31 Ekim 2012 Çarşamba

Akıllılar kuşku içinde, aptallar emin olursa

Dünya kifayetsiz muhterislerle doludur ve bunlar her yerde hak etmedikleri konumlardadırlar.
Meclis’te, bakanlar kurulunda, bürokraside, askerde, büyük şirketlerde, küçük şirketlerde, üniversitelerde, okul sıralarında... Hayatın her yolunda karşınıza çıkarlar.
Her yer “Buraya nasıl gelmiş,” diye şaştığınız, insanlarla doludur.
Neden akıllı ve bilgili kişiler alt kademelerde boğuşurken akılsız ve cahiller hızla basamakları tırmanır?


Geçen gün bir okuyucumdan aldığım iletiden sonra bu muamma çözüldü.
İleti Dunning-Kruger etkisinden bahsediyordu... Eminim duymuşsunuzdur.
Özetle şu: “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.”
Okuyucumdan aldığım, onun da bir arkadaşından aldığı ileti, Dunning-Kruger etkisini şöyle anlatıyordu:
“İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine, her şeyin hakkı olduğunu düşünür! Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. ‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür. Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler...

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar...”
Özetle, aptallar aptal olduklarının farkına varmayacak kadar aptal, cahiller cahil olduklarının farkına varmayacak kadar cahil oldukları için kendilerini akıllı ve bilgili sanırlar. Bu onları cesaret ve kendine güvenle doldurur.
Bilgili olanlar ise yeteneklerinin farkında olmazlar, başkalarının da kendileri kadar bildiğini sanırlar.


Cornell Üniversitesi’nde çalışan Justin Kruger ve David Dunning, bulgularını 1999’da açıkladı. Ama kifayetsiz muhterislerin avantajları onlardan çok önceden fark edilmişti.
Charles Darwin, 1871’de, “Cehaletin insanın kendine olan güvene yaptığı katkı, çoğu zaman, bilginin yaptığı katkından büyüktür,” diye yazdı.
İngiliz matematikçi ve feylesof Bertrand Russel ise 1930’da yazdığı Aptallığın Zaferi adlı denemesinde “Sorunun temel nedeni, modern dünyada, akıllılar hep kuşu içinde iken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır,” tespitinde bulundu.
“Gerçek tevazu yeteneklerinin farkında olmamak değil bu yetenekleri doğru biçimde ölçmektir.”
Rahmetli İsmet İnönü’nün namuslular ve namussuzlar için söyledikleri değiştirilip şöyle de denebilir:
“Bir memlekette akıl ve bilgi erbabı, akılsızlar ve bilgisizler kadar cesur olmadıkça, o memleket için kurtuluş yoktur.”

26 Ekim 2012 Cuma

Bilgi arttıkça acı da artar

Bazen, söylenmeye değer her şeyin çok eskiden söylendiğini düşünüyorum. Eski Ahit “Her şeyin mevsimi, göklerin altındaki her olayın zamanı vardır,” yazıyor. *
O zaman da öyleydi, bugün de, yarın da ve her zaman böyle olacak.
İhtiras zamanı var, ihtirastan arınma zamanı var.
Kazanma zamanı var, kaybetme zamanı var.
Biriktirme zamanı var, dağıtma zamanı var.
Alma zamanı var, verme zamanı var.
Ağırlaşma zamanı var, hafifleme zamanı var.
İlerleme zamanı var, durma zamanı var.
Baş kaldırma zamanı var, kabul etme zamanı var.
Gürültü zamanı var, sessizlik zamanı var.
Kalabalık zamanı var, tenhalık zamanı var.
Birliktelik zamanı var, yalnızlık zamanı var.
Büyük işlerin zamanı var, küçük işlerin zamanı var.
Kitap satın alma zamanı var, kitap dağıtma zamanı var.
Ütülü pantolon zamanı var, paçaları çamurlu pantolon zamanı var.
Boyalı ayakkabı zamanı var, boyasız ayakkabı zamanı var.
Yağmurdan kaçma zamanı var, yağmur bekleme zamanı var.
İnsanlar hiç değişmedi ve hiç değişmeyecek. Sıradan olanlar yeteneklilerin omzuna basıp yükselecek. Haris olanlar iyi niyetli olanların önüne geçecek. Kötüler cezalandırılmayacak, iyiler ödüllendirilmeyecek. Dünya yumuşak başlılara miras kalmayacak. Eşkıya dünyaya hükümdar olacak.
Eski zamanların görmüş geçirmiş kişileri biliyordu: “Önce ne olduysa, yine olacak,” dediler. “Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak. Güneşin altında yeni bir şey yok.”
Bütün uğraşmalar boşunadır: “Kendimi bilgi ve bilgeliği, deliliği ve akılsızlığı anlamaya adadım,” dediler. “Gördüm ki, bu da yalnızca rüzgârı kovalamaya kalkışmakmış. Çünkü çok bilgelik çok keder doğurur, bilgi arttıkça acı da artar.
Lefkoşa’da, surlar içindeki Şandris lokantasının duvarında, “Sadece akılsızların saati hiç durmadan çalışır,” yazar.
Saatin peşinde koşma zamanı var, saati yavaşlatma zamanı var, saati durdurma zamanı var.

