9 Mart 2013 Cumartesi

EBEDİ ÖĞRENCİ

İstediğim her kitabı alabilecek kadar para kazanmaya başladığım günden itibaren, daima, okuyabileceğimden çok kitap satın aldım.

Neden?

Hepsini okuyamayacağımı bildiğim halde, neden yıllarca kitap alıp durdum?

Dün Amazon’dan gelen son paketi açarken yine bunu düşündüm. Kutudan, büyük bir istekle ısmarladığım ve sabırsızlıkla beklediğim, iki kitap çıktı: Klasik Çin Şiirleri ve Tohumlar.

Bir hafta önce aldığım, Roma’nın yükselişine dair kitabın, henüz sadece 69 sayfasını okuyabildim. Bu kitabı bitirmeden dün gelen kitapları da okumaya başlayacağım ve aynı anda okuduğum kitap sayısı dört olacak. Dördüncü kitabı ünlü bir bilim adamı yazdı. Konusu, bilimin sunduğu birçok temel gerçeğin aslında kanıtlanmamış varsayımlar olması. Bilimde de hurafelerin olduğu. 

Son yıllarda roman okumayı neredeyse tamamen bıraktım. İnsanlık halleri artık bana ilginç gelmiyor.

Bilimkurgu kitaplar bile aynı hallerin başka zaman ve mekânlardaki fotokopilerinden başka bir şey değil. Uydurmak mümkün; ama olmayanı veya olup da bilinmeyeni hayal etmek mümkün değil. Bilimkurguda zaman ve mekân değişiyor ama insanın komedisi de, trajedisi de aynı kalıyor. Robotlar, başka gezegenlerin sakinleri, insanın değişik versiyonlarından başka bir şey değil.

Hayatın giriş kapısı ile çıkış kapısı arasında değişen bir şey yok. Metro haritası gibi. Düz, açık, aşikâr. Hep aynı şeyler – aşk, para, çekişme, savaş, hunharlık, sapıklık, açlık, açgözlülük, ölüm. Hep aynı şeylerin değişik versiyonları yaşanıyor.

J.M. Coetzee veya Penelope Fitzgerald (1916-2000) gibi gerçekten orijinal romancı bulmak çok zor.

Bu nedenle kendimi roman türü dışındaki kitaplara verdim. İnsanlık hallerine olan ilgim azaldı; ama merak, yeni şeyler öğrenme isteği -yoksa buna oburluğu mu demeliyim- çoğaldı.

Çalışma odamdaki kitaplığımda birkaç yüz kitap var. Eğer iki boşanma yaşamasaydım, bir kaç bin olacaktı. Boşanmalar biraz deniz kazası gibidir. Her şeyinizi kaybedebilirsiniz.

Okuyabileceğimden çok kitap satın alıyorum; çünkü okuma oburluğum, okuma kapasitemin çok üstünde. Ve bu, hep böyle olacak.

Oğul yapan arıların yeni bir yuva seçmek için demokratik yöntemler kullandığını anlatan kitabı muhtemelen okumaya vakit bulamayacağım. Ama bu, arı demokrasisini merak etmeme ve “Bir gün zaman ayırıp, okuyabilirim” ümidiyle kitabı almama mani değil.

Bilmek anlamak anlamına gelmiyor. Bunu biliyorum.

Bilinen birçok şeyin yanlış olduğunu da biliyorum.

“Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğim,” demek için çok şey bilmek gerektiğini de.

Boş zamanlarının bir bölümünü öğrenmeye ayırmak, kişinin yapabileceği en iyi şeylerden biridir. Çünkü insan ne kadar öğrenirse, kendine, başkalarına ve dünyaya o kadar az zarar verir.

Hayatımı cehaletten bilgiye doğru ilerleyen bir yolculuk olarak tarif edebilirim. Ömrümün esas uğraşı gazetecilik değil; bu menzili olmayan yolculuk oldu.

Bir arkadaşıma, ortak bir arkadaşımız, “Artık yaşlanmaya karar verdim” demiş.

Ben, asla, böyle demeyeceğim.

O gün gelirse, “Ölmek var, yaşlanmak yok!” diyeceğim; dudaklarımda kendimle dalga geçen bir gülümseme ile.

Ellerim tuttuğu sürece, elimde bir kitap. Ve, umarım, asla, ‘asla’ dememeyi öğrenmiş olarak… 

Yazıda bahsettiğim kitaplar:
Classical Chinese Poetry/ David Hinton
Seeds/ Rob Kesseker & Wolfgang Stuppy
The Rise Of Rome/Anthony Everitt
The Science Delusion/ Rupert Sheldrake
Honeybee Democracy/ Thomas D. Seeley

2 Mart 2013 Cumartesi

ÇAM AĞACI BANA SESLENDİ

Çam ağacı bana seslendi ve “Beni, olduğum yerden üç metre kuzeye dikmeliydin” dedi. Eve gidip metreyi aldım, ölçtüm. Ve ona, “Üç metre ve on beş santimetre deseydin daha doğru olacaktı,” diye cevap verdim.

"Ukala! Ben yuvarlak konuştum.”

“Haklısın. Acemiydim. Seni yanlış yere, diğer ağaçların çok yakınına diktim. Ama artık çok geç. Söküp başka yere dikmeye kalksam kurursun. Onun için bu şekilde idare et.”

“Benim için sorun değil” dedi çam ağacı.

Kaçırdığımı sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Çam benimle kelimelerle konuşmadı tabii, ama konuşmak için ille kelime kullanmak mı lazım? Çam, meramını aldığı şekille anlattı.

Şöyle anlatayım: Ağaç, boş bir arazinin ortasında diklemesine büyür. Gölgeye dikilen bir ağaç ise, eğer kurumazsa, gövdesini, yeterli güneş ışığı alabilecek şekilde eğer.

