26 Eylül 2015 Cumartesi

Instagram fenomeni

Ozanköy

Geçenlerde öğle sonrası uykusundan sonra telefonumu açınca uzun zamandan beri konuşmadığım eski bir kız arkadaşımın beni üç defa aramış olduğunu gördüm.

Numarasını çevirdim ve hoşbeşten sonra neden aradığını sordum.

“Sen beni aradın,” dedi.

“Ben seni aramadım,” dedim.

“Beni sekiz kez aradın,” dedi. “Cevaben seni arıyorum.”

Telefonun hafızasına baktım. Haklıydı. Onu kısa aralıklarla sekiz kere aramıştım.

Daha sonra bu konuyu anlattığım on dört yaşında bir delikanlı “Popo araması yapmışsınız,” dedi.

“Efendim?”

“Amerika’da buna ‘butt call’ derler. Telefonunuzu arka cebinize koyarsınız. Siz farkında olmadan açılır. Siz oturup kalktıkça arama yapar. Genellikle konuşmak istemediklerinizi arar.”

Eski kız arkadaşlarım ikiye ayrılır.

Birinci kategoride beni bir gece ıssız bir sokakta kıstırıp gözlerimin içine bakarak elleriyle yavaş yavaş boğduktan sonra küçük parçalara ayırıp sokak köpeklerine atmanın hayali içinde yaşayanlar vardır. En kalabalık kategori budur. Hatta, dürüst olmam gerekirse hemen hemen hepsi bu sınıfa girer, demeliyim.

İkinci kategoridekiler daha yufka yüreklidir. Bunlar için boğma faslı yeterlidir. 

Ama, dediğim gibi. Bunların sayısı istatiksel bir anlam ifade etmeyecek kadar küçüktür.

Sekiz defa aradığım bu eski arkadaşım, ikinci kategoriye giriyordu.

“Neyse, konuşmuş olduk,” dedim.

O da benim gibi AKP’nin medyadan kovdurttuğu gazetecilerden biriydi.

“Ne yapıyorsun,” diye sordum.

“Ben Instagram fenomeni oldum,” dedi. “Otuz bin izleyicim var.”

“Az daha “Instagram da ne?” diye soracaktım. Ama sormadım. İçimden bir ses “Instagram’ın ne olduğunu bilmen gerekiyor, salak” diye fısıldadı. Son anda frene bastım.

“Harika!” dedim. “Tebrikler! Para kazanıyor musun peki?”

“Hayır ama mesela ‘Bu lokanta iyi’ diye bir fotoğraf yolluyorum. O lokanta haftalarca doluyor. ‘Bu kitap harika,’ diye kapağını yayınlıyorum. Akşama kitabın baskısı tükeniyor.”

“Vay canına!”

Birkaç saat sonra Amerika’da yaşamakta olan kızım aradı.

“Baba, WhatsApp’ın var mı?”

Bu defa hazırlıklıydım. “WhatsApp da ne?” demeyi hayal bile etmedim.

“Hayır,” dedim.

“Olsaydı iyi olurdu. Sana bir defada on resim yollardım.”

“Ben bir defada on resim almak istemiyorum ki.”

“Böyle söyleyeceğini biliyordum.”

“Sormadan söyleyeyim,” diye ekledim. “Instagram’ım yok. Tweet hesabım yok. Linkedin’e linked değilim. Facebook’a da girmiyorum.”

 “Tamam baba. Taş devrinde yaşamaya devam et.”

Facebook eskidi. Sıkıcı, reklama boğulmuş bir dedeler ve neneler mecrası haline geldi. Tweet... Düşünmesi bile uykumu getiriyor. Instagram, her ne halt ise, yakında onun da modası geçer. 

“Sen farkında değilsin,” dedim kızıma. “Cool olan taş devrinde yaşamak. Süper cool olanlar cep telefonu da kullanmıyor.  Yakında Amerika’da da başlar. ”

24 Eylül 2015 Perşembe

Deniz yalısı uzun, dalgalar yüksek, hüzün büyük, günah acı

Lefkoşa 

Bazı şarkılar insana hayat boyu yoldaşlık yapar. 

Benim için, Mikis Theodorakis’in Yorgo Seferi’sin Sto Perigiali To Kryfo (Gizli Koyda) adlı şiirinden bestelediği şarkı bunlardan biridir.

Bir klasik. Birçok sesten dinleyebilirsiniz. En sevdiğim Grigoris Bithikotsis’in* (1922-2005) versiyonudur, ki bu şarkının ilk plağa söylenişi olabilir. Bithikotis kaydı 1962’de yaptı, ama sesi çok daha eskilerden, Aristoteles’in Assos sokaklarını dolaştığı günlerden gelir gibidir.