* http://www.bibleserver.com/text/TR /Vaiz1

24 Ekim 2012 Çarşamba

Bilgisayarın ölümü ve canlanışı

Hayatta kendime öğrettiğim derslerden biri, kaybolan şeylere, can değilse, üzülmemektir.
Boşanmalar, yer değiştirmeler, ekonomik krizler, arkadaş kazıkları, savaş; maddi durumumun kâr hanesinde yazılı birçok şeyin zarar hanesine geçmesine neden oldu. Evler, kitaplar, bugün yanına bile yanaşmam mümkün olmayan tablolar, halılar, kristal bardaklar, antikalar; hata, yanlış seçim ve şanssızlık çığlarının altında kaybolup gitti.
Umurumda bile olmadı, açık söylemek gerekirse.
Belki, karakter olarak, maddiyata fazla önem vermememin bunda rolü var. Maldan mülkten vazgeçmek, kazancımı kendime değil sevdiklerime harcamak bana zor gelmiyor. Bu nedenle muhtemelen hayatım düşkünler evinde sona erecek, ama, ne demişler? Kişiliğin neyse kaderin odur.
Ölürken yanında götüremediğin hiçbir şey senin değildir. Ha önce kaybetmişsin, ha sonra.
Geçen hafta, daha bir yılını doldurmamış olan MacBook Pro’m çökünce, kendi kendime, “Hadi gözün aydın, bu defa da yazdıklarını kaybediyorsun,” dedim.
Hard disk bozulmuştu ve değiştirilecekti. Ama hafızadaki yazıların kurtarılıp kurtarılmayacağı kesin değildi.
Yazdığım birçok şey bilgisayar dışında başka bir bellekte duruyordu.
Başlamış olduğum ama muhtemelen hiçbir zaman bitiremeyeceğim kitap dahil, yazmakta olduğum birçok şey yedeksizdi. Bilgisayarın yeni olduğu için çökmeyeceğine olan güvenim biraz fazlaydı galiba. Yazdıklarım geri kazanılamazlarsa bir daha yazılabilir miydi? Sanmıyorum.
Sonunda Apple servisi mükemmel bir iş yaptı. Hard disk’i bedava değiştirdi ve belleğindeki bilgileri kurtardı.


Geçen gün, sonbaharda sarı çiçek açan ağacın altında otururken, beş on metre solumda, incirin altından gelen bir çırpınma, boğuşma sesi duydum. Kalkıp sese doğru yürüyünce çöreklenmiş bir yılan gördüm. Bir tarla faresi yutuyordu. Fare sağa sola dönerek kurtulmaya çalışıyordu ama bu imkânsızdı. Sadece ön ayakları ve başı dışarıda kalmıştı. Yılan yavaş yutkunmalarla yutmaya devam ediyordu. Başını çevirip yılana bakıp duruyordu farecik.
Kedi Limon, yılanın önünde oturmuş, benim gibi, besin zincirinin bu gaddar işleyişini izliyordu. Yılan fareyi öldürürken, o da yılanı öldürmeye çalışıyordu. Duyduğum ses kedinin tırnaklarına hedef olmamaya çalışan yılanın kuru yapraklarda çıkardığı sesti.
Limon, karnında kocaman bir fare bulunduğu için hızlı hareket edemeyen yılanı eninde sonunda öldürecekti.
Bağırarak onu oradan kaçırdım ve yerime döndüm. Farenin, bataklığa düşen insan gibi yılanın ağzında yavaş yavaş kayboluşunu izlemek istemiyordum.
Demek istediğim bu işte. Kayıp dediğin farenin uğradığı. Bununla karşılaştırınca, sahip olduğun şeyler... İçinde birkaç gece geçirdiğin bir otel odası gibi. Ama, belki, bunu anlamak için kuyruğu biraz hayat denilen yılana kaptırmak gerek.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Türkiye sıra değil kitledir