Çamı doğru yere, yani üç metre on beş santim kuzeye dikmiş olsaydım dik yükselecekti. Yanlış yere diktiğim için, olduğu yerden olması gerektiği yere doğru küçük bir yolculuk yapmak zorunda kaldı. Güneşi bulmak için, 1888 de Paris’ten Fransa’nın güneyine göçen Van Gogh gibi.

Bu işi şu şekilde yaptı: Yerden çıktı. Önce biraz diklemesine büyüdü. Kısa zamanda olduğu yerin uygun olmadığını ölçümledi. Yatay bir kavis çizdi. Yukarı doğru ikinci bir kavis çizdi. Üç metre on beş santimetre kuzeyde bol güneşe kavuştu ve yeniden gökyüzüne doğru büyümeye başladı. (resimde görüldüğü gibi).

Çamın dikleşmeğe başladığı nokta, yeteri kadar güneş ışığı alabileceği en yakın nokta idi.

Her bitki hassas bir ölçüm aletidir. Sürekli ısıyı, günün uzunluğunu, güneş ışığını, yer çekimini, suya ve besine ulaşabilme olanağını ölçer. Şeklini, büyümesini, büyüme hızını bunlara göre ayarlar.

Bitki, gelişmesini etkileyen çevresel unsurları, hücreleri arasında dolaşan “mesajcı moleküller” aracılığıyla duyumsar. Kaç tane olduğu ve nasıl çalıştığı tam olarak bilinmeyen bu moleküller, benim çama, yerinin doğru olmadığını haber vermiş; onu en çok güneş alabileceği yöne doğru yöneltmişti.

Gelecekte ne olacağını görebiliyorum: Işığı yeterli bulduğu noktada dik büyümeye başlayan çamcık, yükseldikçe ağırlaşacak. Yere değecek. Yeri destek yapıp, diğer çamlar gibi, özgürce yükselmeye başlayacak.

Çamın dilinden anlamasaydım, bunları bilemeyecek; onu sakat bir bitki olarak görecektim.

Oysa o sakat değil; tam tersi, cin gibi ve ne yaptığını çok iyi biliyor.

“Hayatta alelade görünen pek çok şey var. Kalkıyoruz, çocukları okula götürüyoruz, eve dönüyoruz, yatağa gidiyoruz. Aynı şeyleri tekrarlıyoruz. Ne yapacağımız önceden belli.

Ama arada bir, ulu bir şeyin aniden görünüp kaybolan ışıltısını görürüz. Böyle bir zamanda örneğin, insan, yeryüzünün sonsuz bir boşlukta upufacık bir nokta olduğunu hatırlayabilir.

Böyle zamanlarda açıkça anlaşılır ki yeryüzü ve içindeki her şey olağanüstüdür.”

Böyle yazıyor, bitkilerin gizli dünyasını çok iyi bilen bir bilim adamı olan Nicholas Harberd*.

Sanırım insan gözleriyle dinlemeyi de öğrenmeli. O zaman yeryüzünün sesini duyar ve canlı cansız her şeyin birbirine bağlı olduğunu öğrenir.

Eğer doğanın olağanüstülüğü nefesini kesmiyorsa, insan ne bir şey anlamıştır; ne de tam yaşıyordur.

*Seed to Seed The Secret Life of Plants (Tohumdan Tohuma Bitkilerin Gizli Dünyası)

23 Şubat 2013 Cumartesi

KATERİNA’NIN FALI

Konserden sonra, bazı dinleyiciler, resitalin verildiği küçük salonun yanındaki uzun bir masada ikram edilen makarna ve şaraba davetliydi. Ben değildim. Gitmeye hazırlanırken bir arkadaşım kolumdan tuttu. “Kal,” dedi. Ben davetliyim, sen de benim davetlim ol.”

Katerina ile tanışmam bu vesile ile oldu. Yemekte, tesadüfen, yan yana oturduk ve hemen ahbap olduk. Kısa boylu, siyah saçlı, üst üste binmiş küçük beyaz ön dişleri olan, sevilebilir bir kadındı.

Birkaç hafta sonra, beni müzik meraklısı zengin bir adamın zeytinliğinde düzenlediği caz konserine çağırdı: “Piyano, gitar, bateri. İlginç bir grupmuş.”

Caz sevmediğim halde, değişiklik olsun diye, kabul ettim. Buluşup, arabasıyla, şehirden kırk beş dakika mesafede olan zeytinliğe gittik.

Ağaçların arasındaki loşluk insan doluydu. Kenarda bir yere oturduk. Konser başladı. Piyanist ilginçti ama gitarcı ve baterist sıradandı. Baterist kötü olmak dışında, ikide bir, gösterişli bir biçimde sopasını havaya atıyor ve bakmadan, dönen sopayı yakalayıp çalmaya devam ediyordu. Bir süre sonra bu akrobasi sinirime dokunmaya başladı. Havada dönerken sopayı kapıp kafasına vurmak için duyduğum istek gittikçe dayanılmaz bir hal aldı.

Arada “Kaçalım mı?” diye sordum Katerina’ya… “Çok sıkıcı.”

“Ben de aynı şeyi önerecektim ama çekindim” dedi.

Şarap ve su servisi yapılan masalara akın başlarken tüyüverdik. Çok sıcaktı. Susuzluktan kıvranan toprağın ve bitkilerin acı/tatlı kokusu vardı havada. Açık gökyüzünde yıldızlar yakın ve parlaktı. Yolun kenarına art arda dizilmiş arabalardan birinin yanında uzun boylu, iyi giyimli, alımlı Slav bir kadın eğilmiş patlak lastiğini inceliyor ve telefonda birileriyle konuşuyordu.

