29 Aralık 2012 Cumartesi

ZEN VE NAR SOYMA SANATI

Çocuklar yukarıda uyuyor, ben aşağıda, bahçede, onlara nar soyuyorum.

Nara bayılıyorlar. Çocukken alıştırdım.

Nar mevsiminde, onlar okulda iken narları soyar, taneleri iki ayrı tabağa koyar, her tabağın içine bir kaşık sokar, yan yana mutfak masasının üzerine dizerdim.

Gözüme birinde diğerinden biraz daha fazla olduğu görünürse biraz ağzıma atardım. Ama ne kadar eşitlersem eşitleyeyim onlara birinde diğerinden daha fazla nar varmış görünürdü.

“Hangisi benim?!”

“İstediğinizi alın.”

“İlk ben seçeyim mi?” diye sorardı Sara, abisine.

“Gelecek defa da ilk ben seçersem!”

“Mmmmmm. Baba. Harika. Teşekkürler,” diyerek narı kaşıklamalarını seyretmeye bayılırdım.

Onları mutlu etmek hoşuma giderdi. Çocuklukları benimkinden farklı, mutluluk ve bolluk içinde geçsin isterdim.

Sonra büyüdüler, yatılı okullara gittiler, boşandım, nar çağı kapandı.

Tatillerinin büyük bir bölümünü anneleri ile geçirdikleri için onları artık çok az görüyorum.

Gelecek Mayısta 20 yaşına basacak olan Selim hem üniversiteye devam ediyor hem çalışıyor. Sara Mayısta 18 olacak. O da konservatuar giriş sınavlarına çalışıyor.

Bu defa ikisi birlikte yanıma geldi. Onlar için alışveriş yaparken nar almaya ve eskiden olduğu gibi soymaya karar verdim.

Büyük bir narı tanelerine ayırmak yarım saat kadar sürer. Ama iki kişiyi mutlu etmek için yarım saatlik zaman yatırımı fazla değil.

Nar soymayı seviyorum da. Narı kesmek, önce iki, sonra dört parçaya ayırmak, sonra her taneyi, hiçbirini zedelemeden narın sarı etinden koparmak hoşuma gidiyor. Narın dışı kırmızı, içi sarı kabuğu, beyaz-pembe-kırmızı taneleri parmak uçlarıma ve gözüme hoş görünüyor. Tanelerin koparken çıkardığı çıt çıt sesini de seviyorum.

Nar soymak biraz ustalık ve özen ister. Meyve önce üstünden ve altından, yani kutup bölgelerinden kesilir. Portakal gibi. Bunu yaparken fazla derin kesmemek, bıçağın taneleri de kesmesini önlemek gerekir. Bunu yapmak için de kabuğun ne kadar kalın olduğunu tahmin etmek gerekir ki, bu bir tecrübe işidir.

İkinci aşamada bıçağın ucuyla kutup bölgelerinin üstü açılır. Kabuk elle sökülmeye başlanır. Nar ortaya çıkar. Bıçakla, sağdan ve soldan, yukarıdan aşağı iki çizgi çekilir ve meyve elle ikiye ayrılır. Narlar ince, sarı zarlarla ayrılan odalardadır. Parmak uçları ile gömülü oldukları yerlerden sökülüp tabağa düşürülür. Lifler acıdır bu nedenle tanelerin arasına düşenleri ayırmak gerekir.

Toplanırken nar yere düşürülmüşse, yerle temas ettiği noktadaki taneler bozulmuş, rengini, kaybetmiştir. Onlar da kenara ayrılır.

Narın yarısını bir tabağa, diğerini diğer tabağa ayıklıyorum, buzdolabına kaldırıyorum. Kabukları bahçede bitkisel atıkları döktüğüm yere atıyorum.

Beyazdan kırmızıya doğru koyulaşan tanelerin bir tanesini bile ezmedim.

Yapış yapış olan parmaklarımın hoş şeylere dokunmuş, gözlerimde güzelliklere bakmış olmanın hazzı var.

Belki de bunlar çocuklar için soyduğum son narlar. Belki her şeyin olduğu gibi nar soymanın da sonu var.

Kahvaltıdan sonra nar tabakları çıkıyor. “Bir gün çocuklarınla buraya geldiğin zaman belki sen de onlara nar soyarsın,” diyor Sara Selim’e.

