26 Aralık 2015 Cumartesi

Nil'in kuş hikâyeleri

Nil bir sabah kalkınca salonda bir martı buldu.

"Eyvah şimdi uçacak, her şeyi kıracak" diye düşündü.

Ama martı yavaş adımlarla salonda biraz gezindi, sonra girdiği açık pencereden çıkarak, uçup kayboldu.

O günden sonra martı her gün Nil’in penceresinin pervazına geldi. Nil pencereyi aralayıp ona simit parçaları verdi. Bir zaman sonra martı simidi yememeye başladı. Neden hoşlandığını öğrenmek için Nil değişik şeyler denedi: Tavuk derisi, balık kafaları, et. Martı en çok peyniri sevdi. Önüne beyaz peynir, dil peyniri, kalın kaşar kabuğu konduğunda yalamadan yutuyordu. 

Dışladığımız, yaşam sahalarını çaldığımız, gaddarca avladığımız, hızla nesillerini tükettiğimiz hayvanlar hakkında bilmediğimiz çok şey var
Nil martıya Rıza adını verdi. Daire Rıza Bey Sokağı'na baktığı için geldi bu isim aklına.

Rıza Nil’i iyice terbiye ettiğine kani olunca yanında eşini de getirdi. Onun da adı Raziye oldu.

Martılar üç senedir Nil’e uğruyorlar. Bazen gelince uzun süre gitmiyorlar. Pencerenin mermer pervazında duruyorlar ve rüzgar beyaz, temiz tüyleriyle oynarken Topkapı’dan Ortaköy’e kadar uzanan manzarayı, gidip gelen, gelip geçen tekneleri seyrediyorlar.

Bazen uçup karşı apartmanın bacasına tünüyorlar, bir süre orada durup geri dönüyorlar. 

Bazen uzun zaman kayboluyorlar.

Misafir oldu mu geceleri de geliyorlar.  Zaman zaman gecenin karanlığına, martı çığlıklarının geldiği karanlığa dalıp dönüyorlar, camdan misafirlere bakıyorlar.

Nil martılardan önce kumrularla tanıştı. O da şöyle oldu:

Nil’in annesi iyice hastalanınca yatağa bağlandı. Odasının Boğaz’a bakan penceresinin üç panjuru vardı. Güneş gözüne girmesin diye iki tanesini kapadılar. Bir gün iki kumru kapalı panjurların boşluğunda yuva kurmaya girişti. Dişi kumru, kuytu ve korunaklı, yumurta seven kargalardan uzak bu yerde yumurtalarını doğurdu ve kuluçkaya yattı. Zamanla yavrular yumurtadan çıktılar. Palazlandılar, uçmayı öğrendiler ve yuvayı terk ettiler.

Nil yuvayı kaldırdı ve orasını temizletti.

Yumurtlama zamanı gelince kumrular geri döndüler ve aynı yerde yeni bir yuva yapmaya başladılar. Yuvayı yapmak için yüzlerce defa gidip geliyorlardı. Ne sabır ne sabırdı o. Nil her gün onları izliyordu. Yuvanın tamamlanışını, yumurtlamayı, kuluçkayı, yavruların yumurtadan çıkmasını, güçlenmelerini, uçmayı öğrenmelerini ve yuvanın boşalmasını izledi.

Bu üç sene, böyle gitti.

Nil’in annesi yuvanın kaldırılmış olduğu bir Ekim ayında öldü. Kumrular uzun zamandan beri gelmemişlerdi. O gece cenazeyi evde tuttular.

Ertesi sabahı iki kumru açık pencereden içeri girip pervaza oturdu. Beş-altı dakika kaldılar. Sonra uçup gittiler ve bir daha gelmediler. Ev sahiplerine veda etmişlerdi.

Martılar Nil’e annesi öldükten, evde yalnız yaşamaya başladıktan sonra geldiler.

Onun artık yalnız olduğunu bilmediklerini, ona yoldaş olmaya gelmediklerini kim bilebilir?

Kimse bilemez.

Dışladığımız, yaşam sahalarını çaldığımız, gaddarca avladığımız, hızla nesillerini tükettiğimiz hayvanlar hakkında bilmediğimiz çok şey var.

Dünyanın birçok yerinde bilim kadınları ve adamları hayatlarını bazı hayvan türlerini – balina, yunus, fil, kurt – gözleyerek geçiriyorlar ve onlarla ilgili şaşırtıcı bilgiler ortaya çıkartıyorlar. Bunların arasında en ilginç olanı hayvanların genellikle tahmin edilenden daha çok insana  benzedikleridir. İnsanların kendilerini ünik sanmalarına neden olan özelliklerden hemen hemen hepsi hayvanlarda da var.

Hayvanlar, kuşlar, balıklar kardeşlerimizdir.

Sanırım onlar bu gerçeği ta başından beri biliyorlardı.

19 Aralık 2015 Cumartesi

İnsanın cevabını araması gereken en önemli soru

Gezgin ve doğa bilimcisi Michel Adanson, 1794’te Senegal kıyılarında seyahat ederken bir gün kano ile Sor adasına gitti.

Niyeti antilop avlamaktı. Ama adaya çıkar çıkmaz avı unuttu çünkü karşısına antiloptan daha ilginç, devasa ama hareketsiz, yakalanması imkansız şeyler çıktı.

“Av düşüncelerini aklımdan tamamen sildim” diye yazdı daha sonra genç Fransız. “Bütün dikkatimi karşımda duran, şaşılacak  kalınlıktaki ağaca verdim. Kollarımı açılabildikleri kadar açtım. Ağacın çevresini ölçebilmek için, kollarım bu şekilde açık etrafında on üç kere dolaşmam gerekti.”