Bütün arkadaşlıkların başlangıcında biyografi vardır. Herkes kim olduğunu anlatır. Katerina, beni yolda sorgulamaya başladı. Ona kısaca hayatımı anlattım. O da bana anlattı. Koreograftı. Boşanmıştı. Almanya’da evli bir kızı vardı. Annesi çok yaşlıydı. Sorunlu bir erkek kardeşi, yeni ameliyat geçirmiş bir kız kardeşi vardı.

Kadınlar eninde sonunda insana burcunu sorar. Çok geçmeden o da bu konuya geldi.

“Bana doğum tarihini söyle,” dedi. “Mümkünse günü ve saati de.”

“Sadece tarihi söyleyebilirim,” dedim ve söyledim.

“İnanmıyorum,” derken küçük bir çığlık attı. “Benim doğum tarihimle aynı.”

Ve sustu.

“Eeee, anlatmayacak mısın?”

“Anlatmamı istiyor musun? Hoşuna gitmeyebilir.”

“Olsun. Anlat. Nasıl olsa inanmayacağım.”

“Senin kaderin devamlı test edilmek,” diyerek söze başladı. “Senin uçakların kalkacak, bir süre yükselir gibi yapacak ve sonra yere inecek.” Eliyle yere çakılan bir uçak işareti yaptı: “Hep zorluk, hep hayal kırıklığı, hep test edilmek.”

“Herkesin hayatı öyle değil mi?”

“Seninki herkesinkinden daha çok. Benimki de.”

Arabamı park ettiğim yerde beni bıraktı. Eve doğru yavaşça yola koyuldum. Yıldızların, gökyüzünde, insanlar fallarını okuyabilsin diye konumlandığına inanmıyordum. Ama Katerina’nın söylediği doğru idi. Zorluk, hayal kırıklığı ve test edilmek hayatımın belirleyici özellikleri olmuştu. Gene de bunu, sanki de bilmiyormuşum gibi, yabancı sayılabilecek birisi tarafından duymak beni hüzünlendirdi.

Nasıl bilebilmişti?

Ama bilmesi mümkün olmayan bir şey vardı. Hayatımın zor olmasının nedeni yıldızlar değildi. Sorumlu bendim.

O ise, uzun hikâye.

16 Şubat 2013 Cumartesi

UYKUDAKİ GELİNCİKLER

Büyük yangından sonra uzun zaman adaya dönemedim. Sert rüzgarların önüne kattığı alevler Beşparmak ormanlarının yarısından çoğunu yaktı. Akdeniz’de yangından sonra bir ormanın yeniden olgunlaşması için en az otuz yıl geçmesi gerekir.

Çocukluğumdan beri tanıdığım yerleri artık hiçbir zaman eski oldukları gibi göremeyecektim. 


Çevremde kimsenin tanımadığı eski bir sevgiliyi kaybetmiş gibi, tek başıma yas tuttum.

Sonunda, adaya geri döndüğümde, bir gün, karşıma şaşırtıcı bir manzara çıktı. Yol kenarında, ağaçların kömür ve kül haline geldiği bir yerde, yüzlerce gelincik açmıştı. Kırmızı ve yeşil, temiz ve serin bir görüntü idi. Cenazede annesinin kucağında bir bebek görmek gibi, insana hayat konusunda ümit veriyordu. 

Daha önce orada hiç gelincik görmediğime emindim. Nasıl olmuştu ? Gelincikler nerden çıkmıştı? 

Anlattığımda bir İngiliz bitki bilimci gelincik tohumunun açılmadan bin yıl uykuda durabileceğimi söylemişti.

Bunu doğrulayacak bilgi bulmadım. Evet, Mısır’daki firavun mezarlarında gelincik tohumları bulunmuştu. Ama, yapılan testlerde, bu mezarlarda bulunan bütün tohumların ölü olduğu meydana çıkmıştı. 

Ama bazı tohumların çok uzun ömürlü olduğu kesin: İsrailli botanikçiler 2.000 yaşında bir hurma çekirdeğini, Japonlar yaşının 830 ile 1.250 yıl arasında olduğu tahmin edilen, nilüfer tohumlarını filizlendirdi.

Yangın yerinde gördüğüm gelinciklerin esrarını çözmek için on altı yıl beklemem gerekti. 
Geçen gün, yeni getirttiğim bir biyoloji kitabını karıştırmaya başlayıncaya öğrendim gelinciklerin orada nasıl açılmış olabileceğini. *

Tohum filizlenebilir veya uykuda durabilir. Uykuda kalmayı tercih ediyorsa, muhtemelen, filizlenmesi ve büyümesi için gerekli koşulların bulunduğu zamanı bekliyor demektir. Bu nedenle, uyku durumu doğada büyüyen bitkilerin tohumlarında yaygın olarak görülür. Ticari olarak ekilen türlerinde ise rastlanmaz. 

Birçok tohumun uyanması için ışığa ihtiyacı vardır. Bu tohumların çoğu, gelincik tohumu gibi, küçüktür. Yakınlarında olgun ağaçlar varsa filizlenmezler çünkü gölgede büyüyemezler.
Ağaç tepelerinin arasından yere vuran güneş ışınlarının özelliği değişiktir. Işık-hassas tohumlar bunu algılar. Gölgede olduklarını, filizlenmek için ortamın uygun olamadığını anlar. Dolayısıyla uykuda kalır.

Bazı tohumlar daha da ilginçtir: Ateş ve duman tarafından tetiklenmeden filizlenmezler. Bu özellik, yangıda yok olan bitkilerden geriye kalan boş alanların çarçabuk yeniden yeşermesine neden olur. Sanki de ormanın doğadan aldığı bir yangın sigortası, rezervde tuttuğu bir tohum bankası var.