Bir gün çocuklarımla buraya geldiğimde ben de onlara nar soyacağım, demiyor. Acaba “Nar soymak baba işidir,” diye mi düşünüyor?

22 Aralık 2012 Cumartesi

ÇIĞLIK

Bir itirafta bulunabilir miyim? Bazen içimden çığlık atmak geliyor. Bu sabah mesela… Bakıma götürmek için arabamı almaya geleceklerdi. Bir gün önce, aradıklarında, köy camiinin önüne geldikten sonra telefon etmelerini, eve nasıl geleceklerini tarif edeceğimi söylemiştim. Sabah ona doğru telefonum çaldı.

 “Abi, arabayı almaya geldik,” dedi bir erkek sesi. “Köydeyiz.”

“Camiye geldiniz mi?”

“Camiyi bulamadık.”

“Arabadan dışarı çık. Etrafa bak. Minareyi göreceksin.”

Kapı açılma sesi duydum. “Gördüm,” dedi ses.

Birkaç dakika sonra gene telefonum çaldı. Açınca ekranda “Piliniz bitmek üzere. Şarja koyunuz,” ibaresi belirdi.

Yolu tarif etmeye başladım. Bitince “Anladın mı?” diye sordum.

“Anladım.”

“Emin misin?”

“Eminim.”

“Peki, o zaman sokağa çıkıyorum. İki- üç dakika sonra beni göreceksin.”

Anlamadığına emindim. Size de olmuştur. Karşınızdaki “anladım”der ama, sesinde, ne dendiğini anlamayan, ama anladım diyen insanların kendinden emin olmayan tonunu hissedersiniz.

Çay içiyordum. Elimde çay fincanı kapının önüne çıktım. İki üç dakika geçti ama araba görünmedi. Kaybolmuştu. Telefonunu çaldırdım.

“Yirmi Üç Nisan Sokak yazıyor,” dedi.

İlk defa bu an çığlık atmak geçti içimden.

“Yirmi Üç Nisan Sokak nerede bilmiyorum,” dedim, sakin sakin. “Camiye dön, beni ara yeniden tarif edeyim.”

Bir süre sonra telefonum çaldı. Yolu yeniden tarif ettim. Yeniden sokağa çıktım. Araba gene görünmedi.

Tekrar aradım.

“Geri camiye dön, gelip seni oradan alacağım,” dedim.

Telefonu şarja taktım. Çay fincanını mutfak tezgahının üzerine koydum. Ellerimi havaya kaldırıp bir çığlık atmak istedim. Ama atmadım. Arabaya binip camiye gittim. Servisin arabası çıka geldi. Elimle “Beni izle” işareti yaptım. Eve geldik, arabayı alıp gittiler.

Her zaman böyle olmuyor. Bazen spesifik bir neden olmadan birden bire içimde çığlık atma hissi geliyor. DVD seyrediyorum, örneğin. DVD’yi durduruyorum. Mutfaktan bir elma almak veya bardağıma su doldurmak veya portakal soymak üzere ayağa kalkıyorum. DVD susunca sessizlik oluyor. Ne içeride ne dışarıda bir ses yok. O an, ne bir araba geçiyor ne de bir uçak. Terliklerimi ayağıma geçirmeden, yalın ayak, halılara basarak mutfağa doğru yürüyorum. Ayaklarım ses vermiyor. Sanki yokum.

Sandığın üstündeki bütün resimleri kaldırıp sandığın içine koyduğum için oradaki kalabalık kayboldu. Kimse bana bakmıyor, ben de kimseyi görmüyorum. İçimden “İşte bu kadar yıl sonra kendini getirdiğin yer burası diyorum,” ve o an bir çığlık atmak istiyorum. Artık DVD izleyen biri değil başkasıyım. Çığlık atmak isteyen biri. İsyan halinde. Kızgın. Bu değişiklik birkaç adımda meydana geldi. Ova iken yanardağ oldum, aniden. Hayır. Bu doğru değil. Az önce DVD izlerken de yanardağ idim ama kendimi ova sanıyordum. Belki sürekli ova pozu yapan bir yanardağım.

Öyle bir çığlık atmak istiyorum ki atılmış ve atılmamış bütün çığlıkların toplamı olsun, kalabalıkları yarıp geçen aceleci bir insan gibi, galaksilerin arasından geçip ta ilk başa, big bang’ın olduğu anın bir salise öncesine gitsin ve oradaki patlamaya kendini eklesin ve geri bu odaya dönsün.

