2 Mart 2013 Cumartesi

ÇAM AĞACI BANA SESLENDİ

Çam ağacı bana seslendi ve “Beni, olduğum yerden üç metre kuzeye dikmeliydin” dedi. Eve gidip metreyi aldım, ölçtüm. Ve ona, “Üç metre ve on beş santimetre deseydin daha doğru olacaktı,” diye cevap verdim.

"Ukala! Ben yuvarlak konuştum.”

“Haklısın. Acemiydim. Seni yanlış yere, diğer ağaçların çok yakınına diktim. Ama artık çok geç. Söküp başka yere dikmeye kalksam kurursun. Onun için bu şekilde idare et.”

“Benim için sorun değil” dedi çam ağacı.

Kaçırdığımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Çam benimle kelimelerle konuşmadı tabii, ama konuşmak için ille kelime kullanmak mı lazım? Çam, meramını aldığı şekille anlattı.

Şöyle anlatayım: Ağaç, boş bir arazinin ortasında diklemesine büyür. Gölgeye dikilen bir ağaç ise, eğer kurumazsa, gövdesini, yeterli güneş ışığı alabilecek şekilde eğer.

Çamı doğru yere, yani üç metre on beş santim kuzeye dikmiş olsaydım dik yükselecekti. Yanlış yere diktiğim için, olduğu yerden olması gerektiği yere doğru küçük bir yolculuk yapmak zorunda kaldı. Güneşi bulmak için, 1888 de Paris’ten Fransa’nın güneyine göçen Van Gogh gibi.

Bu işi şu şekilde yaptı: Yerden çıktı. Önce biraz diklemesine büyüdü. Kısa zamanda olduğu yerin uygun olmadığını ölçümledi. Yatay bir kavis çizdi. Yukarı doğru ikinci bir kavis çizdi. Üç metre on beş santimetre kuzeyde bol güneşe kavuştu ve yeniden gökyüzüne doğru büyümeye başladı. (resimde görüldüğü gibi).

Çamın dikleşmeğe başladığı nokta, yeteri kadar güneş ışığı alabileceği en yakın nokta idi.

Her bitki hassas bir ölçüm aletidir. Sürekli ısıyı, günün uzunluğunu, güneş ışığını, yer çekimini, suya ve besine ulaşabilme olanağını ölçer. Şeklini, büyümesini, büyüme hızını bunlara göre ayarlar.

Bitki, gelişmesini etkileyen çevresel unsurları, hücreleri arasında dolaşan “mesajcı moleküller” aracılığıyla duyumsar. Kaç tane olduğu ve nasıl çalıştığı tam olarak bilinmeyen bu moleküller, benim çama, yerinin doğru olmadığını haber vermiş; onu en çok güneş alabileceği yöne doğru yöneltmişti.

Gelecekte ne olacağını görebiliyorum: Işığı yeterli bulduğu noktada dik büyümeye başlayan çamcık, yükseldikçe ağırlaşacak. Yere değecek. Yeri destek yapıp, diğer çamlar gibi, özgürce yükselmeye başlayacak.

Çamın dilinden anlamasaydım, bunları bilemeyecek; onu sakat bir bitki olarak görecektim.

Oysa o sakat değil; tam tersi, cin gibi ve ne yaptığını çok iyi biliyor.

“Hayatta alelade görünen pek çok şey var. Kalkıyoruz, çocukları okula götürüyoruz, eve dönüyoruz, yatağa gidiyoruz. Aynı şeyleri tekrarlıyoruz. Ne yapacağımız önceden belli.

Ama arada bir, ulu bir şeyin aniden görünüp kaybolan ışıltısını görürüz. Böyle bir zamanda örneğin, insan, yeryüzünün sonsuz bir boşlukta upufacık bir nokta olduğunu hatırlayabilir.

Böyle zamanlarda açıkça anlaşılır ki yeryüzü ve içindeki her şey olağanüstüdür.”

Böyle yazıyor, bitkilerin gizli dünyasını çok iyi bilen bir bilim adamı olan Nicholas Harberd*.

Sanırım insan gözleriyle dinlemeyi de öğrenmeli. O zaman yeryüzünün sesini duyar ve canlı cansız her şeyin birbirine bağlı olduğunu öğrenir.

Eğer doğanın olağanüstülüğü nefesini kesmiyorsa, insan ne bir şey anlamıştır; ne de tam yaşıyordur.

*Seed to Seed The Secret Life of Plants (Tohumdan Tohuma Bitkilerin Gizli Dünyası)