Sık sık yangınların baş gösterdiği Akdeniz bölgesinde tohumları ateş ve duman etkisiyle filizlenen cinsler yaygındır.

Gördüğüm gelincikler belki de altında bulundukları ağaçların gölgesinden kurtulduktan ve ateşe veya duman tarafından uyandırıldıkları için açılmışlardı. Ben çocukluğumda oralarda yürürken belki onlar uyuyorlardı.

Dağların ve ovaların ağaçlanmak, daha doğrusu çevreye uygun bitki örtüsüne kavuşmak için, insana ihtiyacı yoktur. 

Doğa yangına hazırlıklı ve hatta belki arzuludur. Birçok ağaçta yanmalarını kolaylaştıracak maddeler vardır.

Yangın doğa için boş bir tualdir: Sıfırdan yeni bir bitki örtüsü yaratmak için bir fırsat.

Gene kitabımdan öğrendiğimde göre bitkilerin yeryüzünde en az 470 milyon yıllık bir geçmişi var. Bizden çok önce vardılar, bizden çok sonra da olmaya devam edecekler.

Sen kendine bak Metin Münir, dedim kendi kendime. Doğa için endişelenme. Senin doğaya ihtiyacın var, doğanın sana ihtiyacı yok.

*Plant Biology / Alison M. Smith, George Coupland, Liam Dolan and Nicholas Harberd ve diğerleri.

9 Şubat 2013 Cumartesi

TAKIYORUM KANATLARIMI

“Vakti boş geçirmek, boş işlerle uğraşmaktan iyidir” derler. 

Derler ama hangi iş boş, hangisi değil, söylemezler. 

Hangi iş boş, hangi iş dolu? Hangi iş yapmaya değer? Hangi işi yapmak vakti boş geçirmekten daha iyi? 

Serçelere sordum. “İş mi? O da ne?” dediler. 

“Biliyorsunuz işte,” dedim. “Sabahleyin erkenden kalkıyorsun, iş yerine gidip akşama kadar çalışıyorsun. Ay sonunda sana para veriyorlar.” 

“Bir tek sabahleyin erkenden kalkma kısmını anladık,” dediler. “Sen bu konuyu kargalarla konuş, onlar bizden akıllı.” 

Kargalara sordum. “Vakti boş geçirmek, boş işlerle uğraşmaktan iyi midir?” 

“Boşu anladık ama gerisini ilk defa duyuyoruz,” dediler. “Ama gene de bir cevap vermek isteriz: Boşa yoğunlaş. Gerisine boş ver.” 

Boş, kâinatın içine yerleştirildiği mekândır. 

‘Var’dan önce boş vardı. İşten önce hoş vardı. 

Arabayı yol kenarına park ettim, çizmelerimi giydim, bastonumu elime aldım, şapkamı başıma geçirdim ve toprak yoldan vadiye doğru yürümeye başladım. Sağımda ve solumda, içinde ekinlerin büyümekte olduğu, zeytin ve keçiboynuzu ağaçlı tarlalar güneşin altında uzaklara uzanıyordu.. Hava serin ve rüzgârlıydı ama yol kenarında açmış anemonlar ve yabani rezeneler (Foeniculum vulgare - bizim buralarda gavcar derler) Akdeniz ilkbaharının yaklaşmakta olduğunu ilan ediyordu. 

Cömert yapraklı yabani rezene harika bir bitkidir. Daha çok yol kenarlarında, boş tarlalarda, tarlaları birbirinden ayıran taş duvarların altında çıkar. İlkbaharda, ortasında, bazen iki metreyi aşan bir sapın ucunda, dev, sarhoş sarısı çiçek çıkarır. Altında beyaz gavcar mantarları bulunur. Şimdi zamanı. Nitekim çok geçmeden, elinde sopa, gavcarların altını karıştıran bir adama rastladım. Yüksük büyüklüğünde bir mantar gösterdi bana. “Bir tek bunu bulabildim.” 

Mantara giderken sopa şarttır. Çünkü insan, mantar diye, yılan da toplayabilir. 

Her ne kadar yanımda bastonum varsa da, amacım mantar toplamak değil. Hoş vakit toplamaya geldim buraya; aylaklık ağacının altında yatmaya. Vadinin bir yamacında yabani laleler çıkıyor. Ne alemdeler, bakacağım. 

Yol ikiye ayrılıyor. Sola sapıp yokuş aşağı yürümeye başlıyorum. Elli metre kadar mesafede gavcarların arasında iki kişi görüyorum. 

“Selam” diye bağırıyor biri. 

“Bulabiliyor musunuz?” diye geri bağırıyorum. 

“Az var, olanlar da kurtlu.” 

Acaba doğru mu söylüyor? Yoksa elimde bastonla görünce beni de mantarcı sandı da cesaretimi kırmak mı istiyor? Kim bilir. 

Önce vadinin tabanına iniyorum, sonra lalelerin olduğu yere tırmanıyorum. Düzinelerce sap görüyorum ama çiçeklerin açmasına herhalde en az bir ay var. Lale olmayan bir yer bulup yere uzanıyorum. Burada rüzgâr yok. Gökyüzü açık mavi. İpince bulutlar ipek halı gibi. 

Hangi işin boş olmadığını biliyorum aslında. 

Bir işin yapılmaya değer olup olmadığını tayin eden işin kendisi, getirdiği para veya bahşettiği mevki değildir. İşi yapanın ona karşı duyduğu sevgidir. Sevilerek yapılan iş, ne olduğu fark etmez, boş değildir. 

Bu sır değil aslında. Konfüçyüs Usta 2.500 sene önce söyledi: “Sevdiği işi seçen ömür boyu çalışmak zorunda kalmaz.” 