İnsan, neden, ismini veya başkalarının isimlerini <br>ağaç kabuklarına kazma veya dağ başlarında, deniz kenarlarında kayalara yazma ihtiyacı duyar?
Daha sonra sicim kullanarak ağacın çevresinin 8.3 metre olduğunu buldu. Adada ilerleyince daha da büyük ağaçlar gördü.

Adanson baobab ağacını bulmuştu. Heyecanlıydı çünkü dünyanın en büyük ve en yaşlı ağacını keşfettiğini sanıyordu. (Her iki konuda da yanıldı: Dünyanın en büyük ağacı Kaliforniya’daki Sierra Nevada bölgesinde büyüyen sekoya, en yaşlısı Utah ve New Mexico dağlarında barınan bristlecone çamıdır.)

Adanson daha sonra Senegal’in derinliklerinde başka baobap ağaçlarına rastladı. Bazılarının gövdelerine, on beş ve on altıncı yüzyılda oralarda yaşayan Avrupalılar isimlerini kazımışlardı. Yüzyıllar geçmesine rağmen hala okunabiliyorlardı.

Richard Mabey’in Bitkiler Kabaresi’nde*  bu satırlara gelince kitabı kapattım ve düşüncelere daldım.

İnsan, neden, ismini veya başkalarının isimlerini ağaç kabuklarına kazma veya dağ başlarında, deniz kenarlarında kayalara yazma ihtiyacı duyar?

Geçici olan bir şeye vücut vermek için mi?

Kendinden daha sağlam ve kalıcı bir şeyin üzerine varlığından bir iz bırakmak, daha sonra oraya gelecek olanlara “Ben de buradaydım” demek için mi?

Bir gün geri döndüğünde eski kendinden bir emare bulmak için mi?

Ama bu ihtiyacı neden duyar?
*

On üç on dört yaşlarındayken yazlarımı babamın orman bekçiliği yaptığı Arapköy’de geçirirdim. Her gün öğleden sonra, sıcaklık insafa gelmeye başlarken, elimde değneğim köye yukarıdan bakan tepeye tırmanır, oradaki cılız harnup ağacının altına otururdum.

Plastik ve elektronik öncesi yıllardı. Çamlı Beşparmak dağları arkamda, Akdeniz, tertemiz ve pırıl pırıl, önümdeydi.

Sessizlik, havadaki hoş koku, manzaranın güzelliği bana doğal gelirdi çünkü o zaman her yer öyleydi.

Benden küçük olan kardeşlerim bazen benimle gelmek isterlerdi ama onlara mani olurdum. 

Çünkü sevdiğim kızın adını harnup ağacına kazımıştım ve görmelerini istemiyordum.

Ben de, herhalde, baobab ağaçlarına isimlerini kazıyan Avrupalılar gibi bir iz bırakmak istemiştim. Aşk izi.

Yıllar geçti ve her şey değişti.

Tepe ile Beşparmak arasına Girne’yi havaalanına bağlayan bir yol yapıldı ve köyün ormanla bağlantısı kesildi. Dağ büyük yangında çamlarını kaybedip kelleşti. Köy beton evlerle, köylü olmayan, köylülerin yaptığı işleri yapmayan ailelerle doldu.

Üzerine adını yazdığım ağaç söküldü, tepe düzleştirildi, ve üzerine cep telefonu antenleri dikildi.

Kızı, bütün bunlar olmadan yıllarca önce, liseden alıp zorla evlendirmişlerdi.

*
Önemli ve özel olduğumuza inanmak, arkamızda bir iz bırakmak isteriz ama bu istek abestir, kibirdir.

Galaksilerin bile iz bırakmadan yok olduğu kainatta, belki kainatın kendisi dahil, her şey geçicidir.

Böyle bir dünyada en iyi nasıl yaşanır?

İnsanın cevabını araması gereken  en önemli soru budur.

*Cabaret of Plants. Türkçesi yoktur.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Ruhunuz ne renk?

Ruhunuz düşüncelerinizin rengini alır.

Öyle demişti Heraklitus  (MÖ 535 –  475).

Kara düşünceler düşünürseniz ruhunuzu is kaplar.

Benim ruhumun rengi çoğu zaman açık mavi veya yeşildir. Bazen bulut gibi beyaz, bazen su rengi olur.

Bazen içimin kapısı çalar. Delikten bakarım. Ellerinde kırmızı boya tenekeleri, öfke, pişmanlık, vicdan azabı, intikam isteğini görürüm. “Evde kimse yok,” diye bağırırım. 

“Evde kimse yok.”

Bazen, Harry Potter’deki Ölüm Yiyicileri gibi siyah bir çıyanlık içime girmeye çalışır. Erdoğan’ı ve onun yeryüzündeki gölgesi olan Davutoğlu’nu dinlerken.  Rus pilotun paraşütle inerken kurşuna dizildiğini düşündüğümde. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin ensesinden giren kurşunun sol gözünden çıktığını duyduğumda. Can Dündar ve Erdem Gül’ün mahkeme önünde beklerken yüzlerindeki  ifadeyi hatırladığımda. Kısa hayatları kurşunla veya bir patlamayla sona eren polislerin ve askerlerin bitmeyen resmigeçidini, tabutlarının üzerine ellerini, başlarını koyanları izlerken.

İzin vermem.

İzin vermem çünkü kapıyı bir açarsam bir daha kapatamayabilirim ve ruhum kapkara olabilir ve o isi çıkaramayabilirim.

Bir ayna tutuyorum önlerine. Siyahı, karanlığı, melaneti gönderenlere iade ediyorum. 

Erdoğan’a,  onun yeryüzündeki gölgesi olan Davutoğlu’na ve diğerlerine.

Hayır, diyorum. Giremezsiniz. Ruhumu karartamazsınız.

