8 Aralık 2012 Cumartesi

DARÜŞŞAFAKA DURAĞI

İstanbul
 
Darüşşafaka durağında buluşacaktık. Beni alacak, Belgrad Ormanı'nda yürüyüşe, sonra deniz kenarındaki bir lokantaya götürecekti.

Metroyu ilk defa kullanıyordum. Zamanı iyi ayarlayamadım. Buluşma saatinden yarım saat önce geldim. Gök gri idi ve ara sıra ince bir yağmur çiseliyordu.

İstasyonun üstündeki küçük parkın çevresinde dolaşmaya başladım.

Genç, iri yarı bir adam hızla yanıma yaklaştı. Yüzünde kocaman, sadece aklı tam başında olmayanların sahip olabileceği genişlikte bir tebessüm vardı. Elimi sıkmak üzere elini uzattı. Tereddüt etim. Onu tanımıyordum. Ama yüzündeki gülümseme o kadar büyüktü ki dudaklarından yüzüne dağılıyor, başından fışkırıyor, üstüne dökülüyordu. Bir tebessüm fıskiyesi idi. Böyle gülümseyen biri tehlikeli olamazdı.

Elimi, uzattım.

"New York'a gitmek istiyor musunuz?" diye sordu, neşeli bir sesle, elimi sıkıp bırakarak, adımlarını yavaşlatmadan.

"Hayır," dediğimde yanımdan geçmişti.

Yavaşlamadan beş metre kadar ilerideki bir adama yaklaştı ve elini sıkıp sorusunu tekrarladı. "New York'a gitmek istiyor musunuz?"

Adamın cevabını duymadım ama o da, "Hayır" demiş olmalıydı ki, hızla uzaklaşırken, bir an, yarım geri döndü ve ellerini havaya kaldırdı.

"Bugün hiç kimse New York'a gitmek istemiyor!" diye bağırdı. Yüzündeki tebessüm eksilmemişti. Kimsenin New York'a gitmek istemiyor olması keyfini kaçırmamıştı.

Boş kaldırımdan yürüyerek köşeyi döndü ve gözden kayboldu.

Metronun çıkışında müşteri bekleyen taksiciler arkasından gülüştüler.

"Bu zamanda en iyisi deli olmak," dedi biri.

Parkın çevresinde yürümeye devam ettim.

Çok zaman geçmeden bir korna sesi duydum. Başımı çevirdiğimde gülümseyerek arabadan iniyordu. Onu aylardır görmemiştim. Biraz kilo almıştı. Ama, benim için, hâlâ dünyanın en güzel kadını idi. Yüzünde bir tek gülümseyen çocuklarda bulunan bir ışık vardı. Dişleri yeni kabuğundan çıkmış taze badem gibi beyazdı.

Yanına oturdum. Konuşarak yola koyulduk. En son, galiba, Mart'ta birlikte olmuştuk. Anlatacak çok şey birikmişti.

Birkaç günden beri yağan yağmur ormanı yıkamış, renkleri canlandırmıştı. Yol kenarında, ağaçların altında, sonbahar çiğdemleri çıkmaya başlamıştı. Az sonra, koparılıp yolun kenarına atılmış çiğdemler gördük. Çiğdem yerde dik durur ama toplanınca, tıpkı gelincik gibi, hemen boynunu büker.

"Bunları koparmaya insan nasıl kıyar!" diye söylenerek örselenmiş çiçekleri yerden toplamaya başladı. Elinde küçük bir buket yaptı.

Uzun ağaçların uç dalları birbirine değiyor ormana açık yeşil, buhurdanı kendi olan bir tapınak görünümü veriyordu. Öldükten sonra, dünyayı özleyebileceksem eğer, insanlardan çok böyle yerleri özleyeceğim.

"Dün gece seni rüyamda gördüm," dedi. "Denizin dibinde balık gibi yüzüyordun. Ben de denizin altındaydım ve bir lagosla konuşuyordum. Lagos bana tam kırk yaşında olduğunu söyledi. Eşini bir köpek balığı yemiş. Ben de ona seni şikâyet ettim. 'Bu adam çok inatçı, dedim. Katır gibi'."

"Başka?"

"Lagosa, 'Eşini köpek balığı yediği için üzgünüm,' dedim. Bana, 'Hiç önemli değil,' diye cevap verdi. 'Deniz nasılsa balık dolu'."

"Başka?"

"Bir de iki yaşında istiridye vardı, denizin altını seyreden. Kırmızı. Logasla ben, ona çömez muamelesi yaptık."

Deniz kenarındaki büyük lokantada bizden ve kadınlı bir masadan başka kimse yoktu. 

Kurşuni ve ıslak günün içinde sıcak ve rahat, birer tek rakı içtik ve lüfer yedik.

Yaşlı bir çift olağanüstü yaşlı bir kadını koltuklarından tutup yürüterek deniz kenarında bir masaya oturttu. Kadın yürümüyor, sürükleniyordu. Derin bir mutsuzluk ve bezginlik ifadesi taşıyan yüzünde hiç renk yoktu.

Hayat enerjiyle başlıyor, takatsizlikle sona eriyor.

Rüzgâr esiyor, büyük dalgalar gürültüyle boş kumsala vuruyordu. Kayaların meydana getirdiği dar, bir teknelik bir koyda küçük bir tekne çalkalanıyordu. Rüzgarın tertiplediği kumlar boş, soyunma kulübeleri kilitli idi.

Yemekten sonra beni yine Darüşşafaka durağına bıraktı. Ondan ayrılmak istemiyordum.

"Sensiz yarım bir insanım," dedim.

"Ben de öyle," dedi.

Ama eskisi gibi değildi. Bir şeyler kopmuş, bir şeyler değişmişti. O evine döndü. Ben de otelin yolunu tuttum.