9 Mart 2013 Cumartesi

EBEDİ ÖĞRENCİ

İstediğim her kitabı alabilecek kadar para kazanmaya başladığım günden itibaren, daima, okuyabileceğimden çok kitap satın aldım.

Neden?

Hepsini okuyamayacağımı bildiğim halde, neden yıllarca kitap alıp durdum?

Dün Amazon’dan gelen son paketi açarken yine bunu düşündüm. Kutudan, büyük bir istekle ısmarladığım ve sabırsızlıkla beklediğim, iki kitap çıktı: Klasik Çin Şiirleri ve Tohumlar.

Bir hafta önce aldığım, Roma’nın yükselişine dair kitabın, henüz sadece 69 sayfasını okuyabildim. Bu kitabı bitirmeden dün gelen kitapları da okumaya başlayacağım ve aynı anda okuduğum kitap sayısı dört olacak. Dördüncü kitabı ünlü bir bilim adamı yazdı. Konusu, bilimin sunduğu birçok temel gerçeğin aslında kanıtlanmamış varsayımlar olması. Bilimde de hurafelerin olduğu. 

Son yıllarda roman okumayı neredeyse tamamen bıraktım. İnsanlık halleri artık bana ilginç gelmiyor.

Bilimkurgu kitaplar bile aynı hallerin başka zaman ve mekânlardaki fotokopilerinden başka bir şey değil. Uydurmak mümkün; ama olmayanı veya olup da bilinmeyeni hayal etmek mümkün değil. Bilimkurguda zaman ve mekân değişiyor ama insanın komedisi de, trajedisi de aynı kalıyor. Robotlar, başka gezegenlerin sakinleri, insanın değişik versiyonlarından başka bir şey değil.

Hayatın giriş kapısı ile çıkış kapısı arasında değişen bir şey yok. Metro haritası gibi. Düz, açık, aşikâr. Hep aynı şeyler – aşk, para, çekişme, savaş, hunharlık, sapıklık, açlık, açgözlülük, ölüm. Hep aynı şeylerin değişik versiyonları yaşanıyor.

J.M. Coetzee veya Penelope Fitzgerald (1916-2000) gibi gerçekten orijinal romancı bulmak çok zor.

Bu nedenle kendimi roman türü dışındaki kitaplara verdim. İnsanlık hallerine olan ilgim azaldı; ama merak, yeni şeyler öğrenme isteği -yoksa buna oburluğu mu demeliyim- çoğaldı.

Çalışma odamdaki kitaplığımda birkaç yüz kitap var. Eğer iki boşanma yaşamasaydım, bir kaç bin olacaktı. Boşanmalar biraz deniz kazası gibidir. Her şeyinizi kaybedebilirsiniz.

Okuyabileceğimden çok kitap satın alıyorum; çünkü okuma oburluğum, okuma kapasitemin çok üstünde. Ve bu, hep böyle olacak.

Oğul yapan arıların yeni bir yuva seçmek için demokratik yöntemler kullandığını anlatan kitabı muhtemelen okumaya vakit bulamayacağım. Ama bu, arı demokrasisini merak etmeme ve “Bir gün zaman ayırıp, okuyabilirim” ümidiyle kitabı almama mani değil.

Bilmek anlamak anlamına gelmiyor. Bunu biliyorum.

Bilinen birçok şeyin yanlış olduğunu da biliyorum.

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim,” demek için çok şey bilmek gerektiğini de.

Boş zamanlarının bir bölümünü öğrenmeye ayırmak, kişinin yapabileceği en iyi şeylerden biridir. Çünkü insan ne kadar öğrenirse, kendine, başkalarına ve dünyaya o kadar az zarar verir.

Hayatımı cehaletten bilgiye doğru ilerleyen bir yolculuk olarak tarif edebilirim. Ömrümün esas uğraşı gazetecilik değil; bu menzili olmayan yolculuk oldu.

Bir arkadaşıma, ortak bir arkadaşımız, “Artık yaşlanmaya karar verdim” demiş.

Ben, asla, böyle demeyeceğim.

O gün gelirse, “Ölmek var, yaşlanmak yok!” diyeceğim; dudaklarımda kendimle dalga geçen bir gülümseme ile.

