24 Ekim 2012 Çarşamba

Bilgisayarın ölümü ve canlanışı

Hayatta kendime öğrettiğim derslerden biri, kaybolan şeylere, can değilse, üzülmemektir.
Boşanmalar, yer değiştirmeler, ekonomik krizler, arkadaş kazıkları, savaş; maddi durumumun kâr hanesinde yazılı birçok şeyin zarar hanesine geçmesine neden oldu. Evler, kitaplar, bugün yanına bile yanaşmam mümkün olmayan tablolar, halılar, kristal bardaklar, antikalar; hata, yanlış seçim ve şanssızlık çığlarının altında kaybolup gitti.
Umurumda bile olmadı, açık söylemek gerekirse.
Belki, karakter olarak, maddiyata fazla önem vermememin bunda rolü var. Maldan mülkten vazgeçmek, kazancımı kendime değil sevdiklerime harcamak bana zor gelmiyor. Bu nedenle muhtemelen hayatım düşkünler evinde sona erecek, ama, ne demişler? Kişiliğin neyse kaderin odur.
Ölürken yanında götüremediğin hiçbir şey senin değildir. Ha önce kaybetmişsin, ha sonra.
Geçen hafta, daha bir yılını doldurmamış olan MacBook Pro’m çökünce, kendi kendime, “Hadi gözün aydın, bu defa da yazdıklarını kaybediyorsun,” dedim.
Hard disk bozulmuştu ve değiştirilecekti. Ama hafızadaki yazıların kurtarılıp kurtarılmayacağı kesin değildi.
Yazdığım birçok şey bilgisayar dışında başka bir bellekte duruyordu.
Başlamış olduğum ama muhtemelen hiçbir zaman bitiremeyeceğim kitap dahil, yazmakta olduğum birçok şey yedeksizdi. Bilgisayarın yeni olduğu için çökmeyeceğine olan güvenim biraz fazlaydı galiba. Yazdıklarım geri kazanılamazlarsa bir daha yazılabilir miydi? Sanmıyorum.
Sonunda Apple servisi mükemmel bir iş yaptı. Hard disk’i bedava değiştirdi ve belleğindeki bilgileri kurtardı.


Geçen gün, sonbaharda sarı çiçek açan ağacın altında otururken, beş on metre solumda, incirin altından gelen bir çırpınma, boğuşma sesi duydum. Kalkıp sese doğru yürüyünce çöreklenmiş bir yılan gördüm. Bir tarla faresi yutuyordu. Fare sağa sola dönerek kurtulmaya çalışıyordu ama bu imkânsızdı. Sadece ön ayakları ve başı dışarıda kalmıştı. Yılan yavaş yutkunmalarla yutmaya devam ediyordu. Başını çevirip yılana bakıp duruyordu farecik.
Kedi Limon, yılanın önünde oturmuş, benim gibi, besin zincirinin bu gaddar işleyişini izliyordu. Yılan fareyi öldürürken, o da yılanı öldürmeye çalışıyordu. Duyduğum ses kedinin tırnaklarına hedef olmamaya çalışan yılanın kuru yapraklarda çıkardığı sesti.
Limon, karnında kocaman bir fare bulunduğu için hızlı hareket edemeyen yılanı eninde sonunda öldürecekti.
Bağırarak onu oradan kaçırdım ve yerime döndüm. Farenin, bataklığa düşen insan gibi yılanın ağzında yavaş yavaş kayboluşunu izlemek istemiyordum.
Demek istediğim bu işte. Kayıp dediğin farenin uğradığı. Bununla karşılaştırınca, sahip olduğun şeyler... İçinde birkaç gece geçirdiğin bir otel odası gibi. Ama, belki, bunu anlamak için kuyruğu biraz hayat denilen yılana kaptırmak gerek.