda derin bir sessizlik var.

Ev soğuk, ama ben sıcağım: Karnımda ve ruhumda öğle yemeğini Andız ve Meryem’le yemiş olmaktan gelen bir sıcaklık var.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Başka bir denizin önünde

Yeni  Liman

Önüm güneş, arkam gölge.

Bungalovun balkonunda oturuyorum. Deniz dört-beş metre ilerimde.

Bir esinti gömleğimin kolunu kıpırdatıyor, pantolonumun paçasını uçuruyor.

Ege’de, başka bir denizin önündeyim.

Birkaç gün için bile olsa kaçmak, her şeyin yeni olduğu başka bir yerde olmak çok hoş.

“Bütün denizler kardeştir,” demişti dün gece, motelin yemekhanesinde kulak misafiri olduğum yaşlı denizci.

Eskiden bu sulardan çıkan balıkların adlarını saymıştı.

Buralarda Kasım'da katmerli nergislerin çıktığını anlatmıştı. 

“Her yer nergis doluyor” demişti.

Sesi yaşından ve zayıf vücudundan umulmayacak kadar güçlüydü.

Çocukluğumun geçtiği ormanlarda da nergisler vardı. “Kasımda buraya dönmeliyim” diye düşünmüştüm. Rüzgârlı tepelerde nergisleri çiğnememeye özen göstererek yürüdüğümü hayal etmiştim. Belki bir nergis koparır burnuma tutardım.

İhtiyar denizci motelin yemekhanesinde, kapının girişindeki masada tek başına oturuyordu. Önünde, ne içki, ne bir tabak vardı. Acıktığı için değil, başkalarıyla birlikte olmak, konuşmak için oradaydı galiba. Saçları bembeyaz, karmakarışıktı. Gözlüklerinin camları büyüteç gibi kalındı.

Siyah çakıllı sahil uzayıp gidiyor,  kıvrılıyor, önünde küçük bir liman olan küçük bir kasaba oluyor. Arkasında külah gibi bir tepe var. Sabah güneş doğmadan uyanınca yattığım yerden bu manzarayı görüyorum. Toz pembe ufuk, kendini az sonra doğacak güneşin ayaklarına sermiş bir halı gibi. Güneş gözüme girmesin diye yorganı başıma çekeceğim, yeniden uyuyacağım.

Uzakta bir konteyner gemisi görüyorum. Belki uzayda da böyle gemiler var, yıldızların arasından geçen, başka bir gezegende, başka bir denizin önünde, bir başkasının izlediği, “Uzaktan bir konteyner gemisi geçiyor,” dediği, “Kaçmak, mekan değiştirmek ne güzel,” diye düşünen.

Lacivert, yeşil, beyaz bir balıkçı teknesi ayrılıyor limandan. Güvertesinde tepe gibi ağlar. 

Motorunun sesini duyuyorum, dalgaların tepinmesinin üstünde, ekmeğin üzerine sürülmüş tereyağı gibi.

Kâh kitap okuyup kâh etrafa bakarken zaman geçiyor.

Konteyner gemisi kibrit kutusu oldu.

Güneş bulutun arkasında kalınca üşüyorum ama kalkıp içeriye girmeyeceğim.

Zaman dediğimiz şey yeninin eskimesi değil mi? Zaman yerinde duruyor, biz geçiyoruz.

Kalkmak, çakıllı sahilde  martıların yürüdüğü yere ve daha ileri, koyun bittiği yere kadar yürümek ile yeniden yatıp uyumak arasında karasızım.

Yan taraftaki bungalovun balkonunda güneşlenen bir adam oturuyor. İçeride, dağınık yatakta bir kadın Penguen dergisi okuyor. Tişörtünde “Aşk Ölümlüdür” yazıyor. Kalkıyor, dergiyi yatağın üzerine bırakıyor, dışarı çıkıyor, adamı boynundan öpüyor. Kadının ayak seslerini duymayan adam onun orada olduğunu boynunda, kuru, yumuşak, sıcak bir çift dudağın temasını hissedince anlıyor.

“Nasılsın?” diye soruyor.

“Ben harikayım,” diyor kadın. “Sen?”

Ben nasılım, diye düşünüyor adam.

Ben de harika mıyım?

“Gidip çakılların üzerine uzanalım mı?” diye soruyor.

Kalkıyorlar, denizin yontup karaya armağan ettiği çakılların üzerine uzanıyorlar.

Horozlar ötüyor tavuklar gıt gıt gıdaklıyor, kamışlar hışırdıyor, kitaplar okunuyor, yumuşak seslerle sohbet ediliyor, yüzülüyor, el ele sahilde yürünüyor, Türk kahveleri içiliyor, “en kötü günümüz böyle olsun,” deniyor.