Ne yaparsanız yapın. Sizlere yer yok. Hep dışarıda kalacaksınız. Soğukta.
*
Dört yıl kadar önce “Davutoğlu Türkiye için Enver Paşa kadar tehlikelidir” diye yazmıştım.

Aslında “AKP, Türkiye için, Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sokup imparatorluğunu sonuna getiren İttihat ve Terakki kadar tehlikelidir. Erdoğan da Enver Paşa kadar” diye yazmak istemiştim. Ama yazamamıştım çünkü o zaman köşe yazarı olduğum gazete bu cümleyi basmazdı.

Şimdi yazıyorum.

Yazıyorum da ne olacak? Bir şey değişecek mi? Hayır, hiçbir şey değişmeyecek.

Erdoğan freni tutmayan, yokuş aşağı giden bir kamyondur. Onu, kendi dahil, kimse durduramaz.
*
İnsan aklına gelen her şeyi düşünmek mecburiyetinde değildir. Olumsuz düşüncelere, yalana ve yanlışa, reklam ve propagandaya kapısını kapatabilir. Bunun yöntemleri, öğretmenleri var.

Kişinin huzurlu olmasının koşullarından biri düşünceleri tarafından yönetilmek yerine düşüncelerini yönetmektir.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Rüyasında intihar bombacısı olan adam

İntihar bombacıları kalabalıkların arasına karışıyorlar, bombalarının pimini çekerek beş, on, yirmi, yüz, yüz otuz insan katlediyorlar.

Zaman geçiyor.

Ölenler gömülüyor, yaralılar iyileşiyor, olay unutuluyor, bir başka intihar saldırısını anlatan haberin son paragrafına eklenecek bir rakam oluncaya kadar küçülüyor.

Ama orada olan, ölmeyen, yaralıların çığlıklarını duyan, yere uzatılmış ölüler arasında arkadaşlarını arayan, elbiselerinde başkalarının kanlarının lekesi evlerine dönüp hayatlarına devam etmek zorunda olanlar da var. 

Onlara ne oluyor?

Birkaç gün önce C. A.’dan bir mail alana kadar onları düşünmemiştim.

“10 Ekim 2015 Ankara garının önündeki biçare insanoğullarından biriyim,” diye yazdı bana C. A.

“Üzerime insan parçaları yağdı ve şans eseri hayatta kaldım. Tamamı insanoğluna ait kanların kaygan ve sıcak varlığı üzerimde, gezindim.

“O günden beri zamanın ve evrenin bir başka boyutuna savrulduğumu düşünüyorum.”

Yüzden fazla kişinin ölümüne neden olan intihar saldırısının meydana geleceği 10 Ekim günü, Ankara’ya, Barış Mitingi’ne, 40 kişilik bir ekip götürmüştü.

Onları getiren tren, 9.45’te gara yanaştı. En son o indi. Arkadaşları onu garın önündeki taksi durağında bekliyorlardı. Kürt grupların kortejinin arkasındaydılar. Kürtçe türküler söyleniyor, halaylar çekiliyordu. 

YPG’nin bayraklarını gördü.

Aklına diğer katliamlar geldi. Suruç katliamı, 1 Mayıs 1977 Taksim katliamı, keskin nişancılarla çocukların öldürülmesi.

Tedirgin oldu.

Arkadaşlarından hızlı bir biçimde yolun karşısına geçmelerini istedi. Onlar, kalabalığın içinde toplu fotoğraf çektirmek istediler. Müsaade etmedi. “Yolun karşısında, pankartın altında çektireceğiz,” dedi.

Kimseyle konuşmadan hızlıca ekibi harekete geçirdi. Koşarak pankartı açmak için eline aldı. Pankartı havaya kaldırmış açarken patlamalar oldu. Üzerlerine insan parçaları yağdı.

“Pankartımız havada idi ve kan bulaşmıştı,” diye yazdı bana. “Patlamaya 40 metre mesafedeydik. Yerde bir parmak gördüm. Aklını yitirmiş bir kadın gördüm. Uzaklaştım, yardım edemezdim.

“Sanki rüyadaydım, hiçbir ses yoktu. Sadece hareketler vardı.

“Suruç’taki intihar saldırısının aynısı olduğunu anladım. Her arkadaşıma tek tek ulaşıp hepsinin hayatta olduğundan ve hemen bölgeyi terk etmeye başladıklarından emin olmaya çalıştım. Onları uzaklaştırırken ben patlamanın olduğu yere dönmek zorundaydım. Çünkü, orada, bizim ekipten de ölmüş veya yaralı bir biçimde birisi olabilirdi. Dahası ablamı da bulmalıydım çünkü o saatlerde garın önünde onunla da buluşacaktım.

“Bu şekilde tüm alanı bir kabusun içindeymişim gibi, zaman durmuş gibi, bir hayalet gibi dolaşmaya başladım.

“Hiçbir şeye dokunamıyordum.

“İnsanlar yardım istiyordu, ama ben arkadaşlarımı ve ablamı arıyordum.

“Ölenlerin yüzlerine, giysilerine bakıp bir tanıdık olup olmadığını anlamaya çalışıyordum. Bir pankartın altındaki cesedin ablama veya bir arkadaşıma ait olmadığını anladığımdaki rahatlamanın ne kadar utanç verici olduğunu, polisler gaz bombasıyla yaralılara saldırdığında onları öylece orada bırakıp kaçmanın korkaklık olduğunu düşünüp geri dönüyordum ve tekrar alanı dolaşmaya devam ediyordum.

“Bizim ekipten ölen olmadı, ablam da kurtulmuştu. Bir yaralımız vardı.

“O an hissettiklerim daha sonraki günlerde karşıma bir kabus olarak çıkmaya başladı.”

