23 Şubat 2013 Cumartesi

KATERİNA’NIN FALI

Konserden sonra, bazı dinleyiciler, resitalin verildiği küçük salonun yanındaki uzun bir masada ikram edilen makarna ve şaraba davetliydi. Ben değildim. Gitmeye hazırlanırken bir arkadaşım kolumdan tuttu. “Kal,” dedi. Ben davetliyim, sen de benim davetlim ol.”

Katerina ile tanışmam bu vesile ile oldu. Yemekte, tesadüfen, yan yana oturduk ve hemen ahbap olduk. Kısa boylu, siyah saçlı, üst üste binmiş küçük beyaz ön dişleri olan, sevilebilir bir kadındı.

Birkaç hafta sonra, beni müzik meraklısı zengin bir adamın zeytinliğinde düzenlediği caz konserine çağırdı: “Piyano, gitar, bateri. İlginç bir grupmuş.”

Caz sevmediğim halde, değişiklik olsun diye, kabul ettim. Buluşup, arabasıyla, şehirden kırk beş dakika mesafede olan zeytinliğe gittik.

Ağaçların arasındaki loşluk insan doluydu. Kenarda bir yere oturduk. Konser başladı. Piyanist ilginçti ama gitarcı ve baterist sıradandı. Baterist kötü olmak dışında, ikide bir, gösterişli bir biçimde sopasını havaya atıyor ve bakmadan, dönen sopayı yakalayıp çalmaya devam ediyordu. Bir süre sonra bu akrobasi sinirime dokunmaya başladı. Havada dönerken sopayı kapıp kafasına vurmak için duyduğum istek gittikçe dayanılmaz bir hal aldı.

Arada “Kaçalım mı?” diye sordum Katerina’ya… “Çok sıkıcı.”

“Ben de aynı şeyi önerecektim ama çekindim” dedi.

Şarap ve su servisi yapılan masalara akın başlarken tüyüverdik. Çok sıcaktı. Susuzluktan kıvranan toprağın ve bitkilerin acı/tatlı kokusu vardı havada. Açık gökyüzünde yıldızlar yakın ve parlaktı. Yolun kenarına art arda dizilmiş arabalardan birinin yanında uzun boylu, iyi giyimli, alımlı Slav bir kadın eğilmiş patlak lastiğini inceliyor ve telefonda birileriyle konuşuyordu.

Bütün arkadaşlıkların başlangıcında biyografi vardır. Herkes kim olduğunu anlatır. Katerina, beni yolda sorgulamaya başladı. Ona kısaca hayatımı anlattım. O da bana anlattı. Koreograftı. Boşanmıştı. Almanya’da evli bir kızı vardı. Annesi çok yaşlıydı. Sorunlu bir erkek kardeşi, yeni ameliyat geçirmiş bir kız kardeşi vardı.

Kadınlar eninde sonunda insana burcunu sorar. Çok geçmeden o da bu konuya geldi.

“Bana doğum tarihini söyle,” dedi. “Mümkünse günü ve saati de.”

“Sadece tarihi söyleyebilirim,” dedim ve söyledim.

“İnanmıyorum,” derken küçük bir çığlık attı. “Benim doğum tarihimle aynı.”

Ve sustu.

“Eeee, anlatmayacak mısın?”

“Anlatmamı istiyor musun? Hoşuna gitmeyebilir.”

“Olsun. Anlat. Nasıl olsa inanmayacağım.”

“Senin kaderin devamlı test edilmek,” diyerek söze başladı. “Senin uçakların kalkacak, bir süre yükselir gibi yapacak ve sonra yere inecek.” Eliyle yere çakılan bir uçak işareti yaptı: “Hep zorluk, hep hayal kırıklığı, hep test edilmek.”

“Herkesin hayatı öyle değil mi?”

“Seninki herkesinkinden daha çok. Benimki de.”

Arabamı park ettiğim yerde beni bıraktı. Eve doğru yavaşça yola koyuldum. Yıldızların, gökyüzünde, insanlar fallarını okuyabilsin diye konumlandığına inanmıyordum. Ama Katerina’nın söylediği doğru idi. Zorluk, hayal kırıklığı ve test edilmek hayatımın belirleyici özellikleri olmuştu. Gene de bunu, sanki de bilmiyormuşum gibi, yabancı sayılabilecek birisi tarafından duymak beni hüzünlendirdi.

Nasıl bilebilmişti?

Ama bilmesi mümkün olmayan bir şey vardı. Hayatımın zor olmasının nedeni yıldızlar değildi. Sorumlu bendim.

O ise, uzun hikâye.

