8 Eylül 2012 Cumartesi

Eylül

Akşamüzeri batmakta olan güneşin bahçeye uzattığı gölgelerden anlıyorum mevsimin değişmekte olduğunu.
 
Güneş, iki gölge arasında upuzun yatıyor, uykuda, canlı bir yaratık gibi. Çok geçmeden gölgeler yorgan gibi üstünü örtecek, sonra hepsinin üzerine de karanlık serilecek.
 
Bir sessizlik var. Sonbahar, nedense, hep sessiz gelir.
 
Günler kısalıyor.
 
Ağustosböceklerinin ötüşü kesildi. Serçeler saçakların altındaki yuvalarına dönüyor. Turistler kuzeye, kuşlar güneye göçtü. Arı kuşlarının, kırlangıçların seslerini duymuyorum artık.
 
Geceleyin dağdan gelip perdeleri içeri üfleyen rüzgar serin.
 
Av mevsimi açıldı.
 
İrisler topraktan dışarı çıkmaya başladı. Portakallar, limonlar, mandalinalar koyu yeşil, hızlı hızlı su topluyor.
 
“Abdullah, kazana odun doldur, ateşi de hazırla,” diyeceğim günler yaklaşıyor.
 
Bitki çayları. Fangrili çorba günleri. Kaşmir çorap geceleri. Sandıktan çıkan yorgan. İlk kazak. Geceleyin üşüyerek uyanmak ve kalkıp, ilk defa, pencereleri açmak yerine kapatmak.
 
Yakında, kucağımda bilgisayar yazı yazarken veya çay yaparken, düşen yaprakların süpürülmesinin sesini duyacağım.
 
Uzun geceler için yeni kitaplar ve DVD’ler ısmarlamalıyım.
 
Salonu boyattım, resimlerin yerini değişirdim. Alt katın yola bakan ve hep kapalı olan panjurları artık gece gündüz hep açık. Işık odaları genişletti.
 
Acaba ilk yağmur ne zaman yağacak? Acaba geçen seneki kadar çok yağmur olacak mı? Kuyu gene su dolacak mı? Bitkiler, sessiz çığlıklar atarak, hareket etmeden dans edecek mi?
 
Bin sene yaşasam yağmurun arkasından patlayan yeşilliğin, çam iğnelerinin ucuna dizilen yağmur damlalarının, süratle büyüyüp açılan çiçeklerin, toprak kokusunun, anemonların ve siklamenlerin, koparılmaya hazır mandalina ve yafa portakallarının güzelliğine doyamam.
 
Neden dünya bu kadar güzel iken bu kadar mutsuzluk var? Neden bu düzen böyle kuruldu? Çünkü kaynaklar kıt ve doğa en güçlünün tarafını tutuyor. Doğanın kitabında hak, hukuk, eşitlik, mutluluk yok. Üremek ve çoğalmak var. Bilinmesi mümkün olmayan bir nedenle, kainatın bu gezegeni, canlıların içinde hapis olduğu bu bostan, hep yeşil, güzel ve dolu olmalı.
 
Akşamüzeri, ilk defa, denizde benden başka kimse yoktu. Süt mavisi gökyüzünün altında su uyuyordu. İçeri açılınca boş limandan açılan bir balıkçı teknesi gördüm. Uzaktaki bir kotra suyun üzerinde unutulmuş beyaz bir bone gibi duruyordu. Karşıdan büyük başlı bir kuşa benzeyen büyük, kül renkli bir bulut belirdi. İzlerken, kim bilir hangi fizik kuralının etkisiyle, dağıldı, küçük parçalara bölündü.
 
Sonra, sahile yaklaşırken yirmilerinde, küçük bikinili, tombul bir kadının sağımdaki kayalardan usulca suya girdiğini gördüm. Küçük bir göbeği vardı. Kayalardan denize kolay girilen yeri bilememesinden buraya ilk defa geldiğini anladım. Yavaş yavaş, sırtüstü yüzerek yanımdan geçerken suda olmaktan ne kadar büyük haz duyduğunu gördüm yüzünde. Belki de bütün gün çalışmıştı. Eve gider gitmez, günü atmak ve serinlemek için, mayosunu giymiş buraya gelmişti.
 
Eve döndüğümde karanlık olmuştu. Elektrikler kesikti. “Bir mum yakmak karanlığa küfretmekten iyidir,” sözünü hatırlayarak bir mum yaktım ve ışığında duş alıp, ertesi sabah yaşamaya da ölmeye de hazır, erkenden yattım