Her ne kadar Türkçeleri iyi değil ise de, bahçeyi dolduran kuşların mesajı açık: “Hayat öyle yaşanmaz, böyle yaşanır” diyorlar. “Hayatını değiştir. Yoksa hayatın seni değiştirecek.” 

Takıyorum kanatlarımı, zıplayıp aralarına karışıyorum.

2 Şubat 2013 Cumartesi

ÜMİT TRAFİK KAZASINDA ÖLÜR MÜ?

“Milli Piyango hesap yapmasını bilmeyenlerden alınan bir vergidir” derler. 

“Kazanma şansının ne kadar küçük olduğunu hesaplayabilenler almaz,” demek istiyorlar. 

İngiliz piyangosundan büyük ikramiye kazanma şansı 14 milyonda bir imiş. 

Bir hesaplamaya göre, Türkiye’de bu şans daha da düşük: 31 milyonda bir. 

Ekonomi ilminin babası sayılan Adam Smith (1723-1790) de kazanma şansının yok denecek kadar az olduğu düşüncesinde. “Elinizde ne kadar çok bilet varsa,” diye yazdı, “kesin olan bu gerçeğe o kadar daha yakınsınız.” 

Amerikalı yazar Fran Lebowitz daha da ümitsiz. “Ben hesapladım,” diyor. “Bilet alın veya almayın, kazanma şansınız aynıdır.” 

Duymuşsunuzdur. Adamın biri gece gündüz, durmadan yüksek sesle, ara sıra ağlayarak, “Tanrım ne olur büyük ikramiye bana çıksın,” diye yakarıyormuş. Kafaları şişen melekler ne yapacaklarını şaşırmışlar. Sonunda toplanıp Tanrı’nın huzuruna çıkmışlar ve “Ne olur Tanrım, kafamız kazan gibi oldu, bu adama büyük ikramiyeyi kazandır da kurtulalım,” diye yalvarmışlar. Tanrı “Kazandırmasına kazandıracağım da,” demiş, “sefil adam bilet almıyor.” 

Bir bilet alıp şansa şans tanımak lazım, demek. 

Ama, milli piyangoyu şans ile ilişkilendirmek konuyu anlamamak demektir. 

Piyango şans ile değil ümit ile ilgilidir. 

Milli piyango ile ilgili bütün istatistiklerden daha baskın bir gerçek var. O da şudur: Milyonlarca insanın bir anda milyoner olmak için tek şansı milli piyango veya başka bir talih oyunudur. 

İnsanlar bu şans gerçekleşebilir diye ümit ettikleri için bilet alıyor. 

Her bilet alan bu ümidi satın alıyor. 

Her milli piyango bileti, çekilişe kadar, o bilete sahip olanın hayalinde, kazanan bilettir. 

Bileti aldığı andan itibaren kişi kazanma ümidi ile hayal kurmaya başlar. Bu hayal ancak bilet alanlar tarafından kurulabilir. Çünkü diğer talih oyunlarına para yatıranları (ve rüşvet bağlantısı yapmış olanları) saymayacak olursak, sadece onlar birden bire büyük paraya kavuşmayı ümit edebilir. 

Nereden mi biliyorum? Sık sık bilet aldığım için tabii ki.

Her şey tükendikten sonra geriye kalan tek şey olan ümit, şanstan baskındır. 

Ümidin geriye kalan son şey olmasının öyküsü de şu: 

Dünyada yaşayan tek ölümlünün insan olduğu çağlarda Prometeus, tanrıların tanrısı Zeus’un emirlerine karşı çıkarak, insanlara ateşi verdi. 

Zeus Prometeus’tan intikam almak için ilk kadını yarattı ve onu Prometeus’un kardeşine verdi. 

Kadını adı Pandora idi. Zeus Pandora’ya, hiç açmamasını emrederek, evlilik hediyesi olarak da bir kutu armağan etti. 

Pandora merakına yenilerek kutuyu açtı ve içinde hapis olan ölüm, hastalık, yeis, kötülük, yaşlılık, nefret, şiddet ve bütün diğer kötülükler dünyaya dağıldı. Pandora hemen kutuyu kapattı ve içindeki son şeyin kaybolmasına mani oldu: Bunun adı ümitti. 

Geçenlerde küçük kızım Sara ara sıra piyango bileti aldığımı öğrenince güldü. 

“Piyango bileti almaya giderken trafik kazasında ölme olasılığı kazanma olasılığından büyük imiş, biliyor muydun?” diye sordu. 

“Hayır bilmiyordum,” dedim. “Sen ‘La esperanza muere al ultimo’ ne anlama geliyor biliyor musun?” 

“Hayır.” 

“İspanyol atasözü. ‘Ümit en son ölür.'" 

Gülme sırası bana geçti. "Ve ümit, kaç defa piyango bileti almaya giderse gitsin trafik kazasında ölmez.”

26 Ocak 2013 Cumartesi

CANSIZ CANLI CANSIZ

Bahçede nereye baksam yapılması gereken bir iş görüyorum. Çapa isteyen güller, altlarına destek konması gereken dallar, alınması gereken budaklar, aşılanması gereken genç ağaçlar, yolunması gereken otlar, dikilmesi gereken fidanlar, kesilmesi gereken kuru dallar, toparlanması gereken odunluk, tamir edilmesi gereken taş duvarlar. Ve budanması gereken ağaçlar. 

Zeytinler budanmamaktan birer dal ve yaprak yumağına döndü ve zeytin vermez oldu. Kayısılar neredeyse dikildiklerinden beri budanmadı. 

Bahçede her zaman yanımda hayali bir testere ve makas var. 