16 Şubat 2013 Cumartesi

UYKUDAKİ GELİNCİKLER

Büyük yangından sonra uzun zaman adaya dönemedim. Sert rüzgarların önüne kattığı alevler Beşparmak ormanlarının yarısından çoğunu yaktı. Akdeniz’de yangından sonra bir ormanın yeniden olgunlaşması için en az otuz yıl geçmesi gerekir.

Çocukluğumdan beri tanıdığım yerleri artık hiçbir zaman eski oldukları gibi göremeyecektim. 


Çevremde kimsenin tanımadığı eski bir sevgiliyi kaybetmiş gibi, tek başıma yas tuttum.

Sonunda, adaya geri döndüğümde, bir gün, karşıma şaşırtıcı bir manzara çıktı. Yol kenarında, ağaçların kömür ve kül haline geldiği bir yerde, yüzlerce gelincik açmıştı. Kırmızı ve yeşil, temiz ve serin bir görüntü idi. Cenazede annesinin kucağında bir bebek görmek gibi, insana hayat konusunda ümit veriyordu. 

Daha önce orada hiç gelincik görmediğime emindim. Nasıl olmuştu ? Gelincikler nerden çıkmıştı? 

Anlattığımda bir İngiliz bitki bilimci gelincik tohumunun açılmadan bin yıl uykuda durabileceğimi söylemişti.

Bunu doğrulayacak bilgi bulmadım. Evet, Mısır’daki firavun mezarlarında gelincik tohumları bulunmuştu. Ama, yapılan testlerde, bu mezarlarda bulunan bütün tohumların ölü olduğu meydana çıkmıştı. 

Ama bazı tohumların çok uzun ömürlü olduğu kesin: İsrailli botanikçiler 2.000 yaşında bir hurma çekirdeğini, Japonlar yaşının 830 ile 1.250 yıl arasında olduğu tahmin edilen, nilüfer tohumlarını filizlendirdi.

Yangın yerinde gördüğüm gelinciklerin esrarını çözmek için on altı yıl beklemem gerekti. 
Geçen gün, yeni getirttiğim bir biyoloji kitabını karıştırmaya başlayıncaya öğrendim gelinciklerin orada nasıl açılmış olabileceğini. *

Tohum filizlenebilir veya uykuda durabilir. Uykuda kalmayı tercih ediyorsa, muhtemelen, filizlenmesi ve büyümesi için gerekli koşulların bulunduğu zamanı bekliyor demektir. Bu nedenle, uyku durumu doğada büyüyen bitkilerin tohumlarında yaygın olarak görülür. Ticari olarak ekilen türlerinde ise rastlanmaz. 

Birçok tohumun uyanması için ışığa ihtiyacı vardır. Bu tohumların çoğu, gelincik tohumu gibi, küçüktür. Yakınlarında olgun ağaçlar varsa filizlenmezler çünkü gölgede büyüyemezler.
Ağaç tepelerinin arasından yere vuran güneş ışınlarının özelliği değişiktir. Işık-hassas tohumlar bunu algılar. Gölgede olduklarını, filizlenmek için ortamın uygun olamadığını anlar. Dolayısıyla uykuda kalır.

Bazı tohumlar daha da ilginçtir: Ateş ve duman tarafından tetiklenmeden filizlenmezler. Bu özellik, yangıda yok olan bitkilerden geriye kalan boş alanların çarçabuk yeniden yeşermesine neden olur. Sanki de ormanın doğadan aldığı bir yangın sigortası, rezervde tuttuğu bir tohum bankası var.

Sık sık yangınların baş gösterdiği Akdeniz bölgesinde tohumları ateş ve duman etkisiyle filizlenen cinsler yaygındır.

Gördüğüm gelincikler belki de altında bulundukları ağaçların gölgesinden kurtulduktan ve ateşe veya duman tarafından uyandırıldıkları için açılmışlardı. Ben çocukluğumda oralarda yürürken belki onlar uyuyorlardı.

Dağların ve ovaların ağaçlanmak, daha doğrusu çevreye uygun bitki örtüsüne kavuşmak için, insana ihtiyacı yoktur. 

Doğa yangına hazırlıklı ve hatta belki arzuludur. Birçok ağaçta yanmalarını kolaylaştıracak maddeler vardır.

Yangın doğa için boş bir tualdir: Sıfırdan yeni bir bitki örtüsü yaratmak için bir fırsat.

Gene kitabımdan öğrendiğimde göre bitkilerin yeryüzünde en az 470 milyon yıllık bir geçmişi var. Bizden çok önce vardılar, bizden çok sonra da olmaya devam edecekler.

Sen kendine bak Metin Münir, dedim kendi kendime. Doğa için endişelenme. Senin doğaya ihtiyacın var, doğanın sana ihtiyacı yok.