Evine döndükten sonra rüyalarında C. A. kendini patlamaların suçlusu imiş gibi görmeye başladı. İntihar bombacılarını fark ettiğini ancak engel olmadığını görüyordu. Suça ortakmış gibi hissediyordu. Rüyasında, tıpkı Kafka’nın Dönüşüm’ündeki gibi canavarlaşarak bir intihar bombacısına dönüşüyordu. Çünkü Ankara’daki intihar bombacılarının böyle bir dönüşüm geçirip mutant olduklarını düşünüyordu.

“Hissettiklerim bu dünya üzerinde hiç var olmamıştı bana göre,” diye yazdı bana.

“Kendimi anlatmak istediğimde anladım ki, aslında kendime bir şeyler anlatmaya çalışıyorum.

“Yaşım tamı tamına 44. İki kızım var.

“Rüya görmekten korkuyorum. Çünkü artık gördüğüm hep aynı rüya… Bir canavara dönüşen ve adına insan denilen o yaratığın ben oluşu.

“Üzgünüm ama çok üzgünüm.

“Küçük kızlarım bana soruyorlar, ‘Baba neden bu kadar suratsızsın?’

“Belki bunları yazdıktan sonra, rahat bir uyku uyurum, kim bilir?”

21 Kasım 2015 Cumartesi

Japon kadını ben öldürmedim

Bugün hasta gibiyim.

Başım ağrıyor. Ama fazla değil. Gözlerim yanıyor, ama biraz. Ateşim, hem var gibi hem yok gibi. Yerini tam tespit edemediğim bir diş ağrım var. Enerjisizim. Bugün her şeyi yapmak özel gayret gerektirecek.

Zaten canım hiç bir şey yapmak istemiyor. Ama çöpü dışarı çıkarmam gerek çünkü yarın toplanıyor. Çorba yapmam lazım. Mercimekleri hasta gibi olduğuma karar vermeden önce suya koydum.

Oysa bugün kendimi çok iyi hissetmem gerekiyordu.

Dün üç saat kadar yürüdüm. Denizin yaladığı kayalık bir patikadan toprak bir yola çıkarak daha önce bulunmadığım bir sahile geldim. Kumda gün doğarken yengeç yemeğe gelen bir tilkinin ayak izleri vardı. İnce, hızla geçen bulutlar gördüm. Toprak yoldan  köye geri döndüm ve geç bir öğle yemeği yedim. Dönerken arkamda ufuk kıpkırmızıydı. Eve vardığımda karanlık olmuştu. Erkenden yattım.

Rüyamda bir kabus gördüm. Viyana’da bir otel odasındaydım. Eski karım ve onun hiç sevmediğim bir erkek arkadaşı da yanımdaydılar. Genç bir Japon kadın bana masaj yapacaktı ama beceremiyordu. Gitmesini istedim. “Memnun edemedim. Lütfen beni cezalandırın” dedi. Gerek yok, dedim. “Lütfen. Aksi takdirde gitmeyeceğim.”  Yüzünde kararlılık vardı. Peki.  Şu yoga hareketini on defa yap, dedim ve ona kolay bir hareket gösterdim. Kapıyı çekip gittim. Ertesi sabah hava alanına gitmek üzere eşyalarım almaya döndüğümde odada beş altı dedektif vardı. Bir de kolları arkasında, konuşmadan karşıya bakan üniformalı bir polis. Japon kadın balkonda yoga hareketini yaparken donup ölmüştü. Ölümüne, cezalandırmak için onu  balkona kilitlememin neden olduğu düşünülüyordu. Karımın arkadaşı da ordaydı. Dedektiflere “Biri alana gidebilecek, değil mi?” diye sordu. Diğeri bendim ve ben havaalanına gidemeyecektim. Üniformalı polisin kollarıma kelepçe takmak için orada olduğunu anladım. Karımım becerikli arkadaşının, dedektifleri, kadını balkona kilitlediğime ikna ettiğini tahmin ettim.  Masum olduğuma inanılmayacaktı. Geri dönemeyecektim. Hayatım bir hücrede geçecekti.

Polisler harekete geçerken rüya gördüğümü anladım ve kendimi uyandırdım. Kabus bütün ayrıntılarıyla canlı, aklımdaydı. Ağrılığı üzerime abanmıştı. Kendimi hasta gibi hissetmemin nedeni belki buydu. E’yi arayıp ona rüyamı anlatmak istedim ama onu artık arayamazdım.

Acaba saçlarımı kestirmeye mi gitsem? Pedikür ve masaj da mı yaptırsam? Sonra yüzmeye gitsem. Sonra uyusam. Üstümdeki ağırlık kalkar mı?

Telefon çaldı. Kim olduğuna bakmadan açmadım.

Neden kendimi iyi hissetmiyorum? Bu acayip kabusu nereden uydurup gördüm?

Kalkıp gözüme damla damlatıyorum,  bir Panadol yutuyorum, mandalina yiyorum, dışarı çıkıp güneşte oturuyorum. Ama kendimi daha iyi hissetmiyorum.

Acaba hasta gibi değil hasta mıyım?

Kabus aklıma geliyor. Ne anlama geldiğini düşünüyorum, bulamıyorum. Senaryosunu yazdığımız, rejisörlüğünü kendimizin yaptığı bir filmdir rüya. Ama çoğu zaman ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Bizden çıkıyor ama bize ait mi değil mi belli değil.

14 Kasım 2015 Cumartesi

İnsan insanın kurdudur

Ozanköy

Kainat, içinde var olan hiçbir şeyin ebedi olmasına müsait bir yer değil.

Bahçede, dikenli, küçük yaprakları ve sarı çiçekleri olan bir ağacın tohumlarını topluyorum.