Türk Hava Yolları’nın havaalanındaki bilet gişesinin önünde bir kişi vardı. Arkasında kuyruğa girdim.
Az sonra aralarında konuşan iki erkek, telaşla geldi. Ceketli kravatlı olanın elinde bir e-bilet vardı. Diğeri, asık suratlı ve hödük tavırlı olanı, onun refakatçisi olmalıydı. Kravatlı olanı solumda ve biraz arkamda durdu. Hödük, gişede işini görmekte olan kişinin sağında, benim önümde mevzilendi.
Bu şekilde bir kütle meydana getirdik.
Eğer bir veya birkaç kişi daha gelirse, kimin kimin arkasında olduğunu bilemeyecekleri için kendilerini rastgele kütleye ekleyecekler. Sıraya girme kültürü veya eğilimine sahip olsalar bile, sıraya giremeyecekler çünkü kimin arkasında duracaklarını bilemeyecekler. Çünkü sıra yok. Kütle var.
Onlardan sonra gelenler de sıraya giremeyecekleri için kütle büyüyecek. Kütle ile birlikte kargaşa da büyüyecek.
Bu olgu bir hipotez oluşturuyor: Genel bir kural olarak, bir mal veya hizmetin sıra ile satıldığı mekanlarda Türkler sıra meydana getirmez, kütle meydana getirir.
“Sıra kültürü olmaması”, terbiyesizlik, saygısızlık veya hödüklüğün bu olguda baş rol oynamadığını sanıyorum. Her ne kadar bunlar kişi bazında etkili olsa da.
Bence esas neden güvensizliktir.
Kişi, sıraya girerse, verilen mal ve hizmetin sıraya göre verileceğine, adil bir şekilde dağıtılacağına güvenmediği için sıraya girmek istemez. Ya gişedeki kayırmacılık yapacaktır, diye düşür. Ya birileri sırayı bozacaktır.
En iyisi, mümkün olduğu kadar gişeye yakın bir yerde durmak, hem gişedekini hem de sıradakileri denetlemektir.
Gişeye yakın olmanın ek bir avantajı da var. Memurla göz teması kurup “İşimiz çok acil, bi zahmet...” falan denebilir. Bu şekilde bir başkasının yapacağı veya yapmayı düşündüğü kesin olan şeyi yapmak için stratejik avantaj elde edilir.
Bir de, kütle yaparsan sıranın kimde olduğu kesin olmaz. Bir numara ile daha önce gelenlerin önüne geçilebilir.
Türkiye, yeryüzünde, insanların birbirine en az güvendiği üç ülkeden biridir. Türkiye’de insanların yaklaşık onda biri genelde insanlara güvenebileceğini söylerken, İskandinav ülkelerinde bu oran yüzde 80’ler civarındadır.
Bu bilgi de ikinci bir hipotezin oluşmasına yol açıyor:
Sıra düzen demektir. Kitle kargaşa demektir. Türkiye’de insanlar birbirine güvenmedikleri, haklarına saygı duyulacağına inanmadıkları için sıraya girmek istemez. Sıraya girmemek, yani düzen yerine kargaşayı seçmek, yaygın bir eğilimdir. Birçok alanda, değişik şekillerde tezahür eder.
Bu nedenle, Türkiye bir sıra değil bir kitledir.
Bu nedenle trafiği, mahkemeleri, eğitimi, değişik mezhep ve ırklara mensup kişilerin arasındaki ilişkileri düşünün, Türkiye’ye düzen değil kargaşa hakimdir.
Bilmiyorum bana katılıyor musunuz?
NOT: Ölü Mcbook ve ebediyen kaybetmek. Bu konudaki yazımı çarşamba günü okuyabilirsiniz.