*Plant Biology / Alison M. Smith, George Coupland, Liam Dolan and Nicholas Harberd ve diğerleri.

9 Şubat 2013 Cumartesi

TAKIYORUM KANATLARIMI

“Vakti boş geçirmek, boş işlerle uğraşmaktan iyidir” derler. 

Derler ama hangi iş boş, hangisi değil, söylemezler. 

Hangi iş boş, hangi iş dolu? Hangi iş yapmaya değer? Hangi işi yapmak vakti boş geçirmekten daha iyi? 

Serçelere sordum. “İş mi? O da ne?” dediler. 

“Biliyorsunuz işte,” dedim. “Sabahleyin erkenden kalkıyorsun, iş yerine gidip akşama kadar çalışıyorsun. Ay sonunda sana para veriyorlar.” 

“Bir tek sabahleyin erkenden kalkma kısmını anladık,” dediler. “Sen bu konuyu kargalarla konuş, onlar bizden akıllı.” 

Kargalara sordum. “Vakti boş geçirmek, boş işlerle uğraşmaktan iyi midir?” 

“Boşu anladık ama gerisini ilk defa duyuyoruz,” dediler. “Ama gene de bir cevap vermek isteriz: Boşa yoğunlaş. Gerisine boş ver.” 

Boş, kâinatın içine yerleştirildiği mekândır. 

‘Var’dan önce boş vardı. İşten önce hoş vardı. 

Arabayı yol kenarına park ettim, çizmelerimi giydim, bastonumu elime aldım, şapkamı başıma geçirdim ve toprak yoldan vadiye doğru yürümeye başladım. Sağımda ve solumda, içinde ekinlerin büyümekte olduğu, zeytin ve keçiboynuzu ağaçlı tarlalar güneşin altında uzaklara uzanıyordu.. Hava serin ve rüzgârlıydı ama yol kenarında açmış anemonlar ve yabani rezeneler (Foeniculum vulgare - bizim buralarda gavcar derler) Akdeniz ilkbaharının yaklaşmakta olduğunu ilan ediyordu. 

Cömert yapraklı yabani rezene harika bir bitkidir. Daha çok yol kenarlarında, boş tarlalarda, tarlaları birbirinden ayıran taş duvarların altında çıkar. İlkbaharda, ortasında, bazen iki metreyi aşan bir sapın ucunda, dev, sarhoş sarısı çiçek çıkarır. Altında beyaz gavcar mantarları bulunur. Şimdi zamanı. Nitekim çok geçmeden, elinde sopa, gavcarların altını karıştıran bir adama rastladım. Yüksük büyüklüğünde bir mantar gösterdi bana. “Bir tek bunu bulabildim.” 

Mantara giderken sopa şarttır. Çünkü insan, mantar diye, yılan da toplayabilir. 

Her ne kadar yanımda bastonum varsa da, amacım mantar toplamak değil. Hoş vakit toplamaya geldim buraya; aylaklık ağacının altında yatmaya. Vadinin bir yamacında yabani laleler çıkıyor. Ne alemdeler, bakacağım. 

Yol ikiye ayrılıyor. Sola sapıp yokuş aşağı yürümeye başlıyorum. Elli metre kadar mesafede gavcarların arasında iki kişi görüyorum. 

“Selam” diye bağırıyor biri. 

“Bulabiliyor musunuz?” diye geri bağırıyorum. 

“Az var, olanlar da kurtlu.” 

Acaba doğru mu söylüyor? Yoksa elimde bastonla görünce beni de mantarcı sandı da cesaretimi kırmak mı istiyor? Kim bilir. 

Önce vadinin tabanına iniyorum, sonra lalelerin olduğu yere tırmanıyorum. Düzinelerce sap görüyorum ama çiçeklerin açmasına herhalde en az bir ay var. Lale olmayan bir yer bulup yere uzanıyorum. Burada rüzgâr yok. Gökyüzü açık mavi. İpince bulutlar ipek halı gibi. 

Hangi işin boş olmadığını biliyorum aslında. 

Bir işin yapılmaya değer olup olmadığını tayin eden işin kendisi, getirdiği para veya bahşettiği mevki değildir. İşi yapanın ona karşı duyduğu sevgidir. Sevilerek yapılan iş, ne olduğu fark etmez, boş değildir. 

Bu sır değil aslında. Konfüçyüs Usta 2.500 sene önce söyledi: “Sevdiği işi seçen ömür boyu çalışmak zorunda kalmaz.” 

Her ne kadar Türkçeleri iyi değil ise de, bahçeyi dolduran kuşların mesajı açık: “Hayat öyle yaşanmaz, böyle yaşanır” diyorlar. “Hayatını değiştir. Yoksa hayatın seni değiştirecek.” 