Yalnızken ya da konuşuyor veya dinliyorken bir yandan da hayalimde budama yaparım. 

Hayalimde, ağaç dahil kimse farkına varmadan, kuru, sarkan veya çapraz büyüyen dallar kesilir; ağaç rahatlar, kışın derin derin uyur ilkbaharda daha coşkulu uyanır. 

Vaktim olmadığı için hayal ettiğim bahçıvanlığı yapamam. Hayır. Bu doğru değil. Vaktim olmadığı için değil, başka şeylere öncelik verdiğim için. 

Dün bahçıvanın maaşın ödedim ve bir daha gelmemesini, söyledim. Bahçede yalnız olmak, her işi kendim yapmak istiyorum artık. 

İşe, her gece yaktığım ateşi tutuşturmak için çalı çırpı toplamaktan başladım. Bahçenin üç-dört yerinde budanmış veya kurumuş ağaçlardan arta kalan, şömine odunu olamayacak kadar ince gövdelerin ve dalların meydana getirdiği tepecikler var. 

Servilerin altındaki tepeciğe gittim ve dalları kaldırıp kırmağa ve üst üste yığmaya başladım. Yılların yağmur ve güneşini yiyerek kuruyan ve çürüyen dallar ben kaldırdıkça burnuma nefis bir koku taşıdı. 

Bir zamanlar canlı olan dallar ve yapraklar atomlarına, moleküllerine, iyonlarına ayrılıyor. Havaya, suya, toprağa karışacaklar, birkaç sene sonra başka bitkilerin parçası olarak yeniden hayata dönecekler. Ben, başkaları, bir süre sonra burada yatmış olan bu atomlar, moleküller ve iyonlarla başka çiçeklerde, meyvelerde, karşılaşacağız; hiçbir şeyin yoktan var olmadığını ve var olan hiçbir şeyin yok olmadığını aklımızdan geçirmeden. 

Hayat hangi noktada başlıyor, hangi noktada sona eriyor? Hayatla hayatta olmamanın sınırı nerede? Vücudumuzdaki en küçük noktaya insek molekülleri bulacağız. 

Ama moleküller canlı değil. Canlı olmayan şeylerden meydana geliyoruz. Ama eğer cansız parçalardan meydana geliyorsak nasıl canlı olabiliyoruz? Bize can veren nedir? 

Kısa zamanda yoruldum. Bu tür mesaiye alışkın olmadığım için belki; ya da belki de bedenimin takati azaldığı için. Ama sekiz on gün yetecek kadar çalı çırpı topladım. Arkada koyu kahverengi, ıslak, bitkilerin ve karıncaların çok sevdiği bir humus kaldı. 

Yavaş adımlarla eve doğru yürüdüm. 

Şapkamı yağmur suyu ile yıkansın diye evin yanındaki kuru kuyunun çıkrığını tutan iki taş sütunundan birinin üstüne koymuştum. Bu hareket, sanki, yağmura yağmaması için bir işaret oluverdi. Baktım, şapka temizleneceğinde daha da kirlenmiş, üzerinde meraklı bir salyangozun bıraktığı gümüşi izler bile var. İzleri silmek üzere şapkayı kaldırınca altında uzun bacaklı bir örümceğin gizlenmekte olduğunu gördüm. 

“Benim de bahçıvanım yok,” dedi. “Kendi işimi, kendim yaparım. Onun için fazla dırdır etme.”

19 Ocak 2013 Cumartesi

OSMANLI SÜTLAÇLI SABIR

Dün sütlaç yaptım. Aslında marketten alınan sütle sütlaç yapılmaz. Tatsız, kişiliksiz, oynanmış, saflığını ve doğallığını yitirmiş bir süttür o; dünyadaki birçok şey gibi. Süt taklidi yapan bir süttür. Beyazlığı bile sanki yapaydır.

Çobanın kırlarda otlattığı hayvanın sütünün tadı, yoğunluğu değişiktir. Ondan koyunun kırlarda yediği otların, çiçeklerin rayihasını alırsınız. O sütte, kaynayınca, kalın – neredeyse yiyemeyeceğiniz kadar kalın – bir kaymak tabakası oluşur. Ateş üstünde, tahta kaşıkla çevire çevire uzun süre karıştırdığınızda sararmaya başlar.

Ara sıra bana süt veren çoban ahbabım Erkin’e göre, en kaliteli süt yeni biçilmiş arpa, buğday tarlalarında otlanan hayvanların sütüdür.

Erkin’le, bir gün, Akdeniz köyünün oralarda tanıştık. Biz yürüyorduk, o koyunlarını otlatıyordu. Tanıdığım bütün çobanlar gibi sakin bir adamdı. Çoban olmak sabrın ustası olmak demektir.

Magosa taraflarındanmış. Çobanlığa Akdeniz’e güvey geldikten sonra başlamış. O çobanlık, eşi hellim yapıyormuş.

“Koyunlar yavruladı. Sütü kuzular içiyor. İki aydan önce süt veremeyiz,” dedi.

Aslında bunu biliyordum ama “Şansımı bir deneyeyim,” demiştim. Projemi iki ay ertelemek istemediğim için marketten bir buçuk litrelik bir şişe günlük süt aldım ve işe koyuldum.

“Öğretecek sadece üç şeyim var,” der Taoizm’in kurucusu Lao Tzu (Milattan Önce Altıncı Yüzyıl).“Sade olmak, sabırlı olmak, şefkatli olmak.”

Bu üçü içinde öğrenmeye en çok ihtiyacım olan şey sabırdır.

Sabır, doğal sütten sonra, iyi sütlaç yapmak için en gerekli girdidir.