Bu ağacın tohumlarını yiyen bir böcek var. Tohuma delik açıp içine giriyor, nüvesini yemeğe başlıyor. Ağacın tasarısı nüvenin içindedir.

Tohumun yere düştükten hangi koşulların bir araya gelmesiyle filizleneceği, serpileceği, ağaç olacağı nüvede yazılıdır.

Nüvesini kaybeden tohum filizlenmez.

Toprağa düşen tohum açılması için gereken ideal koşulların oluşmasını bekler. Günün uzunluğunu, ısıyı, yağmur miktarını ölçer. Şartlar uygun olmazsa, yağmur azsa mesela, gelecek yılı bekler. Bu şekilde on yıllarca bekleyebilen tohumlar var.

Tohum ve tohumun sürekli iklim koşullarını gözleyerek filizlenmesi, çiçek veya fidan olması sırrı tam çözülmemiş bir mucizedir.

Bazen kainatın böyle bir tohumdan doğduğunu düşünürüm.

Fasulye gibi ince uzun kesenin içindeki tohumları böcekler üşüşmeden toplamak istiyorum. Topladığım tohumları bahçeye veya başkalarının bahçelerine veya ormana serpeceğim.  En sağlam ağaç en iyi bahçe pazarından alınan değil kendiliğinden yetişendir.

Tohumları keseden çıkarıyorum. Yeryüzünde; büyüklük, şekil ve rengi değişik sayısız tohum var. Hepsinin ortak özelliği müthiş güzel olmalarıdır. Elimde tuttuğum bu tohumun kahverengiliği ve parlaklığını dünyanın en usta marangozu elde edemez.

Geç kaldım. Tohumlardan bazılarında delik buluyorum. Onları yere atıyorum.

Merak ediyorum. Acaba bu kurtlar sadece bu ağacın tohumu yemek için mi var? Yoksa bu tohum yedikleri şeylerden sadece biri mi?

Ne kadar sert olduğunu merak ettiğim için tohumlardan birini ısırıyorum. Elma veya armut tohumu gibi yumuşak değil. Sert. O kadar sert ki dişlerimle ezemiyorum. Yürüyüp tohumu badem kırmak için kullandığım yassı taşın üzerine koyuyorum ve bir başka taşla kırmağa çalışıyorum. Önce hafifçe vuruyorum. Bir şey olmuyor. Oldukça sert bir darbe vurmam lazım. O zaman kabuğu çatlıyor, yassılaşıyor, içindeki sarımtırak nüve dışarı taşıyor.

Bu kadar sert bir kabuğu neredeyse görülemeyecek kadar küçük bir kurt nasıl delebiliyor?

Her yaratık hayatını idame ettirecek bütün araçlara sahip kılınmış - ne bir eksik ne bir fazla. Her canlı kendi hayatının ustası.

Bir arı var. Kafasını matkap gibi kullanarak ahşapta kafası çapında bir delik açıyor ve yumurtalarını oraya doğuruyor. Bu arının kafası tohumdan da sert.

Doğa çeşitlilik sever. Bu nedenle hiçbir canlı diğer canlılara yaşam sahası bırakmayacak kadar çoğalamaz.  Tohumu yiyen kurtlar bu nedenle var.

Bütün canlılar gıda zincirinin bir parçasıdır. Bundan kaçış yok. İnsan büyük küçük bütün düşmanlarını temizleyerek kendini gıda zincirinden koparmak istiyor. Ama bu olanaksız. Bütün mikropları ve virüsleri ve denizlerde ve karalarda yaşayan insan yiyici balıkları ve hayvanları ortadan kaldırsa da esas düşmanını yok edemez. O düşman insandır.

“İnsan insanın kurdudur.”

7 Kasım 2015 Cumartesi

Olmak istediğin kişi oldun mu?

Karı koca parkta bir ağacın gölgesinde oturuyorlar.

Ellerindeki külahlardan dondurma yalıyorlar.

Adam işten atılan ve depresyon geçiren eşini yüreklendirmeye çalışıyor.

Kadın konuşmadan onu dinliyor ama sanki aynı anda başka bir şeye de kulak veriyor. Gözleri yavaş yavaş yukarılarda bir yerlere kayıyor.

“O keşke ben olsam,” diyor, adam ara verince.

“Kim?” diye soruyor kocası.

“Öten o kuş.”

Belçikalı Dardenne kardeşlerin İki Gün Bir Gece adlı filmde böyle bir sahne var. Kafama takılıyor. Film bittikten sonra başa çevirip orasını bir kez daha izliyorum. Kuş bir süreden beri dalda ötmekteydi ama sesini kadın kuş olmak istediğini söyledikten sonra duymuştum.

Bu sahne, oğlumun birkaç hafta önce Londra’da arkadaşlarıyla kayda aldığı son şarkıyı getiriyor aklıma: Are you what you wanted to be? Olmak istediğin kişi oldun mu?

Ve başka sorular:

Ben olmak istediğim kişi miyim?

Olmak istediğini olabilmiş kaç kişi var?

Yoksa herkes “Keşke kuş olsam” mı diyor?

“Keşke insan olsam,” diyen bir kuş var mı?  

Veya başka bir canlı?

Akşam üzeri kargaların güneşin batışını seyir yeri olan servi, karga olmak istiyor mu?

Elektrik tellerinde oturup aşağıdan geçenlere bakan kumruların içinde “Şu Audi’nin direksiyonunda oturan kadın ben olsaydım. Yanındaki oturan kız çocuğu benim kızım olsaydı. Onu her sabah okula ben götürseydim,” diyen biri çıktı mı?