Bulut çalışması, John Constable, 1822
Bulut çalışması, John Constable, 1822
Altın kumlara
Kazdın adını
Tatlı bir esinti
Sildi yazdığını

Başkaları Theodorakis denince belki de akla ilk gelen isim olan Maria Farantouri’yi tercih edebilir**.

Farantouri bu şarkıyı ilk söylediğinde gencecik, utangaç, siyah saçları uçuşan bir kadındı.

Farantouri’yi ilk dinledikten sonra Theodorakis ona “Şarkılarımı seslendirmek için dünyaya geldiğinizi biliyor muydunuz?” diye sormuş.

Farantouri de “Evet. Biliyordum,” diye cevaplamış.

Bir de Sto Perigiali To Kryfo’nun ikizi olan O Kaimos (Hüzün) şarkısı var ki, hâlâ her dinlediğimde başıma kasvet bulutları toplanır.

*
Ben oradan geçerken, Ömerge’deki orospu mahallesinde Rum kahveci dükkanını açar, sandalyeleri dizmeden önce elindeki kovadan kaldırıma su serper, serper ve serperken kim bilir neler düşünür.

Güneşin asfaltı yumuşattığı saatler daha geçmedi. Sokaklar tenha. Cami boş. Bahçelerden tatlı yasemin ve yanık karanfil kokuları gelir.

Kahvenin kapısı ardına kadar açık. Daha hiç müşteri yok. İçerideki leziz, taş kemerli serinlikten radyoda Bithikiotis’in Kaimos’u söyleyen sesi gelir***.

Deniz yalısı uzun
Dalgalar yüksek
Hüzün büyük
Günah acı

On dokuz yaşındayım ve hüzünlenmeye hazırım. Adımlarımı yavaşlatıyorum.

1963 yazı olmalı – dillerin hâlâ birbirinden kelime ödünç aldığı yılların sonuncusu. Ledra Sokağı’na daha duvar örülmedi, Ermu Sokağı kalabalık. Bütünün parçalara bölünmesine az kaldı ama. Ümitten düş kırıklığına yolculuk başlayacak.

Olabilir mi?

O yaz oradan geçerken – niye oradaydım? – bu şarkıyı duymuş muydum yoksa duyduğumu mu hayal ediyorum?

Hafızanın işleminden geçen her şey uydurmadır, derler. Ama ne zaman o kahve aklıma gelse – öğleden sonraydı, dördü biraz geçiyordu – Kaimos’la beraber gelir.

Orospular – kimisi Türk, kimisi Rum, yaz kış kapıları açık, kış aylarında bacaklarının arasında mangal – tek katlı evlerde faaliyet gösterirlerdi. Her evin bir orospusu, bir de yaşlı hacina yardımcısı vardı. Kapı kapalı olduğunda kadının müşterisi olduğu anlaşılırdı. O kapı benim ardımdan hiç kapanmamıştı çünkü ne param vardı, ne de kendime güvenim.
O evler hâlâ orada, orospular da, şarkılar da.

Issız bir koyda, altın sarısı kumlara bir adam sevgilisinin adını yazıyor. Bir rüzgâr başlıyor tatlı tatlı, yazdığını siliyor. Adam yazacak, rüzgar silecek, adam yazacak, rüzgar silecek ta bu şarkılar bir daha söylenmeyinceye dek.

22 Eylül 2015 Salı

Karpuz, kavun, uyku ve dünyanın sonu

Ozanköy

Acıktım, ama yemeye üşeniyorum.

Az önce, bir dilimini yiyip test ettikten sonra buzdolabına bir kavun koydum. Soğuyunca yerim.

İlginç değil mi? Kavunun nasıl çıkacağını bilmeniz mümkün değil. Koklayıp olgun olup olmadığını anlayabilirsiniz. Az çok. Tatlı olup olmadığını anlayamazsınız. Olgun ve tatsız olabilir. Az önce buzdolabına yerleştirdiğim kavun hem tatlı çıktı, hem de amorti olarak rengi kavuni. Turuncu ile pembe arası. Ve güzel kokuyor. Şanslıyım.

Karpuz seçmek daha da zor. İran karpuzu var. Kabağa aşılanmış karpuz var. Genetiği değiştirilmiş karpuz var. Çekirdeksiz karpuz var. Çekirdekten karpuz var. Gönen karpuzu var. Kim bilir, karpuzu andıran, karpuz renginde olan, ama tadı karpuzdan başka her şeye benzeyen bilmediğimiz ne karpuzlar var.