Türk Dil Kurumu, sabrı, “Acı, yoksulluk, haksızlık ve bunun gibi üzücü durumlar karşısında ses çıkarmadan onların geçmesini bekleme erdemi,” olarak tarif eder.

Ama sabır sadece bu değildir. Sabır, ayrıca, olması beklenen veya ümit edilen bir şeyi sükûnet içinde, şikâyet etmeden ve mutsuz olmadan beklemektir.

Bu konuda sütlaç iyi bir öğretmendir.

Sütlaç elde etmenin muhtelif yolları var. Hazır alabilirsiniz. Sütle pirinci ayrı kaynatıp muhallebi tozu ve şeker katarak acele sütlaç yapabilirsiniz.

Ya da Osmanlılar gibi sütlaç yapabilirsiniz – sakin ve yavaş; konserve, katkı maddesi, boya, hormon, genetik öncesi zamanlarda yapıldığı gibi.

Ben sütlaç yapmayı, kız arkadaşımdan öğrendim. O da, söylediğine göre, esaslı bir aşçı olan Osmanlı anneannesinden.

Tarifi şöyle:

“Üç litre kadar sütü tencereye dök. Bir bardak kadar da su ekle. Kaynadıktan sonra ateşi kıs ve kısık ateşte on dakika daha kaynamasını sağla. Bu arada bir su bardağından biraz az bir pirinci suya koy ve 15-20 dakika kadar beklet. Elinle ezerek kır. Yıka. Süz. Kaynamakta olan sütün içine kat. Yaklaşık elli dakika kadar, arada bir karıştırarak, ağır ağır pişir. Damak tadına göre şekerini ekle. “Sütlacının rengi kırık beyazdan sarıya dönmeye başladığında –eğer istiyorsan – sütlaca damla sakızı da ilave edebilirsin. Kısık ateşte, sütlacın rengi sarıya dönük bir ton alıncaya dek pişir ve sıcağı sıcağına kâselere dök. ”

Bu şekilde sütlaç yaparsanız elinizde tahta kaşık, iki saat kadar, sükûnet içinde, şikâyet etmeden ve mutsuz olmadan tencerenin başında durmanız gerekir. Sonunda harika bir sütlaç yersiniz. Ama bu kadar sabrınız var mı?

Ben hem sütlacın, hem de sabrın hâlâ acemisiyim. Bir defasında çocuklar benimle beraberken sütlaç yaptım ama pirinci fazla kaçırdım. “Baba bu sütlaç olmadı. Sütle yapılmış pilav oldu,” dedi Selim gülerek.

Bu yazıyı okusa, herhalde, “Sen sabrı bırak da önce sütlaç yapmasını öğren,” der.

Ben de ona Aristo’dan uyarladığım şu cevabı veririm: Sabır bir meziyettir. Bir meziyeti öğrenmek başlangıçta zordur ama zamanla, yapa yapa kolay hale gelir.

Aynen sütlaç gibi.

13 Ocak 2013 Pazar

MUCİZELERİN EVİNDE

Birkaç gece önce yemeğe gelen İngiliz bir dostum yanında dört zarf getirdi. Zarfların içinde, geçtiğimiz yaz, bahçesindeki çiçeklerden topladığı tohumlar vardı: Yabani glayöl, yabani nergis ve iki çeşit yabani çiğdem. 

“Bahçeye serp,” dedi. “Doğada böyle oluyor. Her tarafa dağılsınlar.” 

Bana kalsa, tohumları, özel topraklı kutulara ekerdim ama bu defa hadi, dostumun dediği gibi yapayım dedim. 

Glayöllerle başladım. Yağmura aldırmadan bahçeye çıktım ve küçük tabağın içine koyduğum glayöl tohumlarını serpmeye başladım; yakında çiçek açacak zambakların arasına, geçen sene ektiğim lale tohumlarının çıkmaya başladığı taş yalağın içine, iris çokumlarına ve rastgele, başka yerlere.  

Yağmur damlaları üzerlerine vurup onları toprağa yapıştıracak ve bağımsız kısa hayatları böylece başlamış olacak. 

Ama neden kısa diyorum? 

Belki kısa, belki sonsuz, ya da yeryüzünde ne kadar sonsuz olabilirse o kadar. 

Bitki, tohumun tohum yapma yöntemidir. Glayöl tohumdan tohuma seyahat ederken belki ruhunu da beraberinde götürür. 

Toprağa attığım tohumlar - eğer bir şanssızlıkla karşılaşmazlarsa - büyüyecek ve ilkbaharda, uzun kılıçvari sapların üzerinde çiçekler açacaklar. Yazın çiçekler tohuma dönüşecek. Sap ve ucundaki tohum kesesi kuruyacak, tohumlar yere dökülecek. Yazın sıcağında, uykuda, çimlenme için uygun koşulların gelmesini bekleyecek. Tohumdan tohuma yolculuk bir merhalesini daha tamamlayacak. 

Dünyada bu yolculuğu yapmayan hiçbir canlı yoktur. Biz dahil. 

Tohum bu yolculuğu nasıl yapar? 

Her tohumun içinde minik bir oğulcuk var. Oğulcuğun, tıpkı dünya gibi kutupları bulunur. Üst kutupta ağacın gövdesini, alt kutupta köklerini çıkaracak hücreler vardır. İki kutup arasında besin ve bunun nakliyesini sağlayan sistem yer alır. 

Ağaç, çalı, çiçek ne olursa olsun bütün bitkiler böyle oğulcuk hücrelerinden büyür. Bütün şekiller, renkler, kokular, çiçekler, meyveler bu hücrelerde yazılıdır. 

Besin tükenmeden tohum kök salıp yaprak açmak ve bağımsız olarak kendini beslemek durumundadır. Aksi takdirde yaşayamaz. 