Araştırmalar birçok hayvanın insanlardan daha bilge, barışsever, sevgi dolu ve uysal olduğunu ortaya çıkardı. Hayvanlar insanlar kadar acımasız ve kan dökücü değil. Kurtlar, mesela, hemen hemen hiçbir zaman hasımlarını öldürmezler.

Bana öyle geliyor ki halinden memnun insan bulmak ne kadar zorsa halinden memnun olmayan hayvan bulmak da o kadar zordur.

Adem ile Havva, Tanrı’nın yasakladığı ağacın meyvesini yiyip cennetten kovulduklarından beri insan kesintisiz bir endişe ve istek bahçesinde yaşar.

Halinden memnun olmamak en belirgin özelliklerinden biridir insanın.

Bu hipotezi test etmek için birkaç arkadaşıma mail atarak “Eğer bir cin olsaydım, beni şişeden çıkarsaydın, ‘Dile benden ne dilersen, üç hakkın var’ deseydim, ne dilerdin?” diye sordum.

Aldığım cevaplardan, hiçbirinin halinden memnun olmadığını anladım. Hiçbiri olmak istediği kişi değildi.

Ben?

Halimden memnun değilim, diyemem.

Olmak istediğim kişi olamadım da diyemem (çünkü, şu veya bu nedenle, herhangi biri olmak istemedim).

Ama önüme kuş olma fırsatı çıksa, bir saniye düşünmem. Cennetten atılmamış bir yaratığın hayatının nasıl olduğunu anlamak için...

24 Ekim 2015 Cumartesi

Son kuşlar

Ozanköy

Bunu az önce okudum: 

1930'larda Arjantin’de yaşayan İspanyol bir keşiş varmış. Arıları çok severmiş. Kovanların bakımını yaparken onlarla yumuşak bir sesle konuşurmuş. “Öldüğümde, birisinin gidip arılarıma artık gelmeyeceğini haber vermesi gerekecek,” dermiş.

Dünya, içinde yaşayan bütün canlılarla, bir bütündür ve bütün yaratıklar akrabadır. Keşiş bunu biliyordu.

O, ve onun gibi insanlar, doğanın insan kalıbındaki sinir uçlarıdır. Ne yazık ki sayıları az var, galiba azalmaya devam ediyorlar.

Onlar yaprağı daha yeşil, gökyüzünü daha mavi, bulutu daha beyaz görürler. Gözleri kuşlarla beraber uçar. Ağaçlarla dostturlar. Uzun kurak yazın ardından ilk yağmur düştüğünde soyunup ellerini bulutlara kaldırırlar ve, toprak gibi, suyu içerler. Ökse ile kuş tutanlardan nefret ederler, ökselerini gizlice ağaçlardan toplayıp kırarlar. Tavşan tuzaklarını bozarlar. Avcıları gözleri ile vururlar.

Doğanın, ona duyulan sevgiye de, edilen hakarete de, verilen zarara da kayıtsız olduğunu bildikleri halde.

Doğa ana ise onun da anası var; cansız atomları bir araya getirip canlı yapan, yoktan var eden güç.

İnsana ihtiyacı yok.

Beyrut’tan yanımda birkaç gün geçirmek üzere gelen Amerikalı bir arkadaşımla Beşparmak dağında yürüyoruz. Onu adanın en  sevdiğim yerlerine götürdüm. Koylara, köylere, kıyılara, basit ama güzel yemek veren lokantalara. O kadar sevdi ki “Acaba burada bir ev mi satın alsam,” diye konuşmaya başladı.

Beşparmak’ta, ağaçların arasından Türkiye’nin sahillerine kadar uzanan denizin göründüğü patikada yürüyorduk. Yüzünden, orada olmaktan büyük bir haz aldığını görüyordum.

“Muhteşem bir yer burası,” dedi. “Çok güzel.”

Ben keklikleri düşünüyordum. Daha dört-beş yıl önce buralarda yürüdüğümde ağaçların arasından, kimi zaman yakından, kimi zaman uzaklardan, sık sık, keklik ötüşleri gelirdi. Bazen, arkasında sıra halinde civcivleri, bir ana keklik geçerdi önümden. Artık ormanda köylerden kaçan güvercinlerden başka kuş sesi duymuyorum. Bir de, binde bir, yükseklerde döne döne uçan birkaç kartalın gırtlaktan gelen gaklamalarını.

Durdum.

“Kuş sesi duyuyor musun?” diye sordum John’a.

Kulak verdi.

“Hayır."

“Duymuyorsun çünkü yok. Avcılar kuşları tükettiler. Bazen bahçelere girip güvercin bile vuruyorlar.  Kuş sesi duymayan yerde niye ev alacaksın?”

Bir defa başladım mı duramıyorum.

Plandan, estetikten yoksun yerleşim yerler. Parksızlık ve meydansızlık.  Kirletilen ve yok edilen çevre. Köy iken bir şehrin mahallesi haline gelen köyler.  

Ve çöpler, çöpler, çöpler. Yol kenarlarında. Dere yataklarında. Denizde. Kumsallarda. Boş arsalarda ve tarlalarda. Ağaçlara, çitlere takılmış çöpler, havada uçan çöpler, arabalardan atılan çöpler.

Konuştukça sinirleniyorum.

“Sana benim evi satayım,” diyorum.

Gülüyor. “Hayır, hayır,” diyor.

Ormandan, çocukluğumdan aşina olduğum kokular alıyorum. Bu kokular mevsimden mevsime değişir. Güneşin yaktığı günlerle yağmurun ıslattığı günlerdeki rayiha farklı. Kokusundan ormanın hangi mevsimi yaşamakta olduğu bilinebilir.