Uykum var. Öğleden sonra 13:39. Her gün öğleden sonra uyumalıyım. Alıştım. Aksi takdirde huysuzlaşıyorum.

Eve hemen yatmak amacıyla gelmiştim. Alışverişten. Ama kaytardım. Financial Times’ın hafta sonu ekini okumaya daldım.

Hemen uyumama gerek yok, az sonra da uyuyabilirim. Az sonradan biraz sonra veya çok sonra da.

Uyandıktan sonra da denize giderim. Veya gitmem. Yok. Yok. Giderim. Dün de yüzmedim. İki gündür yüzmüyorum aslında. Deniz dalgalı olduğu için. Dalgalı denizde su yutuyorum. Ağzımdan ve burnumdan. E. dalgaya paralel yüzersen su yutmazsın demişti. Yüzdüm. Ama işe yaramadı. Daha az su yuttum, ama su yuttuktan sonra daha az ile daha çok arasındaki fark çok fazla değil. Ürküttüğü kurbağaya değmez. Yoksa serçe miydi?

Belki kavunun soğumasını bekler, birkaç dilim yer, akabinde yatarım. Belki yatarım. Ben uyurken kavun soğur. Kalkınca yerim.

Belki denize gitmem de alışverişe giderim. Banyonun yanan ampulünü değiştirmem lazım. Testere için vida. Terliğin timsah ağzı gibi açılan altı için yapışkan. Belki önce alışverişe, sonra denize giderim.

Kalkıyorum. Yukarı çıkıyorum. Yastıkları, havalandırmak için koyduğum pencereden alıp yatağa yerleştiriyorum. Cibinliği indiriyorum. Kulak tıkaçlarımı takıyorum. Hemen uyuyorum.

Uyanıyorum.

Uyandığım kesin. Ama uyanmadığım kesin değil.

Gözlerimi açmadım. Küçük balıkların nerede olduğunu kestiremeyip bir o yöne bir bu yöne giden büyük balık gibi bir uykuya, bir uyanıklığa doğru yüzüyorum.

Aklımda nereden geldiği belirsiz düşünceler.

Bir evdeyim, bir bahçede, bir köyde, bir adada. Hiç olmayabilecekken varım. Başka herhangi bir yerde olabilecekken, buradayım. Başka herhangi bir zamanda yaşayabilecekken bu zamanda yaşıyorum. Adaya ilk insanları getiren gemide olabilirdim. Keşke olsaydım. Ter kokulu. Sakallı. Güneş yanığı. Sıska ve adaleli. Ve gözlüksüz. Dağlarda balta görmemiş ağaçlar, derelerde insan tanımayan balıklar, ovalarda cüce gergedan, leopar, tilki, havada kuş, kuş, kuş. Dünya güzel kokuyor. Esinti ferahlatıcı. İçinde balıkların zıpladığı derelerin yanından geçiyorum. Ağaçların arasından sahile yürüyorum. Üzerine basılmamış kum, mavi göz kadar parlak deniz, olta bilmeyen balıklar. Dünya düz, yıldızlar yakın. Din, ahlak, politika, suç, ceza yok. Sonsuz bir özgürlük.

Dünya dört buçuk milyar yıldır dönüyor. On bin yıl önce gençti. Hayır beş bin. Hayır iki bin beş yüz.

Şimdi ölüyor.

Bu kadar hızlı nasıl olabildi?

Şansıma neden bunu görmek düştü?

Belki alışverişe gitmem. Denize de. Aşağıya inip bu konuda bir yazı yazarım.

Belki yazmam.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Kanserin pişirdiği adam

Lenf kanseri için aylardır kemoterapi tedavisi gören İrfan Kocabıyık’ın son durumu ile ilgili haberi ortak arkadaşımız Şerif Kaynar’dan aldım.

“İrfan bizi hem sevindirdi, hem üzdü,” dedi telefonda.

“Ne demek istiyorsun?”

“Önce tamamen geçirdiğini söyledi. Son kontrole gittiğinde doktor kanserli bir lenf daha bulmuş. Kısa bir kemoterapi daha geçirmesi gerek.”

İrfan’ın kansere yakalandığı haberini de Şerif’ten almıştım.

“Ama arama,” demişti. “Kimseyle konuşmak istemiyor.”