Takıyorum kanatlarımı, zıplayıp aralarına karışıyorum.

2 Şubat 2013 Cumartesi

ÜMİT TRAFİK KAZASINDA ÖLÜR MÜ?

“Milli Piyango hesap yapmasını bilmeyenlerden alınan bir vergidir” derler. 

“Kazanma şansının ne kadar küçük olduğunu hesaplayabilenler almaz,” demek istiyorlar. 

İngiliz piyangosundan büyük ikramiye kazanma şansı 14 milyonda bir imiş. 

Bir hesaplamaya göre, Türkiye’de bu şans daha da düşük: 31 milyonda bir. 

Ekonomi ilminin babası sayılan Adam Smith (1723-1790) de kazanma şansının yok denecek kadar az olduğu düşüncesinde. “Elinizde ne kadar çok bilet varsa,” diye yazdı, “kesin olan bu gerçeğe o kadar daha yakınsınız.” 

Amerikalı yazar Fran Lebowitz daha da ümitsiz. “Ben hesapladım,” diyor. “Bilet alın veya almayın, kazanma şansınız aynıdır.” 

Duymuşsunuzdur. Adamın biri gece gündüz, durmadan yüksek sesle, ara sıra ağlayarak, “Tanrım ne olur büyük ikramiye bana çıksın,” diye yakarıyormuş. Kafaları şişen melekler ne yapacaklarını şaşırmışlar. Sonunda toplanıp Tanrı’nın huzuruna çıkmışlar ve “Ne olur Tanrım, kafamız kazan gibi oldu, bu adama büyük ikramiyeyi kazandır da kurtulalım,” diye yalvarmışlar. Tanrı “Kazandırmasına kazandıracağım da,” demiş, “sefil adam bilet almıyor.” 

Bir bilet alıp şansa şans tanımak lazım, demek. 

Ama, milli piyangoyu şans ile ilişkilendirmek konuyu anlamamak demektir. 

Piyango şans ile değil ümit ile ilgilidir. 

Milli piyango ile ilgili bütün istatistiklerden daha baskın bir gerçek var. O da şudur: Milyonlarca insanın bir anda milyoner olmak için tek şansı milli piyango veya başka bir talih oyunudur. 

İnsanlar bu şans gerçekleşebilir diye ümit ettikleri için bilet alıyor. 

Her bilet alan bu ümidi satın alıyor. 

Her milli piyango bileti, çekilişe kadar, o bilete sahip olanın hayalinde, kazanan bilettir. 

Bileti aldığı andan itibaren kişi kazanma ümidi ile hayal kurmaya başlar. Bu hayal ancak bilet alanlar tarafından kurulabilir. Çünkü diğer talih oyunlarına para yatıranları (ve rüşvet bağlantısı yapmış olanları) saymayacak olursak, sadece onlar birden bire büyük paraya kavuşmayı ümit edebilir. 

Nereden mi biliyorum? Sık sık bilet aldığım için tabii ki.

Her şey tükendikten sonra geriye kalan tek şey olan ümit, şanstan baskındır. 

Ümidin geriye kalan son şey olmasının öyküsü de şu: 

Dünyada yaşayan tek ölümlünün insan olduğu çağlarda Prometeus, tanrıların tanrısı Zeus’un emirlerine karşı çıkarak, insanlara ateşi verdi. 

Zeus Prometeus’tan intikam almak için ilk kadını yarattı ve onu Prometeus’un kardeşine verdi. 

Kadını adı Pandora idi. Zeus Pandora’ya, hiç açmamasını emrederek, evlilik hediyesi olarak da bir kutu armağan etti. 

Pandora merakına yenilerek kutuyu açtı ve içinde hapis olan ölüm, hastalık, yeis, kötülük, yaşlılık, nefret, şiddet ve bütün diğer kötülükler dünyaya dağıldı. Pandora hemen kutuyu kapattı ve içindeki son şeyin kaybolmasına mani oldu: Bunun adı ümitti. 

Geçenlerde küçük kızım Sara ara sıra piyango bileti aldığımı öğrenince güldü. 

“Piyango bileti almaya giderken trafik kazasında ölme olasılığı kazanma olasılığından büyük imiş, biliyor muydun?” diye sordu. 

“Hayır bilmiyordum,” dedim. “Sen ‘La esperanza muere al ultimo’ ne anlama geliyor biliyor musun?” 

“Hayır.” 

“İspanyol atasözü. ‘Ümit en son ölür.'" 

Gülme sırası bana geçti. "Ve ümit, kaç defa piyango bileti almaya giderse gitsin trafik kazasında ölmez.”