Hiçbir bitki, aynı cinsten olsa bile, diğerine benzemez. Bütün bitkiler, hatta bütün bitkilerin bütün yaprakları üniktir. Ama bütün tohumlar glayöl tohumu gibidir ve bütün bitkiler aynı şekilde büyür. Gıdaları güneş, su ve karbondioksittir. Kökleri hiç şaşmaz bir biçimde arzın merkezine yönelir. 

Her tohum görülmeyen bir mucizedir. “Görülmeyen,” diyorum çünkü tohumun, modern moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılmakta olan şaşırtıcı ve esrarengiz özelliklerinden ve yeteneklerinden bihaberiz. 

Belki birilerinin öğretmesi lazım. 

Herkes içinde yaşadığı dünyayı iyi tanımalı. 

Kâinatın yüzde doksan beşi ne olduğu bile bilinmeyen siyah madde ve enerjiden müteşekkildir. Geriye kalan kısmında var olan galaksiler ve içlerindeki gök cisimlerinin çoğu – belki de hepsi – Ay gibi soğuk ve cansızdır veya Venüs gibi yanmaktadır. 

Yeryüzü mucizevi güzelliklere sahip kutsal bir mekândır. Doğaya şaşkınlıkla, coşkuyla ve huşuyla bakmalıyız. 

Eğer Tanrı’yı arıyorsanız hacılara, hocalara başvurmanız; kitap, defter karıştırmanız gerekmez. Elinize bir tohum alın, herhangi bir doğal tohum. Kâinatı yaratan gücü de, kâinatı da orada göreceksiniz.

5 Ocak 2013 Cumartesi

BADEMLİ İLKBAHAR ANISI

Bahçede nereye baksam yapılması gereken bir iş görüyorum. Çapa isteyen güller, altlarına destek konması gereken dallar, alınması gereken budaklar, aşılanması gereken genç ağaçlar, yolunması gereken otlar, dikilmesi gereken fidanlar, kesilmesi gereken kuru dallar, toparlanması gereken odunluk, tamir edilmesi gereken taş duvarlar. Ve budanması gereken ağaçlar. 

Zeytinler budanmamaktan birer dal ve yaprak yumağına döndü ve zeytin vermez oldu. Kayısılar neredeyse dikildiklerinden beri budanmadı. 

Bahçede her zaman yanımda hayali bir testere ve makas var. 

Yalnızken ya da konuşuyor veya dinliyorken bir yandan da hayalimde budama yaparım. 

Hayalimde, ağaç dahil kimse farkına varmadan, kuru, sarkan veya çapraz büyüyen dallar kesilir; ağaç rahatlar, kışın derin derin uyur ilkbaharda daha coşkulu uyanır. 

Vaktim olmadığı için hayal ettiğim bahçıvanlığı yapamam. Hayır. Bu doğru değil. Vaktim olmadığı için değil, başka şeylere öncelik verdiğim için. 

Dün bahçıvanın maaşın ödedim ve bir daha gelmemesini, söyledim. Bahçede yalnız olmak, her işi kendim yapmak istiyorum artık. 

İşe, her gece yaktığım ateşi tutuşturmak için çalı çırpı toplamaktan başladım. Bahçenin üç-dört yerinde budanmış veya kurumuş ağaçlardan arta kalan, şömine odunu olamayacak kadar ince gövdelerin ve dalların meydana getirdiği tepecikler var. 

Servilerin altındaki tepeciğe gittim ve dalları kaldırıp kırmağa ve üst üste yığmaya başladım. Yılların yağmur ve güneşini yiyerek kuruyan ve çürüyen dallar ben kaldırdıkça burnuma nefis bir koku taşıdı. 

Bir zamanlar canlı olan dallar ve yapraklar atomlarına, moleküllerine, iyonlarına ayrılıyor. Havaya, suya, toprağa karışacaklar, birkaç sene sonra başka bitkilerin parçası olarak yeniden hayata dönecekler. Ben, başkaları, bir süre sonra burada yatmış olan bu atomlar, moleküller ve iyonlarla başka çiçeklerde, meyvelerde, karşılaşacağız; hiçbir şeyin yoktan var olmadığını ve var olan hiçbir şeyin yok olmadığını aklımızdan geçirmeden. 

Hayat hangi noktada başlıyor, hangi noktada sona eriyor? Hayatla hayatta olmamanın sınırı nerede? Vücudumuzdaki en küçük noktaya insek molekülleri bulacağız. 

Ama moleküller canlı değil. Canlı olmayan şeylerden meydana geliyoruz. Ama eğer cansız parçalardan meydana geliyorsak nasıl canlı olabiliyoruz? Bize can veren nedir? 

Kısa zamanda yoruldum. Bu tür mesaiye alışkın olmadığım için belki; ya da belki de bedenimin takati azaldığı için. Ama sekiz on gün yetecek kadar çalı çırpı topladım. Arkada koyu kahverengi, ıslak, bitkilerin ve karıncaların çok sevdiği bir humus kaldı. 

Yavaş adımlarla eve doğru yürüdüm. 

Şapkamı yağmur suyu ile yıkansın diye evin yanındaki kuru kuyunun çıkrığını tutan iki taş sütunundan birinin üstüne koymuştum. Bu hareket, sanki, yağmura yağmaması için bir işaret oluverdi. Baktım, şapka temizleneceğinde daha da kirlenmiş, üzerinde meraklı bir salyangozun bıraktığı gümüşi izler bile var. İzleri silmek üzere şapkayı kaldırınca altında uzun bacaklı bir örümceğin gizlenmekte olduğunu gördüm. 

“Benim de bahçıvanım yok,” dedi. “Kendi işimi, kendim yaparım. Onun için fazla dırdır etme.”