9 Şubat 2013 Cumartesi

TAKIYORUM KANATLARIMI

“Vakti boş geçirmek, boş işlerle uğraşmaktan iyidir” derler. 

Derler ama hangi iş boş, hangisi değil, söylemezler. 

Hangi iş boş, hangi iş dolu? Hangi iş yapmaya değer? Hangi işi yapmak vakti boş geçirmekten daha iyi? 

Serçelere sordum. “İş mi? O da ne?” dediler. 

“Biliyorsunuz işte,” dedim. “Sabahleyin erkenden kalkıyorsun, iş yerine gidip akşama kadar çalışıyorsun. Ay sonunda sana para veriyorlar.” 

“Bir tek sabahleyin erkenden kalkma kısmını anladık,” dediler. “Sen bu konuyu kargalarla konuş, onlar bizden akıllı.” 

Kargalara sordum. “Vakti boş geçirmek, boş işlerle uğraşmaktan iyi midir?” 

“Boşu anladık ama gerisini ilk defa duyuyoruz,” dediler. “Ama gene de bir cevap vermek isteriz: Boşa yoğunlaş. Gerisine boş ver.” 

Boş, kâinatın içine yerleştirildiği mekândır. 

‘Var’dan önce boş vardı. İşten önce hoş vardı. 

Arabayı yol kenarına park ettim, çizmelerimi giydim, bastonumu elime aldım, şapkamı başıma geçirdim ve toprak yoldan vadiye doğru yürümeye başladım. Sağımda ve solumda, içinde ekinlerin büyümekte olduğu, zeytin ve keçiboynuzu ağaçlı tarlalar güneşin altında uzaklara uzanıyordu.. Hava serin ve rüzgârlıydı ama yol kenarında açmış anemonlar ve yabani rezeneler (Foeniculum vulgare - bizim buralarda gavcar derler) Akdeniz ilkbaharının yaklaşmakta olduğunu ilan ediyordu. 

Cömert yapraklı yabani rezene harika bir bitkidir. Daha çok yol kenarlarında, boş tarlalarda, tarlaları birbirinden ayıran taş duvarların altında çıkar. İlkbaharda, ortasında, bazen iki metreyi aşan bir sapın ucunda, dev, sarhoş sarısı çiçek çıkarır. Altında beyaz gavcar mantarları bulunur. Şimdi zamanı. Nitekim çok geçmeden, elinde sopa, gavcarların altını karıştıran bir adama rastladım. Yüksük büyüklüğünde bir mantar gösterdi bana. “Bir tek bunu bulabildim.” 

Mantara giderken sopa şarttır. Çünkü insan, mantar diye, yılan da toplayabilir. 

Her ne kadar yanımda bastonum varsa da, amacım mantar toplamak değil. Hoş vakit toplamaya geldim buraya; aylaklık ağacının altında yatmaya. Vadinin bir yamacında yabani laleler çıkıyor. Ne alemdeler, bakacağım. 

Yol ikiye ayrılıyor. Sola sapıp yokuş aşağı yürümeye başlıyorum. Elli metre kadar mesafede gavcarların arasında iki kişi görüyorum. 

“Selam” diye bağırıyor biri. 

“Bulabiliyor musunuz?” diye geri bağırıyorum. 

“Az var, olanlar da kurtlu.” 

Acaba doğru mu söylüyor? Yoksa elimde bastonla görünce beni de mantarcı sandı da cesaretimi kırmak mı istiyor? Kim bilir. 

Önce vadinin tabanına iniyorum, sonra lalelerin olduğu yere tırmanıyorum. Düzinelerce sap görüyorum ama çiçeklerin açmasına herhalde en az bir ay var. Lale olmayan bir yer bulup yere uzanıyorum. Burada rüzgâr yok. Gökyüzü açık mavi. İpince bulutlar ipek halı gibi. 

Hangi işin boş olmadığını biliyorum aslında. 

Bir işin yapılmaya değer olup olmadığını tayin eden işin kendisi, getirdiği para veya bahşettiği mevki değildir. İşi yapanın ona karşı duyduğu sevgidir. Sevilerek yapılan iş, ne olduğu fark etmez, boş değildir. 

Bu sır değil aslında. Konfüçyüs Usta 2.500 sene önce söyledi: “Sevdiği işi seçen ömür boyu çalışmak zorunda kalmaz.” 

Her ne kadar Türkçeleri iyi değil ise de, bahçeyi dolduran kuşların mesajı açık: “Hayat öyle yaşanmaz, böyle yaşanır” diyorlar. “Hayatını değiştir. Yoksa hayatın seni değiştirecek.” 

Takıyorum kanatlarımı, zıplayıp aralarına karışıyorum.