Bu saatlerde deniz dalgalı. Pek kimse girmiyor. Öğleye doğru su durulmaya başlayacak. Bunu dalgaların sesinden anlayacağım önce. Kalkıp suya dalacağım.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Sol yanağından 999 defa öpülmek ve yılan öldürmek

Ozanköy

Kedinin duruşunda bir acayiplik vardı. Bahçe lambasının ışığında, göremediğim bir şeyin üzerine atılmaya hazır vaziyette duruyordu.

“Limon!”

Başını çevirdi ama yanıma gelmedi.

“Bu kedi can yakmaya hazırlanıyor,”  diye düşündüm.

Saat on bir civarıydı. Yemekten dönmüştüm.

El fenerini alıp bahçeye çıkınca kedinin karşısında bir yılan olduğunu gördüm.

Daha önce bahçede görmediğim zehirli bir yılandı. Ne fazla uzundu, ne fazla kalın. Arkasını duvara vermiş, kafasını kaldırmış tıssss, tısss diye sesler çıkartarak, Limon’u uzak tutmaya çalışıyordu.

Evin bu kadar yakınında yılan görmek hoşuma gitmedi, ama Limon’un onu öldürmesini istemedim. Yanlarına yaklaştım ve kediyi oradan uzaklaştırdım.

Ne tür bir yılan olduğunu anlamak için ışığı yılana çevirdim. Bundan hoşlanmadı. Yerinden ayrılmadan, başını çevirip bana tıslamaya başladı.

“Heyecanlanma. Bir şey yapacak değilim,” dedim ve geceyi gece yaratıklarına bırakıp içeri girdim.

Birkaç dakika sonra dayanamayıp gene dışarı çıktım. Kedi dönmüş, aynı yerde tıslamaya devam eden yılanın karşısına dikilmişti. Her an tabancalarını çekip birbirlerine ateş etmeye hazır iki kovboy gibiydiler.

Limon’u bu defa daha güçlü bir sesle uzaklaştırdım ve gene içeri girdim. Beş on dakika sonra çıktığımda kedi de, yılan da yoktu.

Büyük bir bahçe içinde olan evime ilk defa gelenlerin çoğu “Yılan görüyor musun?” diye sorarlar, ben de “Yirmi beş senede beş yılan ya gördüm, ya görmedim,” derim.

Bazen, canım geceleyin meyve çektiğinde, el fenerini alıp bahçeye çıkar, mevsimine göre yenidünya, mandalina, portakal veya kayısı toplarım. Yılan var mı, yok mu bakmam.

İlk defa geceleyin bir yılan görüyordum.

Yılanların rahatsız edilmedikçe ısırmadıklarını biliyorum.

Gene de...

Acaba artık daha dikkatli mi olmalıyım?

Limon’un yılanı öldürmesine izin mi vermeliydim?

Başlangıcı ve sonu olmayan kainatta, bir yılan eksik veya fazla fark eder miydi?

Ertesi sabah internette Kıbrıs yılanlarını araştırdım ama gördüğüm yılanın hangisi olduğun çıkaramadım. Koca engerek olabilirdi ki zehirlidir ve adada zehri insan öldürecek tek yılandır. Ama olmayabilirdi de.

Brrrr!

Bahçedeki yaratıklarla – yılan, tarla faresi, tilki, kirpi, kertenkele, kurbağa, hamamböceği ve diğerleri – bu eve ilk girdiğimden beri anlaşmam şudur: “İçerisi benim, dışarısı sizin.”

Tuzak kurmam, zehir bırakmam. Meyvelerimden istedikleri kadar yiyebilirler. Ama içeri girerlerse – inanmayan sivri sineklere sorabilir – sonları ölüm olabilir.

Bunun tek istisnası salondaki asık suratlı kadın tablosunun arkasında yaşayan süleymancıklardır. Kışın orada uyurlar, havalar ısınınca geceleyin ortaya çıkarlar, duvara konan sinekleri yerler veya yemeye çalışırlar. Yıllardır birlikte yaşarız. Ben onların sineklerini yemem, onlar da benim yemeklerimi.

Başlangıcı ve sonu olmayan kainatta, bir yılan eksik veya fazla fark eder mi?

Birkaç ay düşündükten sonra şu sonuca vardım: Başkaları için etmeyebilir, ama benim için ederdi.

*
Yoga öğretmeni, Budist inanca sahip Alman bir kadın tanıyordum. Hindistan’da uzun yıllar geçirmiş değişik ustaların dizinin dibinde oturmuştu. Ara sıra esrarengiz veya bilgece laflar ederdi. Bir gün ayrılırken “Sağ yanağından 1000, sol yanağından 999 kez öperim,” dedi gülümseyerek.

O an üzerinde durmadım. Ama çok geçmeden, sol yanağıma, binde bir bile olsa bir öpücük eksik tahsis edilmesi beni acayip rahatsız etti. Aradan neredeyse yirmi yıl geçmesine rağmen hâlâ ediyor. Simetrinin veya eşitliğin bozulması mıydı bunun nedeni? Yoksa mükemmelliğin bir öpücük eksik olması mı?