Aramadım. Fakat Şerif aramadan önce de bir gariplik sezmiştim. İrfan bana her gün yedi-sekiz mail atardı; karikatürler, video klipler, sağlıklı yaşam önerileri, aşırı milliyetçi veya sağcı yazılar ve kadın düşmanı fıkralar. Kadınları çok seviyordu, ama onları aşağılamaktan geri kalmıyordu. Mailler kesilmişti. İyileşmeye başladığını da maillerin yeniden başlamasından anladım. Önce birkaç günde bir. Sonra günde bir iki tane. Sonra iyilik zamanında olduğu gibi sağanaklar.

Tedavinin yeniden başlayacağı haberini aldıktan birkaç gün sonra ondan “Kemoterapi İlaçları” başlıklı yorumsuz bir mail aldım. Mailin ekinde Hematoloji Uzmanlık Derneği’nin “Non-Hodgkin Lenfoma Tedavisi” adlı bir broşürü vardı. On beş sayfalık kitapçığın altı sayfası yan etkilere ayrılmıştı. Kemoterapinin kırktan fazla “sık rastlanan yan” etkisi vardı.
• Ateş ve üşüme • İdrara çıkma sırasında ağrı • Boğaz ağrısı ve öksürük • Burun tıkanıklığı • Yara yerinde şişme • Kansızlık • Yorgunluk • Baş dönmesi • Soluksuz kalma hissi • Üşüme hissi • Olağan dışı kanama • Katrana benzer renkte dışkı • İdrarda kan • Deride iğne ucu şeklinde kırmızı lekeler • Diş etlerinde kanama ya da burun kanamaları • Bulantı ve kusma  •Saç dökülmesi • İshal • Karında kramplar, gaz ve şişkinlik • İştah kaybı • Yemeği fazlasıyla iğrenç bulma...

İrfan, okumak bile beni hasta etti, diye yazdım ona. İyi dayandın. Biraz daha dayan :-)

Cevap verdi:

Yaa... Kardeşin 8 aydır neler yaşıyor. Bil diye yolladım... Ama merak etme enseyi karartmıyoruz... Bugün gene kan testlerim var.

Bir hesap yaptım, 8 ay içerisinde 120 üzerinde damar yolum açılmış. Kemolar, kan testleri, vs. için...

Bu da geçer ya Huuu...::))

Müthişsin gerçekten, diye yazdım ona. Ben yapamazdım ve yapmayacağım. Belki sendeki yaşama iradesi bende yok. Belki ben hayatı - yoksa kadınları mı demeliyim :-) - senin kadar sevmiyorum.

Cevap verdi:

Metinciğim yanlış teşhislerde bulunuyorsun. Ben seni tanıyorum; bir kere tabiat aşığı insan güçlüdür... Ağaçlar insana sabrı öğretir... Ben sabrı diktiğim ağaçların büyümesini seyrederken öğrendim.

Bahçesinde tohumdan domates yetiştirmek bile insana sabrı öğretiyor. Amerika’da poşet içerisinde domates tohumu aldığın zaman üzerinde "90 gün sonra yersiniz" der.

Ayrıca Kur'an "Ben kuluma yüklenemeyeceği yük yüklemem," der.

Yazıp sordum: Sana başka ne öğretti bu tecrübe? Daha önce bilmediğin ne biliyorsun? Kemoterapinin, faşistliğini ve kadın düşmanlığını iyileştirmediğini biliyoruz :-)

Cevap verdi: 

Mutlu olmayı öğrendim. En azından senden daha mutluyum:)

Yaşama sevincim var... Akılsızları hariç bütün kadınları seviyorum. Kendim ile kavga etmiyorum. Boş ve ehemmiyetsiz şeylerle uğraşmıyorum. Kendimi evrenin akışına bıraktım. Ben bir homo sapiens'im. Yaklaşık 3,8 milyar yıl evvel dünya adı verilen bir gezegende bazı moleküller organizma adı verilen oldukça karmaşık yapılar oluşturmuş ve ben var olmuşum. Hiçbir şey benim irademde olmamış. Yaşamak mecburiyetinde bırakılmışım. Bütün mahlukat gibi... Fasulyenin yaşamak için sırığına sarılması gibi...

Ne var bunda? Keyfini çıkarıyorum. Akıllandım Metin Akıllandımmm...:)

Ama galiba sen adam olmayacaksın..::))

Cevap verdim: Haklısın. Ben adam olmayacağım. Adam olmak için belki ben de benzer şeyler yaşamalıyım. Bakalım benim vardığım sonuç ne olur.

                                                             *
Ölüme yakın bir deneyim geçirdim. İnsanın kalbi durup ölüm sürecine girdiğinde ne olduğunu biliyorum. Ondan beri ölüme karşı duyduğum en güçlü his merak oldu.