Geri televizyonun önüne dönüyorum, ekranda donmuş resmin önüne oturuyorum. “Hayatın bir anlamı yok. Her şeyi tükettin, bitirdin, geriye hiçbir şey kalmadı,” diyorum.

Sonra sabah oluyor.

Önce bulutlu da olsa hava açıyor ve güneş çıkıyor ve sihirli bir değnek gibi, ben dahil, her şeye dokunuyor.

Kuşlar, çiçekler, ağaçlar, bulutlar, deniz ... Her şey olduğu gibi. Olduğundan başka bir şey olmak istemiyor. Varlığı ile yetiniyor. Anlama ihtiyaçları yok. Çığlıkları yok.

Keyfim yerine geliyor. “Hayatın anlamı var ama sen anlamıyorsun,” diyorum. “Ya da, anlıyordun ama unuttun. Ya da, zaman gelecek anlayacaksın.”

15 Aralık 2012 Cumartesi

GECENİN BİR SAATİNDE

Gecenin bir saatinde uyanıyorum ve uyuyamıyorum.

Yağmur yağıyor.

Uzakta, dağın arkasında, belki Mesarya ovasında, belki daha uzakta, gök gürlüyor. Işığı yakıp saate bakıyorum. Beş on beş. Işığı kapatıp bir süre daha uyumaya çalışıyorum. Nafile.

Uğraşmaktan vazgeçip aşağıya iniyorum, mutfak masasının üzerinden Bob Dylan'ın yeni biyografisini alıp yukarı çıkıyorum ve yorganın altında sevgili gibi bekleyen sıcaklığa dönüyorum.

Kışın, yatağa geri dönüldüğünde orada bırakılan sıcaklığı bulmakta nefis bir şey var.

Okumaya başlıyorum. Dylan Manchester'de, konserin ikinci bölümünde, gitarı, ağız armonikasını ve halk şarkılarını bırakıp elektrik popa geçiyor ve yuhalanıyor ama inadına söylemeye devam ediyor.

Yağmur yağıyor. Damlalarının dama, ağaçlara çarpışını, suyun yol kenarından dere gibi şırıltılarla akışını duyuyorum. Azalmadan ve çoğalmadan yağıyor bir süre; sonra, karı koca kavgası gibi, şiddetleniyor, bir süre öyle gidiyor sonra eski, sakin haline dönüyor.

Kitabı elimden bırakıyorum. Aklım ona gidiyor. Yanımdalığını özlüyorum. Keşke yanımda yatıyor olsaydı, başımı çevirdiğimde onu uyurken görüyor olsaydım.

Kitap uykumu getirir diye düşünmüştüm ama olmadı. Gene aşağı iniyorum ve bu defa yatağa bir fincan çayla dönüyorum. Gene kitabı elime alıyorum.

Yağmurun damla damla yağması ilginç değil mi? Yağdığı her yere eşit miktarda düşüyor. Çaydanlıktan fincana dökülen çay gibi aynı yere dökülmüyor. Doğada, her şeyde olduğu gibi, bunda da derin ama fark edilmeyen, ya da fark edilip unutulmuş, sakin bir akıl var.

Yağmur yağıyor ve sıcak yorganın altında sesini dinleyerek yatmak bana keyif veriyor. Damın akıtmayacağını, korumalı bir yerde olduğumu, sıcak olduğumu ve olmaya devam edeceğimi bilmenin bu zevke katkısı var. Ev dediğin bir anlamda bir yağmurluk ve paltodur.

Saat altı ve gün ağardı. İlk karga sesi.

Gece yağan yağmurla gündüz yağan yağmur arasında fark var. Gece yağan yağmur bütün uyuyanların ve uyanıp da uyuyamayanların üstünde bir kubbe meydana getirir. Gündüz yağan yağmur parça parça, herkesin yağmuru ayrı.

Onunla yattığımızda başlarımız duvara eşit mesafededir. Uyku konumu aldığımız zaman o aşağı kayar. Uyuyabilmesi için ayaklarının yataktan dışarı sarkması lazım. Aşağı kayınca, yatakta, onun yattığı bölümün üst kısmı sanki boşmuş gibi durur. Yatakta tek başıma yatıyormuşum gibi kolumu oraya atabilirim. Bunu hatırlayınca onu daha çok özlüyorum.