Ellerim tuttuğu sürece, elimde bir kitap. Ve, umarım, asla, ‘asla’ dememeyi öğrenmiş olarak… 

Yazıda bahsettiğim kitaplar:
Classical Chinese Poetry/ David Hinton
Seeds/ Rob Kesseker & Wolfgang Stuppy
The Rise Of Rome/Anthony Everitt
The Science Delusion/ Rupert Sheldrake
Honeybee Democracy/ Thomas D. Seeley

2 Mart 2013 Cumartesi

ÇAM AĞACI BANA SESLENDİ

Çam ağacı bana seslendi ve “Beni, olduğum yerden üç metre kuzeye dikmeliydin” dedi. Eve gidip metreyi aldım, ölçtüm. Ve ona, “Üç metre ve on beş santimetre deseydin daha doğru olacaktı,” diye cevap verdim.

"Ukala! Ben yuvarlak konuştum.”

“Haklısın. Acemiydim. Seni yanlış yere, diğer ağaçların çok yakınına diktim. Ama artık çok geç. Söküp başka yere dikmeye kalksam kurursun. Onun için bu şekilde idare et.”

“Benim için sorun değil” dedi çam ağacı.

Kaçırdığımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Çam benimle kelimelerle konuşmadı tabii, ama konuşmak için ille kelime kullanmak mı lazım? Çam, meramını aldığı şekille anlattı.

Şöyle anlatayım: Ağaç, boş bir arazinin ortasında diklemesine büyür. Gölgeye dikilen bir ağaç ise, eğer kurumazsa, gövdesini, yeterli güneş ışığı alabilecek şekilde eğer.

Çamı doğru yere, yani üç metre on beş santim kuzeye dikmiş olsaydım dik yükselecekti. Yanlış yere diktiğim için, olduğu yerden olması gerektiği yere doğru küçük bir yolculuk yapmak zorunda kaldı. Güneşi bulmak için, 1888 de Paris’ten Fransa’nın güneyine göçen Van Gogh gibi.

Bu işi şu şekilde yaptı: Yerden çıktı. Önce biraz diklemesine büyüdü. Kısa zamanda olduğu yerin uygun olmadığını ölçümledi. Yatay bir kavis çizdi. Yukarı doğru ikinci bir kavis çizdi. Üç metre on beş santimetre kuzeyde bol güneşe kavuştu ve yeniden gökyüzüne doğru büyümeye başladı. (resimde görüldüğü gibi).

Çamın dikleşmeğe başladığı nokta, yeteri kadar güneş ışığı alabileceği en yakın nokta idi.

Her bitki hassas bir ölçüm aletidir. Sürekli ısıyı, günün uzunluğunu, güneş ışığını, yer çekimini, suya ve besine ulaşabilme olanağını ölçer. Şeklini, büyümesini, büyüme hızını bunlara göre ayarlar.

Bitki, gelişmesini etkileyen çevresel unsurları, hücreleri arasında dolaşan “mesajcı moleküller” aracılığıyla duyumsar. Kaç tane olduğu ve nasıl çalıştığı tam olarak bilinmeyen bu moleküller, benim çama, yerinin doğru olmadığını haber vermiş; onu en çok güneş alabileceği yöne doğru yöneltmişti.

Gelecekte ne olacağını görebiliyorum: Işığı yeterli bulduğu noktada dik büyümeye başlayan çamcık, yükseldikçe ağırlaşacak. Yere değecek. Yeri destek yapıp, diğer çamlar gibi, özgürce yükselmeye başlayacak.

Çamın dilinden anlamasaydım, bunları bilemeyecek; onu sakat bir bitki olarak görecektim.

Oysa o sakat değil; tam tersi, cin gibi ve ne yaptığını çok iyi biliyor.

“Hayatta alelade görünen pek çok şey var. Kalkıyoruz, çocukları okula götürüyoruz, eve dönüyoruz, yatağa gidiyoruz. Aynı şeyleri tekrarlıyoruz. Ne yapacağımız önceden belli.

Ama arada bir, ulu bir şeyin aniden görünüp kaybolan ışıltısını görürüz. Böyle bir zamanda örneğin, insan, yeryüzünün sonsuz bir boşlukta upufacık bir nokta olduğunu hatırlayabilir.

Böyle zamanlarda açıkça anlaşılır ki yeryüzü ve içindeki her şey olağanüstüdür.”

Böyle yazıyor, bitkilerin gizli dünyasını çok iyi bilen bir bilim adamı olan Nicholas Harberd*.

Sanırım insan gözleriyle dinlemeyi de öğrenmeli. O zaman yeryüzünün sesini duyar ve canlı cansız her şeyin birbirine bağlı olduğunu öğrenir.

Eğer doğanın olağanüstülüğü nefesini kesmiyorsa, insan ne bir şey anlamıştır; ne de tam yaşıyordur.

*Seed to Seed The Secret Life of Plants (Tohumdan Tohuma Bitkilerin Gizli Dünyası)