Döndürüldüğüm kapıdan bu defa içeri girdiğimde ne olacak?

Bilinmeyenlerle dolu bu kâinatta her şey olabilir, diye düşünüyorum. Her şey ve hiçbir şey.

Hayatıma o kadar değer vermiyorum. Başkalarının verdiği mücadeleye saygım var. Ama kendi hesabıma ben günlerim korkunç ilaçlarla uzasın, ömrüm ilaç ve yabancı kokan, ağaçlardan, denizlerden ve göklerden uzak yerlerde sonlansın istemiyorum.

Önü ve arkası sonsuz zamanın içinde birkaç ay veya birkaç yıl daha fazla, ne önemi var?

12 Eylül 2015 Cumartesi

Dünyanın en güzel kadını

Yemekte üç kişiydik. Ben, S. ve kocası.

S. ile eskiden tanışıyorduk. Beni şirketinde bir konuşma yapmaya davet etmişti.

“Akşamleyin başka bir angajmanın yoksa birlikte yemek yiyelim,” dedi. “Kocam da seninle tanışmak istiyor.”

Beni otelden aldılar. Yakın olmasına rağmen lokantaya taksiyle gittik. Yemeklerimizi ve beyaz şarabı ısmarladık. Malum konular açıldı. Birçokları gibi onlar da Erdoğan’ın Türkiye’yi içine sürüklediği rezil durumdan tedirgindiler.

Konuşurken onları gözledim. Birbirleriyle rahattılar. Kocası S.’ye karşı nazik ve yumuşaktı. Ona gülen gözlerle bakıyordu, sözü önce ona bırakıyordu.

Yemeğin sonuna yaklaşırken S. aniden konuyu değiştirdi ve çocuğundan bahsetmeye başladı. İki yaşında bir oğlu vardı ve ona aşıktı.

“Eskiden çocuk gördüğümde kaçardım,” dedi. “Bu çocuğa doyamıyorum.”

 “Fotoğrafı var mı?”

 “Bin tane.”

 Gülümseyerek telefonuna uzandı.

 “Hangisini göstereyim.”

 “İlk beş yüzüne bakabilirim,” dedim.

Şımartılmadan çok sevilen çocuklar bellidir. Yüzlerinde dingin bir mutluluk olur. Kolay gülümserler ve  gülümsediklerinde tebessümleri uzun süre yüzlerinde kalır. Dünyayı dost bir yer olarak görürler. Büyüyünce insanlar onları korkutmaz, hayat yıldırmaz.

Bu çocuk o şanslı çocuklardan biriydi.

“Çok güzel,” dedi S. “Ona uyurken bakmaya doyamıyorum.”

Daha cümlesini tamamlamamıştı ki eşi uzanıp elini elinin üzerine koydu ve “Sen de çok güzelsin,” dedi. “Ben de uyurken sana bakmaya doyamıyorum.”

Bu sözler alelade olabilecek bir geceyi benim için unutulmaz yaptı.

Uzun zamandan beri  birinin bir başkasına bu kadar güzel sözler söylediğini duymamıştım.

Yemekten sonra beni otele bırakmak istediler ama onlara yürüyerek gitmeyi tercih ettiğimi söyledim. Lokantanın kapısında ayrıldık.

Meydanın kenarında oturan birkaç genç çift vardı. Yetersiz ışıkta yüzleri rüyada görülen insanların yüzlerine benziyordu.

Ağaçların altında kaldırımlar tenha ve yarı karanlıktı.

“Sana bakmaya doyamıyorum.”

 Bu sözleri daha önce ne zaman duymuştum?

*
Hayatımın aşkıydı.

Saçlarını kaldırıp yastığın üstünde toplar, aşağıya kayıp ayaklarını yatağın dışına sarkıtır öyle uyurdu. Çoğu zaman sabahleyin ondan önce uyanırdım. Başımı kaldırıp ona bakardım.  “Ne kadar güzel bir kadın,” diye düşünürdüm. “Bu kadına bakmaya hiç doymayacağım.”

Birlikte olduğumuz zamanlarda gözümü ondan ayıramazdım. Kendine has bir  yürüyüşü, bir şey almak için elini uzatışı vardı. Gülümseyince dudaklarının aldığı şekli görmeye bayılırdım. Sesini duymaktan büyük haz alırdım.

Sık sık “Sen dünyanın en güzel kadınısın. Sana bakmaya doyamıyorum,” dediğimi duyardı.