Gonca'nın horozu ötüyor. Geç kaldın, ahbap. Sabah çoktan oldu.

Ne insan, ne araç sesi var.

Pencerelerden bakınca sadece yeşillik görüyorum.

Yağmur yavaşlıyor ve diniyor.

Sessizlik. İlk av tüfeğinin sesi. Sessizlik.

Bir tek kuş kalmayıncaya kadar katliam devam edecek.

Işığı söndürüyorum, kulak tıkaçlarımı ve maskemi takıyorum. Dokuz buçuğa kadar uyuyorum. Uyandığımda bulutları dağılmış, güneşi açık buluyorum. Kalkıp pencereyi açıyorum. Dutun altındaki masada unuttuğum çay fincanı yağmur suyu doldu. Bahçeye üç-dört santim yağmur yağmış, demek.

Pencerenin açıldığını duyan Limon başını kaldırıp miyavlıyor. "Bu saate kadar uyunur muu? Açlıktan ölüyorumm? Zaten ıslandımm. Haydi, in aşağıı."

Dolaptan en sevdiği mamayı çıkarıp yağmur suyunu boşalttıktan sonra kabına koyuyorum. Bir çay daha yapıp yukarı yatağa dönüyorum ve bunları yazıyorum.

8 Aralık 2012 Cumartesi

DARÜŞŞAFAKA DURAĞI

İstanbul
 
Darüşşafaka durağında buluşacaktık. Beni alacak, Belgrad Ormanı'nda yürüyüşe, sonra deniz kenarındaki bir lokantaya götürecekti.

Metroyu ilk defa kullanıyordum. Zamanı iyi ayarlayamadım. Buluşma saatinden yarım saat önce geldim. Gök gri idi ve ara sıra ince bir yağmur çiseliyordu.

İstasyonun üstündeki küçük parkın çevresinde dolaşmaya başladım.

Genç, iri yarı bir adam hızla yanıma yaklaştı. Yüzünde kocaman, sadece aklı tam başında olmayanların sahip olabileceği genişlikte bir tebessüm vardı. Elimi sıkmak üzere elini uzattı. Tereddüt etim. Onu tanımıyordum. Ama yüzündeki gülümseme o kadar büyüktü ki dudaklarından yüzüne dağılıyor, başından fışkırıyor, üstüne dökülüyordu. Bir tebessüm fıskiyesi idi. Böyle gülümseyen biri tehlikeli olamazdı.

Elimi, uzattım.

"New York'a gitmek istiyor musunuz?" diye sordu, neşeli bir sesle, elimi sıkıp bırakarak, adımlarını yavaşlatmadan.

"Hayır," dediğimde yanımdan geçmişti.

Yavaşlamadan beş metre kadar ilerideki bir adama yaklaştı ve elini sıkıp sorusunu tekrarladı. "New York'a gitmek istiyor musunuz?"

Adamın cevabını duymadım ama o da, "Hayır" demiş olmalıydı ki, hızla uzaklaşırken, bir an, yarım geri döndü ve ellerini havaya kaldırdı.

"Bugün hiç kimse New York'a gitmek istemiyor!" diye bağırdı. Yüzündeki tebessüm eksilmemişti. Kimsenin New York'a gitmek istemiyor olması keyfini kaçırmamıştı.

Boş kaldırımdan yürüyerek köşeyi döndü ve gözden kayboldu.

Metronun çıkışında müşteri bekleyen taksiciler arkasından gülüştüler.

"Bu zamanda en iyisi deli olmak," dedi biri.

Parkın çevresinde yürümeye devam ettim.

Çok zaman geçmeden bir korna sesi duydum. Başımı çevirdiğimde gülümseyerek arabadan iniyordu. Onu aylardır görmemiştim. Biraz kilo almıştı. Ama, benim için, hâlâ dünyanın en güzel kadını idi. Yüzünde bir tek gülümseyen çocuklarda bulunan bir ışık vardı. Dişleri yeni kabuğundan çıkmış taze badem gibi beyazdı.

Yanına oturdum. Konuşarak yola koyulduk. En son, galiba, Mart'ta birlikte olmuştuk. Anlatacak çok şey birikmişti.