19 Ekim 2012 Cuma

Bilgisayarın (hıçkırma!) ölümü

Apple dizüstü bilgisayarım pazar günü yavaşlamaya başladı.
Pazartesi yavaşlamaya devam etti.
Salı günü “Sana doyum olmaz,” deyip öbür dünyaya göç etti. Kucağımda öldü derler ya. Aynen öyle oldu.
Ölüm şu şekilde meydana geldi. Ekran siyah oldu. Üzerinde beyaz hurufatla, Einstein’ın E=mc2 formülünün açılımını andıran kelimeler ve sayılar belirdi. Feci bir şeylerin olmakta olduğunu veya olmuş olduğunu anlamak için Steve Jobs olmaya gerek yoktu. Ekranın sağ üst başından başlayıp düşen bir uçak gibi aşağıya akan kelime ve rakamlardan ilkinin “panic” (panik) olması ne olup bittiğini gayet güzel anlatıyordu.
Ekranın ortasında da bir kutu belirdi. Kutuda, beş-altı dilde, güç düğmesine basıp bilgisayarı kapat, aynı düğmeye basıp aç komutu bulunuyordu. Bilgisayarı, herhangi bir sonuç almadan, epey açıp kapadım. Sonra, kadere boyun eğdim. Felek, en sevgili sevgiliden bile fazla kucağımda vakit geçiren 13 inçlik McBook’umdan beni ayırmıştı. Beraberliğimizin daha ilk yılı bile (hıçkırma!) dolmadan.
Bir virüse mi kurban gitmişti? Bir saldırıya mı? Bir imalat hatasına mı?
Ertesi gün, yani çarşamba, cesedi çantaya koyup otopsi için Apple hastası bir arkadaşımın önerdiği Apple dükkanına gittim. Çantayı açıp maktulü masanın üzerine uzattım. Güç düğmesine dokundum. Siyah sayfa yeniden açıldı.
“Tamam,” dedi bilgisayarcı böyle sayfaları çok görmüş bir insan edasıyla. “Hard disk’te bir sorun var. Bırakın, açıp baktıktan sonra size haber vereceğim.”
Uzun etmeyeyim. Hard disk, benim de tahmin ettiğim gibi, vefat etmiş. Yenisi ile değiştirilecekmiş. Bu arada hafızasındaki yazıları kurtarmaya çalışacaklarmış. Kurtarıp kurtarmayacaklarını yarın (cuma) öğreneceğim.
Ümitli miyim? Hayır? Neden? Çünkü ümitli olmamak kişiliğimin temel taşlarından biridir. Hatta temel taşı. Çekin o taşı, beni ümitli yapın, kişiliğim benim MacBook Pro gibi kucağınızda can verir. İyimser bir Metin Münir. Brrrr. Düşünemiyorum.
İyi de bütün bunları size neden anlatıyorum?
Aynı anda dört-beş, bazen altı-yedi köşe yazısı yazarım. Çünkü yazı günüm geldiğinde, Veresiye Veren Adam gibi, “Tanrım bugün ne yazayım,” diye başımı kaşımak istemem. Yazılar değişik bitmişlik düzeyindedir. Yazı günü gelince bunlardan birini seçer, sonsuz defa gözden geçirir, 'Send' düğmesine basarım.
Bilgisayarımın, daha dün annemizin kollarında yaşarken bugün mort olacağı aklıma gelmediği için bu yazıları yedeklemek de aklıma gelmedi, ne yazık ki.
Dünyada bir insanın yapabileceği çook sıkıcı şey var. Bu sıkıcı şeyler arasında en sıkıcı olanı yazıp bitirdiğin bir yazıyı yeniden yazmaktır. Bugün yayımlanmak için yazdığım yazı mevta olmuş hard diskin karanlıklarında kayıp bir ruh gibi dolaşırken onun yerine bu yazıyı yazdım.
Yarın ne olur? Açık konuşmak gerekirse, hiçbir fikrim yok. Ya hard diskteki hafıza kurtarılır ve depoladığım yazılarıma geri dönerim. Ya da... Bilemiyorum artık. Yarın hep birlikte öğreneceğiz.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Ve ölümün hükmü geçmeyecek

