30 Haziran 2015 Salı

Şimdi neredeyim sanıyorsunuz?

Ozanköy
Dün, yabancı bir gazetede, Danimarkalı romancı Dorthe Nors ile yapılan bir söyleşiyi okudum. Ona sorulan sorulardan biri şuydu:

“En çok ne zaman mutlusunuz?”

Nors’un cevabı şu oldu:

“Dünyada, insanların en çok mutlu olduğu bir ülkede yaşadığım için her zaman mutluyum demem gerek ama diyemem, her zaman mutlu değilim. Ördekler uçarak evimin üstünden geçtiğinde mutluyum – ya da deniz kenarında uzun uzun yürüdükten sonra.”

Daha sonra, bahçede badem ağacının altında, yeşillikler içinde, ayaklarımı uzatmış kitap okurken kendime sordum.

Sen en çok ne zaman mutlusun?

Hava raporu gök gürültülü yağmur vermişti. Ama başımı kaldırınca gördüğüm top top bulutlar uzakta, denizin üzerindeydi. Bana doğru değil, başka yöne gider gibiydiler. Üstümdeki hava açık ve açık maviydi. Hafif, serin bir esinti vardı. Ben dahil her şeye dokunuyor, hoş kokular getiriyor, yapraklardan şırıl şırıl sesler çıkartıyordu.

Uzun, uzun servinin tepesinde bir karga oturuyordu. Oradan, siyahı, yeşile ve maviye çalan yavrusunun ilk uçuş denemelerini izliyor, bir karga için bile olağanüstü bet ve yüksek olan bir sesle ötüyordu -belki yavrusunu yüreklendirmek, belki ona ilişmek isteyebilecek olanları uyarmak, belki her ikisi için.

Yaprakların arasında gördüğüm yavru alçaktan uçuyor, yere oturuyor, sekiyor, alçak bir dala konuyor, oradan havalanmaya çalışıyor, yere düşüyor, yeniden kalkıyordu. Tertemiz, parlak, yeni, hayat dolu bir yaratık. Düşe kalka olsa da, uçmaktan aldığı haz ve heyecanı derimde hissettim.

Geceleyin müthiş bir gök gürültüsü beni uyandırdı. Odadan bir şimşeğin ışığı geçti. Camlara yağmur damlaları vuruyor, yeryüzünü karpuz gibi çatlatmak istercesine yıldırımlar düşüyordu. Şiddetli yağmurda pencereler içeri su alır. Kalktım, el fenerini alıp odaları dolaştım ve güneye bakan panjurları çektim. Sokak ışığında yolun kenarından dere gibi sular akıyordu.

Çocukken, yıldırımlı, gök gürültülü gece yağmurları içime büyük bir korku salardı. Başımı yastığın altına sokarak sesleri boğmaya çalışırdım. (O zaman yıldırımlar daha gürültülü müydü yoksa kulaklarım daha iyi mi işitiyordu?) Şimdi bu yarı çöl, yağmuru az adada yağmur içimi sevinç dolduruyor.

Akan suyu izlerken büyük bir gök gürlemesi daha duydum. Bir yıldırım daha düştü ve sokak lambası söndü.

Sabah, güneş doğarken uyandım. Kalktım pencereleri açtım. İnsanı yaşadığına şükrettiren bir koku girdi içeri. Jakaranda, yasemin, zakkum, sarmaşık gülü, badem, çitlembik. Hepsinin üstünde güneşin büyüsü.

Bir kitapta bitkilerin, muhtemelen, havayı insanlardan farklı hissettiklerini okumuştum. Bizim için hava dışarıda, dışımızda olan bir şeydir. Bitkiler ise balıkların suyun içinde oldukları gibi havanın içindedirler, diye yazıyordu kitap.

Serin, içinde havadan başka şeyler de olan bir esinti vücuduma değdi. Yıkanmış dünyanın kokusunu derin nefeslerle içime çektim.

Vay canına dedim, kendi kendime, ben hayatı çılgın gibi seviyormuşum da haberim yokmuş!

Nerede olduğumu merak ediyorsanız cevabı şudur: Burada işte. En çok mutlu olduğum yerde.