Birkaç günden beri yağan yağmur ormanı yıkamış, renkleri canlandırmıştı. Yol kenarında, ağaçların altında, sonbahar çiğdemleri çıkmaya başlamıştı. Az sonra, koparılıp yolun kenarına atılmış çiğdemler gördük. Çiğdem yerde dik durur ama toplanınca, tıpkı gelincik gibi, hemen boynunu büker.

"Bunları koparmaya insan nasıl kıyar!" diye söylenerek örselenmiş çiçekleri yerden toplamaya başladı. Elinde küçük bir buket yaptı.

Uzun ağaçların uç dalları birbirine değiyor ormana açık yeşil, buhurdanı kendi olan bir tapınak görünümü veriyordu. Öldükten sonra, dünyayı özleyebileceksem eğer, insanlardan çok böyle yerleri özleyeceğim.

"Dün gece seni rüyamda gördüm," dedi. "Denizin dibinde balık gibi yüzüyordun. Ben de denizin altındaydım ve bir lagosla konuşuyordum. Lagos bana tam kırk yaşında olduğunu söyledi. Eşini bir köpek balığı yemiş. Ben de ona seni şikâyet ettim. 'Bu adam çok inatçı, dedim. Katır gibi'."

"Başka?"

"Lagosa, 'Eşini köpek balığı yediği için üzgünüm,' dedim. Bana, 'Hiç önemli değil,' diye cevap verdi. 'Deniz nasılsa balık dolu'."

"Başka?"

"Bir de iki yaşında istiridye vardı, denizin altını seyreden. Kırmızı. Logasla ben, ona çömez muamelesi yaptık."

Deniz kenarındaki büyük lokantada bizden ve kadınlı bir masadan başka kimse yoktu. 

Kurşuni ve ıslak günün içinde sıcak ve rahat, birer tek rakı içtik ve lüfer yedik.

Yaşlı bir çift olağanüstü yaşlı bir kadını koltuklarından tutup yürüterek deniz kenarında bir masaya oturttu. Kadın yürümüyor, sürükleniyordu. Derin bir mutsuzluk ve bezginlik ifadesi taşıyan yüzünde hiç renk yoktu.

Hayat enerjiyle başlıyor, takatsizlikle sona eriyor.

Rüzgâr esiyor, büyük dalgalar gürültüyle boş kumsala vuruyordu. Kayaların meydana getirdiği dar, bir teknelik bir koyda küçük bir tekne çalkalanıyordu. Rüzgarın tertiplediği kumlar boş, soyunma kulübeleri kilitli idi.

Yemekten sonra beni yine Darüşşafaka durağına bıraktı. Ondan ayrılmak istemiyordum.

"Sensiz yarım bir insanım," dedim.

"Ben de öyle," dedi.

Ama eskisi gibi değildi. Bir şeyler kopmuş, bir şeyler değişmişti. O evine döndü. Ben de otelin yolunu tuttum.

1 Aralık 2012 Cumartesi

İYİ, DAHA İYİ, ÇOK DAHA İYİ

Ozanköy

Saçlarımı kestirdikten sonra arabayı 'Ya Beleş'e sürdüm.

Çocukluğumda, sokak satıcıları, mallarının bedava denecek kadar ucuz olduğunu "Ya belleşşş!" diye bağırarak ilan ederlerdi. Yol kenarındaki bu üstü açık, salaş ama hayli müşterisi olan manav adını bu eski sokak çığırışından alıyordu.

Birkaç kilo mandalina alıp arabayı her zaman yüzdüğüm koya sürdüm.

Çevrede, kayaların üstünde duran mavi pantolonlu bir balıkçıdan başka kimse yoktu. Bir karga sürüsü 'grak grak' öterek koyun bir ucundan diğer ucuna uçtu.

Dağların üzerinde yağmur olmaya niyetlenen bulutlar birikiyordu ama güneşe kafa tutacak kıvama gelmemişlerdi. Güneş -yeryüzünün memesi - gözünü kırpmadan ışığını ve sıcağını yollamaya devam etti.


Dalgaların temizlediği kumların üzerinde kimse güneşlenmiyordu. Koy, sonbaharda ağaçların yapraklarını dökmelerinden daha büyük bir hızla, yüzücülerini dökmüştü.

Deniz, bakmaya doyulmaz, yeşil, mavi, şişedeki su berraklığında ve neredeyse kıpırtısızdı. İlk defa görüyordum bu rengi. "Tanrı denizi yaratırken aklındaki renk bu olmalıydı," diye düşündüm.