Geçenlerde yazmaya hazırlandığım bir yazı için araştırma yaparken Dylan Thomas’ın uzun zamandan beri okumadığım bir şiiri çıktı karşıma.
İçki bağımlılığı yüzünden otuz dokuz yaşında (1914 – 1953) ölen Galli şairin en ünlü iki şiirinden biri idi karşılaştığım.
"Do not go gentle into that good night - O güzel geceye tatlı tatlı teslim etme kendini.” Ya da ona benzer bir şey.
Şiiri, yaşlı, ölümün eşiğinde olan babası için yazmıştı. Ölüme direnmesini, isyan etmesini, karşı durmasını istiyordu. O güzel geceye efendi efendi teslim olmamalıydı.
Şiiri yazdıktan iki sene sonra kendi teslim olacağını nereden bilebilirdi.
Uzun zamandan beri okumadığım şiiri susuz kalmış gibi okudum. Sonra bundan da daha çok sevdiğim, belki de Dylan’ın en ünlü şiiri olan And Death Shall Have no Dominion’unu okudum. Ve Ölümün Hükmü Geçmeyecek.

 ... Dirseklerinde ve ayaklarında yıldızlar olacak;
Delirmiş olsalar bile akıllanacaklar, 
Denizin dibine batmış olsalar bile çıkacaklar, 
Aşıklar kaybolsa bile aşk kaybolmayacak; 
Ve ölümün hükmü geçmeyecek.
 
Dylan’ın şiirlerini anlamak, analiz etmek İngilizler için bile zordur. Bilinmeyen veya sadece edebiyat akademisyenlerin çözdüğü veya tahmin edebileceği atıflar içerirler. Ve tam olarak anlaşılması belki de olanaksız deyimler, cümleler.
Sorulabilse, üzerinden yıllar geçtikten sonra, belki o bile ne demek istediğini tam hatırlamayacaktır. “Ne demek istemişim,” diye kendine soracaktır.
Bunlar şiirlerin güzelliğinden bir şey götürmez, ama. Bir şeyi tam anlamıyla sevmek, tam anlamıyla anlamaya bağlı olsaydı hiçbir kadına (veya erkeğe) aşık olunamazdı.
Zaten, dünyada tam anlamıyla anlaşılabilen ne var?
Şiiri anlamaya çalışırken yaptığım araştırma sırasında ilginç bir site keşfettim. Sitede, Thomas'ın şiirinin İngilizce orijinali, ve Talat Halman, Bülent Ecevit, Ülkü Tamer, Şehnaz Tahir, Vehbi Taşar, Recep Nas, Öykü Didem Aydın tarafından yapılan çevirileri vardı.* Okuyunca, bütün çevrilerin eksikler, yanlışlar, orijinalinde olmayan anlam yükleriyle dolu olduğunu gördüm.
Nasıl olmasın? Batı kültüründe doğmamış, dini Hıristiyan olmayan, İncili iyi bilmeyen kim, bu şiirde, başlık dahil bir çok şeyin o kutsal kitaptan alındığını bilebilirdi? Eskiden beri şiirin çevrilemez olduğunu düşünürüm. İlle de çevrilecekse, en pratik yöntem kafiyeleri falan unutup düz çeviri yapmaktır. Ve bu işi yabancı dili mükemmel olanlara bırakmak.
Demek istediğim, yazılışından nerdeyse 80 yıl sonra bu şaheser hala çevirmenini arıyor.
Çok isterdim ama bu, herhalde, ben olmayacağım.
Ve ben, zamanı geldiğinde, o güzel geceye tantana koparmadan teslim etmek niyetindeyim kendimi. Tatlı tatlı veya başka türlü.
*http://yorumokuyorum.blogcu.com/dylan-thomas-and-death-shall-have-no-dominion-ey-olum/6999964