O kadar çok yürüdüm ki buralarda, birçok ağacı tanıyorum. Bir tanesi, eski bir çam, bir ara yanından her geçtiğimde çıtırdıyordu. Bu sesi neredeyse kırk yıl önce ölen orman bekçisi babamın çıkarttığına inanmak istedim. Bazen yakınıma konan kelebeklerin, kuşların beni görmeye gelen ölü sevdiklerim olduklarını düşünüyorum. Öyle olmasını istediğimden, öyle olduğu için değil. Varlığın görünenlerden müteşekkil olmamasını istediğim için.

Ormanı dolduran bitkilerin hayat amaçları basit ve belli: Büyüyeceğim, çoğalacağım, hayatta kalacağım. Aslında, bütün yaratıkların amacı değil mi bu? İnsan dışında?

“Boş ver satın almayı,” diyorum John’a. “Ne zaman istersen gelip bende kalırsın."

Toprak yollar da ölür. Kerpiç evler. Taş duvarlar. Zeytinlikler. Patikalar. Yağmurdan sonra taşların arasında eski Roma’dan kalma çanak kırıkları bulabileceğiniz tarlalar. Yedi bin sene önce insanların gömüldüğü mağara mezarlar.

Bunlar için de yas tutulabilir.

Kaybolan sadece kuşlar değil.

20 Ekim 2015 Salı

Bahçeyi suladıktan sonra

Bahçeyi suladıktan sonra bir ucu turunç, diğeri jakarandaya bağlı hamağa uzandım.

Yıkanmış, paklanmış, üzerinden su damlayan yapraklara ve çiçeklere bakıyorum.

Bu anlarda, içim çocuğa verilmek üzere şişirilmiş balon gibi minnet duygularıyla dolar. Hortumdan akan su için, ağaçların ve çiçeklerin yıkanmış güzelliği için, hayatta olduğum için, sükûnet için, hamak için. Her şey için.

Hamak, yıllardır yaz kış iki ağaç arasında asılı durur. Soldu ve çürümeye başladı. “Bir gün yırtılacak, düşüp belini kıracaksın,” diyorum kendi kendime dikkatli bir biçimde üzerine oturmaya başlarken. Silkeleyip içindeki kertenkeleyi ve kuru yaprakları uçuruyorum. Yavaşça uzanıyorum. Hayır. Bu defa da yırtılmayacak.

Sularken sabırlı olmak, her bitkiye doyuruncaya kadar su vermek lazım. Sabrederken hayalimde Amazon’dan hamak ısmarlıyorum. İki kişilik mi, tek kişilik mi olsun? Çok renkli mi, tek renkli mi?

Bu işin en çok sevdiğim tarafı hortumun ağzını kısıp sulaması biten bitkileri baştan aşağı yıkamak. Serpilen suyun üzerindeki ışık, tozlarından kurtulan yaprakların dirilen yeşilliği, yaprakların ucuna tutunmuş damlalar çok hoşuma gidiyor.

Eğer iki dal arasında örümcek ağı varsa orasını sulamıyorum. Bugün üzerine güneş vuran büyük bir ağa rastladım. Üstünde bir örümcek çalışıyordu. İzlemek üzere başımı ona yaklaştırıp “Kolay gelsin ahbap,” dedim. Ödünü patlatmış olacağım ki kendini küçük bir top haline getirdi ve orada olmama numarası yaptı. “Korkma,” dedim. “Gidiyorum. Nasıl yapıyorsun bu işi, merak ettim. Keşke ben de yapabilsem.”

Hayalimde sadece hamak seçmiyorum. Bahçede bir zamanlar bir arkadaşımın oturmaktan çok hoşlandığı bir yer var. Dağı gördüğü için seviyordu orasını. Bir gece karanlıkta otururken üzerimizden uzun kanatlı, büyük beyaz bir baykuş geçmişti. Bahçede ilk defa görmüştük bu soyu tükenmekte olan yaratığı.

Sanayiye gidiyorum, o yer için bir pergola ısmarlıyorum. Bir köşesine yasemin, bir köşesine kokulu sarmaşık gülü dikiyorum.

Yaseminle gül büyüyorlar, pergolayı sarıyorlar, akşam üstleri orada oturup çay içiyorum. Bazen eski günler aklıma geliyor, bazen gelmiyor.

Yasemini aldım. Geriye üç nal ve bir at kaldı. Ama ben yaseminin kokusunu alıyorum bile.
Hayalimde devamlı yanımda taşıdığım makas ve budama bıçkısı var. Bunlarla dal kesiyorum. Eğer bir fidan birden fazla gövde atmışsa en güçlüsünü bırakıp gerisini kesiyorum. Kuruyunca ateşi yakmam için tutuşturucu olacaklar.

Hayalimde yere düşen kuru yaprakları da süpürüyorum, saksılarda beklemekte olan fidanları da dikiyorum, ağaç naklediyorum, fidanların çevresine su tutmaları için çukur açıyorum.

Çok iş var. Yapmak istersen. Yapmak istemezsen hiç iş yok. Ben hem yapmak istiyorum, hem istemiyorum.

Ormanı budayan, kuru yaprakları süpüren mi var?

Düzeni seviyorum. Ama rastgeleliği, düzensizliği, kendiliğinden çıkan çiçekleri ve ağaçları, mevsimlerin çobanlığını daha çok seviyorum.

Geçenlerde uğrayan bir arkadaşım etrafa bir göz gezdirdikten sonra “Çok düzensiz,” dedi.
Onun bahçesi düzenli. Bol suyu olan kuyusu, kendiliğinden çalışan elektronik damla sulama sistemi, bahçıvanı var. Yerde bir tek yaprak yok. Meyve ağaçları gübreleniyor, ilaçlanıyor. Zeytinlerden zeytinyağı, meyvelerden marmelat, turunçlardan tatlı, limonlardan limonata yapılıyor. Kuşlar yemesin diye hurma hevenkleri beze sarılıyor, yenidünya, kayısıların üzeri ağla örtülüyor.

