22 Aralık 2012 Cumartesi

ÇIĞLIK

Bir itirafta bulunabilir miyim? Bazen içimden çığlık atmak geliyor. Bu sabah mesela… Bakıma götürmek için arabamı almaya geleceklerdi. Bir gün önce, aradıklarında, köy camiinin önüne geldikten sonra telefon etmelerini, eve nasıl geleceklerini tarif edeceğimi söylemiştim. Sabah ona doğru telefonum çaldı.

 “Abi, arabayı almaya geldik,” dedi bir erkek sesi. “Köydeyiz.”

“Camiye geldiniz mi?”

“Camiyi bulamadık.”

“Arabadan dışarı çık. Etrafa bak. Minareyi göreceksin.”

Kapı açılma sesi duydum. “Gördüm,” dedi ses.

Birkaç dakika sonra gene telefonum çaldı. Açınca ekranda “Piliniz bitmek üzere. Şarja koyunuz,” ibaresi belirdi.

Yolu tarif etmeye başladım. Bitince “Anladın mı?” diye sordum.

“Anladım.”

“Emin misin?”

“Eminim.”

“Peki, o zaman sokağa çıkıyorum. İki- üç dakika sonra beni göreceksin.”

Anlamadığına emindim. Size de olmuştur. Karşınızdaki “anladım”der ama, sesinde, ne dendiğini anlamayan, ama anladım diyen insanların kendinden emin olmayan tonunu hissedersiniz.

Çay içiyordum. Elimde çay fincanı kapının önüne çıktım. İki üç dakika geçti ama araba görünmedi. Kaybolmuştu. Telefonunu çaldırdım.

“Yirmi Üç Nisan Sokak yazıyor,” dedi.

İlk defa bu an çığlık atmak geçti içimden.

“Yirmi Üç Nisan Sokak nerede bilmiyorum,” dedim, sakin sakin. “Camiye dön, beni ara yeniden tarif edeyim.”

Bir süre sonra telefonum çaldı. Yolu yeniden tarif ettim. Yeniden sokağa çıktım. Araba gene görünmedi.

Tekrar aradım.

“Geri camiye dön, gelip seni oradan alacağım,” dedim.

Telefonu şarja taktım. Çay fincanını mutfak tezgahının üzerine koydum. Ellerimi havaya kaldırıp bir çığlık atmak istedim. Ama atmadım. Arabaya binip camiye gittim. Servisin arabası çıka geldi. Elimle “Beni izle” işareti yaptım. Eve geldik, arabayı alıp gittiler.

Her zaman böyle olmuyor. Bazen spesifik bir neden olmadan birden bire içimde çığlık atma hissi geliyor. DVD seyrediyorum, örneğin. DVD’yi durduruyorum. Mutfaktan bir elma almak veya bardağıma su doldurmak veya portakal soymak üzere ayağa kalkıyorum. DVD susunca sessizlik oluyor. Ne içeride ne dışarıda bir ses yok. O an, ne bir araba geçiyor ne de bir uçak. Terliklerimi ayağıma geçirmeden, yalın ayak, halılara basarak mutfağa doğru yürüyorum. Ayaklarım ses vermiyor. Sanki yokum.

Sandığın üstündeki bütün resimleri kaldırıp sandığın içine koyduğum için oradaki kalabalık kayboldu. Kimse bana bakmıyor, ben de kimseyi görmüyorum. İçimden “İşte bu kadar yıl sonra kendini getirdiğin yer burası diyorum,” ve o an bir çığlık atmak istiyorum. Artık DVD izleyen biri değil başkasıyım. Çığlık atmak isteyen biri. İsyan halinde. Kızgın. Bu değişiklik birkaç adımda meydana geldi. Ova iken yanardağ oldum, aniden. Hayır. Bu doğru değil. Az önce DVD izlerken de yanardağ idim ama kendimi ova sanıyordum. Belki sürekli ova pozu yapan bir yanardağım.

Öyle bir çığlık atmak istiyorum ki atılmış ve atılmamış bütün çığlıkların toplamı olsun, kalabalıkları yarıp geçen aceleci bir insan gibi, galaksilerin arasından geçip ta ilk başa, big bang’ın olduğu anın bir salise öncesine gitsin ve oradaki patlamaya kendini eklesin ve geri bu odaya dönsün.

Geri televizyonun önüne dönüyorum, ekranda donmuş resmin önüne oturuyorum. “Hayatın bir anlamı yok. Her şeyi tükettin, bitirdin, geriye hiçbir şey kalmadı,” diyorum.

Sonra sabah oluyor.

Önce bulutlu da olsa hava açıyor ve güneş çıkıyor ve sihirli bir değnek gibi, ben dahil, her şeye dokunuyor.

Kuşlar, çiçekler, ağaçlar, bulutlar, deniz ... Her şey olduğu gibi. Olduğundan başka bir şey olmak istemiyor. Varlığı ile yetiniyor. Anlama ihtiyaçları yok. Çığlıkları yok.

Keyfim yerine geliyor. “Hayatın anlamı var ama sen anlamıyorsun,” diyorum. “Ya da, anlıyordun ama unuttun. Ya da, zaman gelecek anlayacaksın.”