Mandalina yiyip bir süre bu dingin manzarayı seyrettim. Rahat olmam lazım ama içimden bir ses beni dürtüyordu. "Yeter artık, mandalina yemeyi bırak! Evde de yersin. Yüzeceksen yüz. Eve dön! Bilgisayara. Telefonlara. Televizyona. Gazetelere. İşin var!"

"İşin yok," dedim kendi kendime. "Kovuldun. Eskiden yapmak zorunda olduğun hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsin. İstersen burada oturup akşama kadar mandalina yiyebilirsin. Saatlerce yüzebilirsin. Sabaha kadar kumda uyuyabilirsin. Tamamen özgürsün!"

Kendimi ikna edemedim.

Yılların alışkanlıkları, yaşam rutini kurulu bir saat gibi. Saati kurabilirsiniz ama, kırmadan, boşaltamazsınız. Kendiliğinden yavaşlamasını ve durmasını beklemek lazım.

Bir gece önce.

Ekrandaki sakallı profesör, "Ben bu ülkeyi ve insanlarını seviyorum," diyor. Yüzüne, bebek vaftiz eden papaz gibi, hafif tebessümle ambalajlanmış, sevecen ve şefkatli bir ifade veriyor. Susuyor. İzleyicilere "Vay be, ne derrin, ne harrika adam, bu ülkeyi ve insanlarını seviyormuş, asslan!" şeklinde düşünmeleri için zaman veriyor.

Çok makyajlı, çok dişli spikerin omuzlarından tutup onu sarsmasını, "Sana ülkeyi ve insanlarını sevip sevmediğini kim sordu, lanet herif! Soruma cevap versene!" demesini istiyorum ama, hayır. Sakallı ile mutabık. Coşkulu bir biçimde başını sallıyor. O da bu ülkeyi ve insanlarını sevenleri seviyor.

Bir süre karşılıklı tebessüm ederek, konuşmadan, birbirlerine bakıyorlar. Elele tutuşup, 'Chariots of Fire' filminin fon müziği eşliğinde, batan güneşe doğru yürüseler şaşmayacağım. Sakallı yeniden konuşuyor.

"Ne cezaevinde ne de dışarıda kimsenin ölmesini istemiyorum."

Tanrım! Ben neden bunu izliyorum yahu? Ben kurtuldum. Ölünceye kadar haber dinlemek, gazete okumak zorunda değilim.

O zaman neden bu salaklığı dinliyorum?

Bir mandalina daha soyuyorum. Parmaklarım yapış yapış... Havada narenciye kokusu var. Yüzüp eve dönüyorum.

Öğleden sonra, yağmurun ardından bahçede oturup çay içiyorum. Temiz, ıslak ve kokulu bir yeşilliğin içindeyim. Çiçeklenmiş ağaçlardan gelen kokuyu içime çekiyorum ve şükürlerden kâğıt uçaklar yaparak gökyüzüne yolluyorum. Çevremde beyaz şükür uçakları dolaşıyor.

Çamın altına nergis soğanı dikerken burnuma gelen kokuyu çocukluğumdan hatırlıyorum. Toprak, çürümüş çam iğnesi ve mantar.

Başımın çevresinde asabi bir sivrisinek bulutu oluşuyor.

Kaybolduklarını sanmış, yatağın üzerinde nisandan beri duran cibinliği indirmiştim ama birkaç yağmurlu günden sonra hava ısınınca geri döndüler. Bunlar yazın alıştığım, orta yaşlı, oturaklı, aile sivrisineklerine benzemiyorlar. Mini etekli, I Pad'lı, hatır gönül dinlemeyen, azgın yeniyetmeler. Yumurtalarını bir an önce bırakmak için sabırsızlanıyorlar çünkü muhtemelen havanın gene soğuyacağını hissediyorlar. Elimle kovuyorum ama dönüyorlar. Soğanları alelacele gömüp eve dönüyorum.

Aklıma çocukluğumda öğrendiğim bir tekerleme geliyor. "Every day, in every day, I am getting better and better." Her gün, her bakımdan, iyi, daha iyi, çok daha iyi oluyorum.

Şömineyi yakıyorum, çay yapıyorum ve ayaklarımı ateşe uzatıp Amazon'dan yeni gelen Bob Dylan biyografisini açıyorum.