Acaba bahçelerimiz kişiliğimizi mi yansıtıyor? Bahçen ne ise osun mu?

Belki.

Ben, ben olduğum için memnunum. Muhtemelen, o da o olduğu için memnundur.

17 Ekim 2015 Cumartesi

Andız’ın evindeki hayalet

Lefkoşa

Andız’ın evinde öğle yemeğinden sonra kahvelerimizi yudumluyorduk.

Andız anılarını yazmaya başlamıştı, ama yavaş gidiyordu. On beş ayda, on beş sayfa yazmıştı. Bu hızla giderse 300 sayfalık bir kitap yazması için 25 yıl çalışması gerekecekti. Hızlanması için öneride bulunmamı istiyordu.

Meryem, eşi, kahvelerimizi getirdikten sonra salonun diğer ucundaki bir koltuğa ilişmiş, kitabına dönmüştü. Kalın bir kitaptı. Sağ taraftaki sayfaların inceliğinden sonuna yaklaştığı anlaşılıyordu.

Andız en eski arkadaşımdır. İlk karşılaşmamız Lefkoşa’daki Laleli Cami’ndeki anaokulunda oldu. İlkokulu ve liseyi beraber okuduk. Lisede Galfa da bize katıldı ve birbirinden ayrılmaz üç arkadaş olduk. Dura kalka bu günlere kadar geldik. İstediğim zaman Andız’ın Lefkoşa’daki evinde yemek için açık davetiyem var.

Meryem kitabını koltuğun üzerine bıraktı ve kalkıp önümdeki koltuğa geçti.

“Bu evde bir hayalet var,” dedi bana bakarak, “Biliyor muydun?”

Konunun değişmesi Andız’ın hoşuna gitmedi. “Nereden çıktı şimdi bu?” diye diklendi.

Meryem güldü.

Andız’a kitap yazmanın disiplin gerektirdiğini, sabah masaya oturduğunda telefonunu kapatması, internete girmekten vazgeçmesi gerektiğini anlatıyordum. Her gün, en az dört yüz kelime yazmalıydı. Bir süre sonra yazmadan yapamayacaktı.

Hayalet konusu daha ilginç geldi.

“Nasıl bir hayalet?” diye sordum.

“Damla da gördü,” dedi Meryem.

Damla, Andızların kızıdır.

“Geceleri Damla’nın odasının penceresinden içeri girip kapısından dışarı çıkıyordu. Aşağıda çıkardığı tıkırtıları duyuyorduk.”

Andız yarı alaycı, yarı kızgın bir tonla girişti: “Parkenin çıtırdamalarını hayalet zannediyor bunlar!”

Aldırmadık.

“Damla evlenip taşınınca duvarı yıktırıp yatak odasını büyüttüm. Aynı pencereden bizim odamıza girmeye başladı.”

“Nasıl bir şey?” diye sordum.

“Asık yüzlü, başı önüne eğik bir adam. Bir Rum. Şimdi bu sitenin olduğu yerde büyük çatışmalar oldu. Önce Rumlar Ortaköy’e kadar geldi. Sonra bizimkiler saldırıp onları geri itti. Burada ölüp burada kalmış olmalı. Ürkütücü biri değil. Damla da ondan korkmuyordu. Ben de korkmuyorum.”

Andız başını salladı; “Bu evde neler çektiğimi şimdi anlıyor musun?”

“Otur, konuşalım, bana derdini anlat demelisin ona bir gece,” dedim Meryem’e.

“Artık gelmiyor. İçeri girdiği pencerenin önüne bir Kuran koydum. Kuran konunca gelmezmiş.”

“Parke, parke!” dedi Andız sesini yükselterek.

Meryem oralı olmadı.

“Hayaletle konuşulabiliyor mu?” diye sordu. “Konuşulabiliyorsa Kuran’ı kaldırırım.”

“Bilmiyorum valla,” dedim. “Hiç denemedim. Bende yok.”

“Hımmm,” dedi Meryem. Gözlerinde Kuran’ı kaldırıp hayaletle konuşmayı tarttığını gördüm.

“Ben kalkıp romanımı bitireyim,” dedi ve koltuğuna geri döndü.

Meryem’le Andız ellinci evlilik yıldönümlerini birkaç ay önce kutladılar. Bir başkası hayalet konusunda Andız’ın söylediklerinde bir sertlik görebilirdi belki, ama ben onları iyi tanıdığım için ne olduğunu çok iyi anlıyordum: Elli yıldır evli olan, hâlâ aynı yatakta yatan ve birbirlerini çok seven iki insanın tatlı tatlı didişmesi.

Harika bir öğle yemeği yemiştik. Hellimli tarhana çorbası, zeytinyağlı taze börülce ve taze bakla, yoğurt, bol yağda kızartılmış bütün patates, siyah zeytin. Andız yemek bittikten sonra ekmek-zeytin yemezse doymazdı. Beni de alıştırmıştı. Meryem her yıl zeytin toplama mevsiminde yüz kilo zeytin alıp bastırırdı. Masadan kalkmadan önce stokunu biraz azalttık.

Şimdi evimdeyim. Mutfak penceresinden dışarı bakıyorum. Gökyüzü kapalı. Ara sıra yağmur serpiştiriyor. Kapalı kapının arkasında kedinin akşam yemeği için sabırsızlandığını hissediyorum.

Yağmur yağmadığı ve buzdolabının çalışmadığı anlarda derin bir sessizlik var.

Ev soğuk, ama ben sıcağım: Karnımda ve ruhumda öğle yemeğini Andız ve Meryem’le yemiş olmaktan gelen bir sıcaklık var.