Kediyi yılana düşman olarak yaratan ben değildim, ne de dünyanın düzenini gıda zincirine ben bağlamıştım. Ama, gene de, sabahleyin kuyunun yanı başında bir yılan ölüsü bulmak istememiştim. Çünkü yılanın öldürülmesi hayatımda o kayıp öpücük gibi bir eksiklik yaratacaktı. Bana ona benzer, geçmeyen bir rahatsızlık verecekti.

1 Ekim 2015 Perşembe

Bir sabah beni işe götürmek üzere gelen şoföre "Kilyos’a çek" dedim, hayatım değişti

Çok mutsuzdum.

Hem evde, hem işte, hem dünyada. Akşam üzeri işten eve dönüyordum. Aç karnına iki-üç viski içiyordum. Saat sekiz buçuk-dokuzda yatıp uyuyordum.

Bu aylarca böyle gitti. Bir sabah beni işe götürmek üzere gelen şoföre “Kilyos’a çek,” dedim.

Kıştı. Gri bir gündü. Hava kapalıydı. Yağmur çiseliyordu. Müthiş bir rüzgar esiyordu. Dalgaların köpükleri yüzüme vuruyor, gözlüklerimi ıslatıyordu.

Orada olmak bana iyi geldi. O günden sonra her sabah ya Kilyos’a ya da Belgrad Ormanı’na yürüyüşe gittim. Yavaş yavaş hafifledim. İçimdeki karanlık dağıldı. Beni bağlayan iplerden çözüldüm. İşimden istifa bile etmeden ayrıldım. Ozanköy’deki evimin bitmesine daha birkaç ay vardı. İşçileri umursamayıp evin bir odasında yaşamaya başladım.

Biraz birikmiş param vardı. “Bitinceye kadar burada oturacağım ve hiçbir şey düşünmeyeceğim,” dedim.

Zaman geçti. Yeni bir hayat kurdum. Bu hayatı, daha çok para kazanmak için değil, her gün, vaktimin bir bölümünü bir parkta veya koruda, ormanda veya deniz kenarında geçirecek biçimde düzenledim. Doğanın ilaç olduğunu ve bu ilaçtan her gün almazsam kendimi kötü hissedeceğimi öğrenmiştim.

Geçenlerde doğada bulunmanın olumsuz düşünceleri azalttığına ve beynin bu tür düşünceleri üreten merkezinin faaliyetini hafiflettiğine dair bilimsel bir araştırma okudum.

Biraz şaşırdım. Bu araştırmaya konu olmayacak kadar açık değil miydi? Demek değilmiş.

Dünya nüfusunun yarıdan fazlası şehirlerde yaşıyor. Bu oranın 2050’de yüzde yetmişe çıkması bekleniyor.

Kentleşme, tam bilinmeyen nedenlerle ruh hastalıklarında artışa neden oluyor.

Araştırmalara göre, bunun muhtemel nedeni kentte yaşayan insanın doğa ile bağının zayıflaması veya tamamen kopmasıdır.

Kent sakinlerinin depresyon, anksiyete veya başka bir ruh bozukluğuna yakalanma riski kırsalda yaşayanlara göre yüksektir. Kentlerde park veya koru yakınlarında yaşayanlar veya kenti arkada bırakıp doğada vakit geçirenlerde bu risk daha düşüktür.

Doğanın insana iyi geldiğine dair başka bilimsel araştırmalar da var.

Pencereleri ağaçlara bakan hastane hastaları daha çabuk iyileşiyor, ağrıyı daha hafif hissediyor.

Doğada olmanın çocuklara iyi geldiğine dair kitaplar var.

Doğa ile temas, beynin çalışmasını, duygularımızı olumlu şekilde etkileyecek biçimde değiştirir.

Stanford Üniversitesi çalışanlarından Gregory Bartman bunu kanıtlamak üzere 90 dakikalık iki yürüyüş düzenledi. Birinci grup yürüyüşünü üniversite kampüsünün ağaçlıklı sakin parkurunda yaptı. İkinci grup trafik gürültüsü olan, endüstriyel bir yolda yürüdü. Yürüyüş bitince yapılan ölçümlerde doğada yürüyenlerin mutluluk derecesinin yükselmiş olduğu gözlendi. Diğerlerinde böyle bir iyileşme yoktu.

Sonuç: Kalabalık, gürültülü ve kirli şehirlerde yaşayanların ruh sağlığı için geniş ve bol yeşil alanlar, parklar olmalı ve şehir sakinlerinin buraları kullanmaları teşvik edilmelidir.

Gezi Parkı için gürültü koparanlar haklıydı. Kentin daha çok yapıya değil, daha çok yeşil alana ihtiyacı var. Bu ihtiyaç iktidarın dostlarının paraya olan ihtiyacından daha büyük, daha önemli ve daha sağlıklıdır.