6 Ekim 2012 Cumartesi

Hafif olması gereken yüreğim ağır

OZANKÖY
Anayoldan, artık pek kullanılmayan eski sahil yoluna sapmamış olsaydık küçük beyaz balıkçılları göremeyecektik.
Küçük bir koyda, karaya yakın, koyu, cilalı kayaların üzerinde oturuyorlardı. Dokuz on tane vardılar. Hemen arabayı durdurdum ve motoru söndürdüm. Tedirgin, kalkar gibi olan kuşlar yerlerine döndü. Yüzlerini ufka çevirdiler ve insanların becermesi artık mümkün olmayan bir sabırla, kıpırdamadan durdular. Benim göremediğim şeyler görüyorlar, benim düşünmediğim şeyler düşünüyorlardı. Ama ne?
Bugün birbirimizi anlamıyoruz ama, belki, öldükten sonra, ruhlarımız aynı dili konuşacak ve onlarla sohbet edip kainatın bu sulak bahçesinde küçük beyaz bir balıkçıl olmanın nasıl bir şey olduğunu öğrenebileceğim.
İnce bacaklı, kar beyazı bu mucize yaratıkları seyretmek harika bir şeydi. Nasıl bu kadar güzel olunabiliyordu? Ve neden?
“Çok şanslıyız,” dedim yanımda oturan arkadaşıma. Ekledim: “Kuşlar insandan korkarlar ama arabadan korkmazlar. Nedense.”
Onun, İstanbul’daki evinin mutfağında, bir muhabbet kuşu var. “Başımı, burnumu neredeyse tellere değecek kadar yaklaştırıyorum, kaçmıyor,” dedi. “Ellerimi uzattım mı kafesin en arkasına kaçıp panik sesleri çıkartıyor.”
Bir süre balıkçılları izleyip kuşların esrarengizliğini düşündük. Sonra motoru çalıştırdım, kalkıp uzaklaştılar, yola devam ettik.
Onları görmek otomobildeki keyfi yükseltti, gölgeleri kaldırdı, en son kaybolan şeyin ümit olduğunu hatırlattı.
Yanımdaki kadın çok eski bir arkadaşımdı. Kocasını birkaç yıl önce El Kaide’nin yaptığı bir suikastta kaybetti. Yaşgünü armağanı olarak onu Karpaz’da küçük bir motele götürüyordum.
Bulutlu bir gündü. Uzaklardan gök gürültüsü geliyordu. Bir yerlere son baharın ilk yağmuru düşüyor olmalıydı. Bir ara çiseledi ama arabanın camlarını kirletmekten başka bir iş başaramadı. Yaz gitmeye çalışıyor gidemiyor, sonbahar gelmeye çalışıyor gelemiyordu.
Az sonra sahilde kum zambaklarının çiçek açmış olduğunu fark ettim.
“Görüyor musun,” dedim, orasını işaret ederek.
“Evet,” dedi. “Her taraf çöp dolu. İğrenç.”
“Çöpleri değil. Çiçekleri görüyor musun?”
Bir süre baktı. “Evet, şimdi gördüm. Ama neden bu kadar çok çöp var?”
“Burada oturan Türkler kuzey Ak Deniz’in en pis insanlarıdır. Burası Kuzey Kıbrıs Çöp Cumhuriyeti’dir. Lütfen, neden diye sorma. Günümü berbat etme.”
Çok geçmeden azalmış, yorulmuş, yıldırılmış ama hala güzelliğini kaybetmemiş yerlere geldik. Sonra Balalan’ın yanından burunun güney kısmına geçtik ve kıyıdaki motele vardık.
Arkadaşım odasına çekildi. Mayomu giyip denize girdim. Gene çiseliyordu. Yüzerken, denizin üstünde, bulutların önünde, bir gökkuşağı belirdi. Gireni, çıkanı olmayan bir kapı. Az sonra ona paralel bir gökkuşağı daha çıktı. İlk defa ikiz gökkuşağı gördüm.
Deniz, tepeler, gökyüzü, bulutlar, gökkuşağı, esintideki hoş koku... Dünya nasıl bu kadar güzel olabiliyordu? Bu güzellik nasıl bu kadar az fark edilebiliyordu? Nasıl bu kadar büyük bir umursamazlıkla tahrip ediliyordu?
***
Hafif olması gereken yüreğim ağır çünkü kat ettiğim yol anılarla dolu. Denizden su ile birlikte onun da sesi geldi. Kumlardan çiçeklerle beraber o da çıktı. Yolun sağında uzayan dağ birlikte yürüdüğümüz ve bir gün yürümeyi düşündüğümüz patikalarla dolu. Yağmurlar düştüğünde Kantara kalesine giden yolda açacak olan siklamenler birçok defa bizi beraber gördü. Susuz bir derenin ikiye böldüğü, ekin dolu vadiye bakan tepedeki laleler her ilkbaharda geleceğimizi bilir.
Hafif olması gereken yüreğim ağır.